Hadiye’ye Mektuplar #okudumbitti
Bitirdiğimde, elimde bir “kitap”tan çok, zamana mühürlenmiş bir kalp taşıyormuşum gibi hissettim. Reşat Nuri Güntekin’i yıllardır romanlarından tanıyoruz; ama burada sahne ışıkları sönüyor, dekor kalkıyor… Karşımızda sadece “Reşat Nuri” kalıyor: yorulan, özleyen, bazen dertlenen, bazen çocukça sevinen, çoğu zaman da kelimelerle evine dönmeye çalışan bir adam.
Mektupların en etkileyici yanı büyük bir yazarın büyük cümlelerinden ziyade, gündeliğin içinden konuşuyor. Bir şehirden diğerine savrulan müfettişlik günleri, otel odalarının sıkıntısı, yollardaki yorgunluk… Ama bütün bu koşturmanın içinde ip gibi uzanan tek bir şey var: Hadiye Hanım’a duyduğu bağlılık. Bu bağlılık öyle “romantik” bir vitrin gibi değil; daha çok hayatı taşıyan sağlam bir sütun gibi. İnsanın içini ısıtan, güven veren bir sadakat.
Bir yandan da dönemin havası çok canlı. Cumhuriyet’in ilk yıllarının telaşı, kurumların oluşması, memleketin değişen yüzü… Üstelik bunu kuru bir tarih anlatısı gibi değil, bizzat yaşamın içinden, tanıklık ederek okuyorsunuz. Mektuplar, bazen tek bir anıyla bile sizi o yılların Ankara’sına, tren istasyonlarına, kalabalık caddelere götürüyor. Sanki araya girip “Ben de geldim” diyeceksiniz.
En çok sevdiğim şeylerden biri de Reşat Nuri’nin kendini “kutsal yazar” pozuna sokmaması oldu. Samimi, yer yer tatlı bir mizahı var; bazen huysuzlanıyor, bazen şefkatle yumuşuyor, bazen de kendi küçük zaaflarını açıkça taşıyor. Bu açıklık, okuru yakınlaştırıyor. “Ben de böyleyim” dedirten yerler çıkıyor. Ve tam da bu yüzden, mektuplar sadece Hadiye Hanım’a değil; bir noktada bize de yazılmış gibi oluyor.
Sevgi, büyük jestlerden ibaret değil. Bazen bir günün yorgunluğunu anlatmak, bazen “aklımdasın” demek, bazen de mesafeyi kelimelerle kapatabilmek…