MUSTAFA ÖZTÜRK (ve Herzeleriyle) VEDALAŞIRKEN...
Mustafa Öztürk'ün öğrencilerine aşıladığı nedir? Sırf bir "fikir jimnastiği" midir? Yoksa fazlası mıdır? Bu soruya cevap verebilmek için Prof. Dr. Ömer Demir'in Bilim Felsefesi'ne uzanmak lazım. Özellikle Kuhncu geleneğin "paradigma" üzerine söylediklerine. Yaklaşımlarının özetlendiği maddeleri alıntılarsam: "1) Bilim adamları bilişsel etkinliklerini ancak paradigmalarla sürdürebilirler. 2) Farklı paradigmalar birbirleriyle kıyaslanmayacak kadar nüanslara sahiptir. 3) Bilimsel bilgi "birikimsel" değil "devrimsel" bir nitelik taşır. 4) Bir paradigmadan diğerine geçiş "ânî bir algı dönüşümü" gerektirir. Yâni paradigma değiştirmek "din değiştirmek" gibidir." Bu gelenek, yine Ömer Hoca'nın ifadesiyle, "Pozitivizmin formulasyonuna değil bizzat kendisine karşı çıkmaktadır." Ah, atladık, en önemlisi sona kaldı. "Paradigma" nedir peki? Kitaptan omuz alalım tekrar: "Paradigma, onlar için dünyaya bakılan, standartlar veya ölçüler yumağıdır. (...) Bilim adamları topluluğu tarafından paylaşılan bir paradigmanın en belirgin özelliği "temel sorular" ve onlara verilebilecek "kabul edilir cevaplar"ın çerçevesini çizmesidir. (...) Ancak paradigma sadece "çalışma tekniklerini" veya "disiplinin temel varsayımlarını" değil bunların yanında söz konusu varsayım ve yöntemlerin doğruluğuna ilişkin "bilim adamları topluluğunun ortak inançlarını" da içerir." Yâni arkadaşlar "paradigma"nın bir tür "îtikad"a benzediğini de söyleyebiliriz. Çünkü îtikad da insanda âlem algısını kendisine göre belirler. Her îtikad sahibi aynasında yansıyan şekliyle âlemi bulur. Bu nedenle bir dinin "içinde" bilgi üretebilmek için "o dinin itikadına uygun" konuşmak lâzımdır. Yoksa üretilen bilgi "din hakkında" olur fakat "dinin içinde" olmaz. **Bediüzzaman'ın tabiriyle: "Meyl-i tevessü ise -çünkü dahildendir-
Tefekkürât
Hayatta en zor şey, insanın kendi kendisiyle kalması değil; kendisini bekleyen o 'yeni ben'e ulaşmak için geçmesi gereken zamandır.
1000Kitap
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Bireysel idrak bu günden yarına oluşmuyor.
Her halükarda öğrenme alışkanlıklarımızı değiştirmek kolay olmuyor. Bireysel idrak bugünden yarına oluşmuyor. "Gerçek'e ulaşmak sabır, cesaret ve zaman istiyor. Ne var ki, zaman, rahat ve huzurlu olma zamanı değil. Zaman, gecemizi gündüzümüze katma zamanı. Mükâfatımız, nasıl bir dünyada yaşadığımızı üç aşağı beş yukarı kestirmek olacaktır. sayfa 13 “Ben Böyle Düşünüyorum!” Demekle Olmuyor everest yayınları Alev Alatlı
Bu filmi izleyin: La La Land (Spoiler içerir)
Yönetmenin Whiplash filmini de yönettiği ve o filmden de izler taşıdığı La La Land filminde yine toz pembeler içindeki hayallerin, gerçeklik ile arasındaki farklılığını sinsi bir şekilde ortaya koymuş. La La Land'de de aynı sertliği bu sefer pastel renklerle ve caz melodileriyle örtmüş. Film, ilk bakışta bir aşk hikayesi, bir hayal peşinde koşma masalı gibi görünür. Ama o parlak yüzeyin altını kazıdığınızda karşınıza çok daha ağır sorular çıkar: Çağımızda ilişkiler neden bu kadar kırılgan? Toplumsal statü baskısı insanı kendisinden ne kadar uzaklaştırabilir? Ve bireyselleşme uğruna kendi özüne yabancılaşan bir insan, gerçek anlamda bir "Biz" kurabilir mi? Film, ilişkiler söz konusu olduğunda sarsıcı bir tutarsızlıkla açılır. Mia, statü sahibi, lüks bir hayat sunan erkek arkadaşı Greg'i bir akşam yemeğinin ortasında "Sorry" diyerek bırakır ve Seb'e koşar. Seyirci bu anda "aşk kazandı" der içinden, bir rahatlama yaşar. Ama o sahne aslında çok daha rahatsız edici bir şeyi gösterir: Modern ilişkilerdeki o müthiş kolaylığı. Bağları koparmanın, kişiye özel bir mazerete bile gerek kalmadan "vazgeçilebilir" hale gelmesini... Hikayenin gerçek kırılma noktası ise aşkın, toplumsal beklentilerle burun buruna geldiği andır. Seb, tesadüfen duyduğu bir telefon konuşmasında Mia'nın annesinin "güvenlik ve gelecek" kaygılarını işitir. Ve o andan itibaren içindeki caz piyanistini yavaş yavaş öldürmeye başlar. Turnelerden turneye koşan, sevmediği bir müziği yapan, sistemin onayladığı "başarılı adam" figürüne dönüşür. Trajedi tam da burada başlar; çünkü Mia, Greg'i terk etmişti. Eğer istediği "para ve güvenlik" olsaydı, zaten Greg'i bırakmazdı. Mia'yı Seb'e bağlayan şey, onun gözlerindeki o tavizsiz tutku, o ödünsüz hayaldi. Seb'in bu seçimi, Marx'ın "yabancılaşma" kavramının
Film
Mutsuz olmadığım için sistemi kandırdığıma dair sürekli, rahatsız edici bir his var içimde. Her şey yolunda, sonuçlar ortada, ama daha yüksek bir seviyeye ulaşmak için delirmem gerektiği düşüncesi beni rahatsız ediyor . "Kan, ter ve gözyaşı"nın başarı için acı çekmeyi gerektirdiği yalanına inandım . Sakin bir zihne ve beni saçlarımı yolmak istemeyecek bir rutine değer verdiğim için potansiyelimi göz ardı ettiğimi hissediyorum. Yirmili yaşlarımdaki çoğu kadın gibi, hayat benim için de inişli çıkışlı bir yolculuk gibi; tek bir kelime bile ruh halimi alt üst edebiliyor. Her şeyin benim için her zaman kolay olduğunu ya da tanıyacağınız en çalışkan insan olduğumu iddia etmeyeceğim, ancak yaşlandıkça yaptığım işe ne kadar çok kendimden kattığımı daha çok fark ediyorum. Lisansımı alıyorum ama aynı zamanda ruhumu ezen tam zamanlı bir işte çalışmadığım için tembellik ediyormuş gibi hissediyorum... İstediğim şeylerin peşinden giderken kendimi kaybetmeme gerek olmadığını kendime hatırlatmak zorunda kaldım . Bunu sesli söylemek çok zamanımı aldı ve her zaman %100 kolay veya sorunsuz olmuyor. Önemli olan enerjinizi akıllıca kullanmak, sahip olduklarınızı hak ettiğinizi kanıtlamak için kendinizi yıpratmamak. Çoğunlukla kendime güveniyorum. Sahip olduklarımı hak ettiğimi biliyorum ve sürekli kendimi geliştirme yolculuğunda olsam da, buraya gelmek için hile yaptığımı düşünmüyorum. Tutku duyduğum bir bölümü seçtiğim için iyi notlar alıyorum ve ders çalışmak zor ama her zaman bir angarya gibi gelmiyor. Her zaman daha fazlasını yapabileceğinizi düşünen insanlar olacaktır . Ve doğru, herkes her zaman daha fazlasını yapabilir. Ama bu, ruh sağlığınızı bozmaya değer mi? Zafer, sadece ona ulaşmak için acı çektiğimiz için daha mı tatlı gelecek? denge bizi daha az değerli yapmaz. Sevdiğiniz
Substack
"Nitelikli az"ı tercih...
"Hayatın sadeliği ile huzurunu solumak için kalabalıkları, istekleri ve hırsları terkiye atmak; fazlalıklardan beklentilerden ve niteliksiz herşeyden uzaklaşmak lazım" Modern dünya, bizi sürekli "daha fazlasına" sahip olmanın mutluluk getireceğine inandırmaya çalışırken, aslında gerçek huzur eksiltmekte saklıdır. Bu bize meşhur "az çoktur" felsefesini ve kadim öğretilerdeki "terk" kavramını hatırlatıyor. Bu sadeleşme süreci üç ana eksende gerçekleştirilebilir: Zihinsel sadeleşme ile beklentileri bırakmak...En büyük yükümüz, olayların veya insanların bizim istediğimiz gibi olması gerektiği yanılgısıdır. Beklenti azaldıkça, hayal kırıklığı yerini kabule ve iç huzura bırakır. Sosyal sadeleşme ve niteliksizden uzaklaşmak...Kalabalık her zaman zenginlik değildir. Çoğu zaman gürültüdür. Sadece "vakit öldüren" ilişkiler yerine, ruha değen az sayıda insanla derinleşmek, hayatın niteliğini bir anda yükseltir. Maddi sadeleşme ve fazlalıklardan arınmak...Hırslar ve bitmek bilmeyen istekler, insanı kendi hayatının kölesi yapar. Fazla eşya, fazla borç, fazla sorumluluk... Bunları attığımızda geriye kalan boşluk, aslında özgürlüğün ta kendisidir. "Mutluluk, sahip olduklarımızın değil, artık ihtiyaç duymadıklarımızın toplamıdır." Bu bakış açısı, insanın kendi içine dönmesine ve "ben aslında neyim, neye ihtiyacım var?" sorusuna dürüstçe cevap vermesine imkân verir. Yine de, bunun felsefesi güzel ama uygulaması "O kadar kolay mı?" dedirtiyor insana. Bu dinginliği soyut bir fikir olmaktan çıkarıp günlük hayatın içine, yani mutfak masasına, telefon ekranına ve ajandaya indirmek lâzım... Hayatın sadeliğini somut adımlarla hayata geçirmek: Dijital Alan: "Bildirim Orucu"...En büyük gürültü cebimizde. Niteliksiz bilgiden uzaklaşmanın en somut yolu budur. Telefonunuzdaki tüm sosyal