"Kepçük. Sana gelmek için evden kaçtım, demiştin. Buralara kadar geldin mi?"
"Kız, yok be"* dedi geniş geniş.
"Mahallenin çıkaşına kadar gitmiştim işte."
"Lan, hani Adana, İzmir'e çok uzaktı da yürüyüp yürüyüp bitiremeyince anlamıştın?"
"Ee, uzak, yalan mı?"
1"Mahalleden çıkmamışsın!"
"Ya, ne yapayım? Ablamlar yarı yolda yakaladı. Yoksa Adana çıkışına kadar gelirdik herhâlde.
Koymuştuk kafaya, kızım.
Çanta bile yaptım ben kendime evden kaçıyorum diye. Daha ne yapayım?"
"İnanamıyorum sana ya işin gücün şov, yemin ediyorum İşin gücün şov! Mahalleden çıkmamış, ettiği beylik laflara bak!"
İnsanlara zamanın gereksizliğini savunanlara da Sartre'in şu cümlesiyle cevap verebilirim: "Zaten hepimiz yarı suçlu, yarı kurban yaşayıp gidiyoruz." Özcan SUÇ'u yediremedi kendine. "Yeryüzünde, hele senin yanı başında bunca sefalet varken, sen kendi olanaksızlıklarının rahat kabuğunda sadece susuyorsan SUÇLU değil de nesin?" dedim ona.
Bir de soru sordu Özcan, "Yaşama nedenin nedir?" dedi. Bu soruyu cevaplamak gerekli mi? Diyelim ki öyle olsun. Gene de pek zor değil bence cevaplamak. Ben günlük işlerimi görmek ve günlük sevincimi tatmak için yaşıyorum, yetmez mi?
“Ne zamana kadar def gibi elinin sitemlerini göreceğim? Ne zamana kadar rebâb gibi gamının mızrabıyla inleyeceğim? Bana, ‘Çeng gibi göğsüne sürünüp seni okşuyorum!’ dedin. Nefeslerini yutmak için ben bir nây olmak isterdim.”
Kiraz ağacının altında beraber mutlu bir yuva kurup küçük bir evimiz olacaktı hani
Her sabah çocuklarla orda piknik yapacaktık hani ama yoksun gittin çünkü