• Nerede o günler. İnsanı bulunduğu ortamdan ve atmosferden alıp uzaklaştırarak, içsel yolculuğa götüren şu şiiri dinleyerek okumaya başlayabilirsiniz. Ya da siz bilirsiniz.

    https://youtu.be/94gahPBPIqk

    Ömrümün altın çağı çocukluk yıllarımın olduğu zamanlardı. Çok güzel bir çocukluk geçirdiğim söylenebilir.

    Sabahları uyandığımda o bilindik ve bizleri uyandırma servisi gibi ayağa diken "var gevreeieğk" nidaları ile ayağa kalkar, sabah kahvaltılarımızın vazgeçilmezlerinden olurdu o meşhur peynir gevrek ikilisi. Bir de komşumuzun kendi imalatları olan boyozları vardı ki yanında yeni haşlanmış yumurta ile çılgın partner olurlar, bizlerin erken kalkmasında ki sarsıcı etkisini sönümlemesinde mutlak etkileri olurdu :)

    Nereden bahsettiğimi anladınız değil mi? Hani Herodot’un “Onlar kentlerini bizim yeryüzünde bildiğimiz en güzel gökyüzü ve en güzel iklimde kurdular” demekten kendini alamadığı bir şehir olan İzmir.

    Zaten bir cümlede gevrek ve boyoz birlikte geçiyorsa bilin ki orada İzmir'den bahsediliyordur.

    Küçüktüm, epey küçüktüm. Bi bisikletim olsun istiyordum. Bu isteğimin babam da farkındaydı ama benim farkında olmadığım başka bir konunun da babam farkındaydı. Öyle herşey he deyince alınamıyormuş. Ne bilim işte! Çocuktum. O zamanlar baba demek bi nevi benim gözümde süper kahraman demekti. Çocuklar ister, babalar alırlar sanıyordum. Sonradan öğreniyorsun ki çocuk kalmak güzel bir şeymiş aslında. Büyünce dertler de büyüyor, sorunlar da, hayat da...

    Çocukluğumun sokakları benim için çok şeyler ifade ediyor, şimdiki çocukların tahmin bile edemeyeceği çeşitlilikte oyunlar oynanırdı sokaklarımızda.

    Motorlu taşıtların henüz sokaklarımızı yarış pisti gibi kullanmadığı yıllardı. Sokaklar bizimdi. Onlar sanki bizim arka bahçemizdi. Şimdiki gibi ayrı gayrımız yoktu. Kızlı-erkekli beraber ip atlar, toplu saklambaç oynar, önümüze gelene bin tekme atar, bezirgâna sürekli kapı açtırırdık. Hey gidi günler!

    Akşam olduğunu, annelerimizin o meşhur “hadi yemek hazır, eve gel artık!” sesini işittiğimizde anlardık.

    O zamanlarda komşulara olan güvende hiçbir kuşku yoktu. Bir komşunun evinde saatlerce kendi evimizdeymişçesine oturur, orada her istediğimiz önümüze gelirdi. Biz sormadan ve istemeden.

    Para hiçbir zaman bizim aradığımız bir meta olmamıştı. Küçük birkaç demir arabayla yılanlı yolda oyun oynamak, ya da hepimizin özel sahip olduğu bir taşla sekiz kareden oluşan sek sek oyununu oynamak hepimizi mutlu etmeye yeterde artardı bile.


    Benim için mutluluk; sokakta oyun oynarken kazandığım meşeleri evde oturup sürekli saymak sonra tekrar saymaktı.

    Benim için mutluluk; ip atlarken arkadaşımın gözbebeğinde beliren sevinç ışıltısını yakalayabilmekti.

    Benim için mutluluk; sokağa çıktığım zaman arkadaşlarımı hep bir arada görebilmekti.

    O zamanlar oyunlar toplu oynanırdı. Şimdiki gibi çocuklar bencil değildi. Her şeyi paylaşırdık. Topumuzu, oyuncaklarımızı, bisikletimizi, sevinçlerimizi, kederlerimizi.


    Yine bir gün sokakta oynarken, babam sokağımızın ilerisinde görünmüş ve adeta yürüyen bir melek hüviyetine bürünmüştü benim gözümde. O bana yaklaştıkça bir rüya gerçek oluyordu benim için. Babam elinde bir bisikletle bana doğru yaklaşıyordu. Dünyalar benim olmuştu. Artık bende özgürdüm. Kelebek gibi uçmama engel hiç bir şey kalmamıştı artık. Ben bisikleti çok sevdim. Bisiklet demek özgürlük demekti, bisiklet demek bir yere bağlı kalmamak demekti. Ve artık bende büyüdükçe yeni yeni yerler keşfetmeye büyük bir merak salmaya başlamıştım.

    Hızımı alamıyorum, kaptırıyorum kendimi Çankaya'ya, oradan Kordon'a, deniz kenarından Saat Kulesine, saat kulesinden içeri bir giriyorsun, iğne atsan yere düşmeyecek bi yoğunluk ve keşmekeş, yani Kemeraltı,
    Kemeraltı deyince durup bir dinleneceksin. Bu kadar çok dükkanın olduğu bu kadar yoğun başka yer var mıdır diye düşünürsün, bir de ister kadın ol ister erkek öyle satıcıları vardır ki sen yanından geçerken gel abla, gel abi diye seni ağına çeker, erkek başına etek aldığına mı, kadın halinde erkek kot pantolonunun elindeki poşetin içinde olduğuna mı sevinirsin ya da üzülürsün bilemem :) ama çok canlı ve günün her saati neşeli bir yerdir kemeraltı.
    Neyse kemeraltında, Bolulu Hasan Usta'nın oradan içeri kıvrılıyorum. Aman Allah'ım burası da ne böyle? Bu ne güzellik! Büyüleniyorum. Sanat hayatımın! başlangıç merhalelerinden birisi olduğuna hiç kuşku duymayacağım derinlik ve güzellikte ki Kızlar Ağası Hanı ile tanışıyorum. Kızlar Ağası Hanı, adı üzerinde bir han ama estetik olarak fevkalade hoş gözükmesinin yanı sıra içeride satılan değerli eşyalar, takılar, gümüşler, biblolar, müzik aletleri, el yapımı objeler, halılar, esvaplar ve daha neler nelerin bir arada bulunduğu bir han.

    https://i.hizliresim.com/6amXRv.png

    https://i.hizliresim.com/grXWj5.jpg

    https://i.hizliresim.com/Nnk1Ya.jpg

    https://i.hizliresim.com/LlQnoZ.jpg

    https://i.hizliresim.com/ZXYE5a.jpg

    https://i.hizliresim.com/7aANB5.jpg


    Bu hanlar Osmanlı Zamanında hem ticarethane, hem kervansarayların konaklama noktası, hem de bir tür borsa görevlerini üstlenirmiş.

    Bu yönüyle bakıldığında hanlar, geçmişte, özellikle Osmanlı İmparatorluğu döneminde ticaret hayatının nasıl olduğu, halkın nelerle uğraştığı, ne sattığı konusunda ciddi ipuçları vermektedir. Bu hanların bazı bölümleri, "değerli eşya, kumaş, baharat ve mücevherlerin alınıp satıldığı kapalı çarşılar" anlamına gelen 'bedesten' olarak da günümüzde hâlâ anılmaktadır.

    Kızlarağası Han'ının hemen bitişiğinde, kemeraltı çarşısının ortasında 16. yüzyıldan kalma çok büyük olmasada estetik ve şirin İzmir'in meşhur Hisar Camisi yer almaktadır. Bu caminin hemen bitişiğinde yoldan geçen her bir vatandaşı potansiyel müşteri olarak gören, birbirlerine kaptırmamak için kıyasıya rekabet içerisinde olan lokantalar yer almaktadır. Buradaki lokantaların dizaynı tarihi doku ile uyumludur. Ayrıca tamda Hisar camisinin karşısına gelen yerdeki dükkanlarda değişik baharat ve nebatatın yanı sıra, yine meşhur çekme Türk kahvesi de satılmaktadır. O kahvenin çekilirken ki inanılmaz kokusunu aldığınız zaman eliniz boş geçmeniz de pek mümkün olmuyor.

    Ama beni handa tüm bu saydıklarımdan daha çok cezbeden şey hiç de sandığınız gibi pahalı birşey değil, zaten para ile hiç aram iyi olmamıştır. Parayı tutulacak değil de elimden kovulacak bir meta olarak hep görmüşümdür. Beni bu handa en çok etkileyen ve her gittiğimde aynı lezzeti aldığımı farkettiğim, hanın iç avlusunun mistik derinliği içerisinde içtiğim Türk kahvesi olmuştur. Orada küçücük taburelerde oturularak içilen o kahvenin tadını başka hiç bir yerde alamadım. Ayrıca İzmir'in meşhuur gevreği ile birlikte burada içilen çayların da çok daha tatlı olduğunu da belirtmeliyim.

    Kızlarağası hanından bisikletimle yola devam ediyorum. Konak iskelesine kendimi atıyorum. Sınırlı bütçemle tadına hiç bir zaman doyamadığım midyeleri hüplettikten sonra, Karşıyaka vapuruna biniyorum.

    Vapur deyince aklıma güzellik geldi. İzmir'in kızları güzeldir derler. Bu güzellik biraz da özgür olmakla alakalı bence. İzmir'in kızları genel olarak özgür ruhludurlar, rahattırlar, baskı altında olmaktan hiç hoşlanmazlar. Bu yüzden de güzellikleri daha ön plana çıkar. Ama ben size İzmir'in kızlarından daha güzel bişey söyleyeyim mi?

    Gün batımını Konak'tan Karşıyaka'ya geçen bir vapurda izlemek. Öyle büyük keyif verici bir his ki anlatılmaz. Vapur giderken arka iskelesine geçeceksin, o eşsiz meltem rüzgarının yüzünde oynamasını hissedeceksin, bir taraftan da batan güneşi izleyeceksin, böyle bi güzellik yok yaa.

    Çok geç oldu. Annem merak etmiştir beni. Artık eve dönsem iyi olur. İnsan genç olunca herşeyi yapmak istiyor. Serde yorulmakta yok. E delikanlıyız sonuçta. Ben değişik duygular yumağı halinde ve kendimden geçmiş bir şekilde eve kendimi zor atıyorum.

    Akşam yemeğimizi yedikten sonra, ağırbaşlı, sakin olan babamın saat başı haberlerini izlerken yanına geçiyorum ve bir sırnaşık kedi sızması şeklinde babama yaklaşıyorum ve şu unutulmaz cümleyi kuruyorum.

    Baba, ben.. büyüyünce.. seyyah.. olacağım..
  • Ne hatırlıyorsak o'yuz aslında. Kabuğunu kaldırmaktan kendimizi alamadığımız eski bir yara gibidir ömrümüz, iyileştikçe sızlayan ve iz bırakan.
  • (ö. 1087 / 1676)
    Mesihlik iddia ederek en büyük mesihçilik hareketlerinden birine yol açan ve müslüman olduktan sonra dönme cemaatini kuran yahudi mistik.

    16Z6'da İzmir'de büyük ihtimalle İspanyol kökenli (Sefarad) bir yahudi ailesinin oğlu olarak dünyaya geldi. Doğduğu ev halen İzmir'in eski yahudi mahallesinde bulunur. Küçük yaştan itibaren dini ve mistik konularda eğitim gördü, şehrin en tanınmış hahamlarından Yosef Escapa'dan ders okudu. On sekiz yaşında iken hahamlık icazeti aldı; ancak hahamlık yapmadı ve kendini mistik konulara adadı. Okuduklarının etkisiyle kendisinin yahudilerin yüzyıllardır beklediği mesih olduğuna inandı ve 1648'de İzmir de mesihliğini ilan etti.
    Aynı yıllarda Doğu Avrupa'nın pek çok yerinde büyük katliamlara maruz kalan yahudiler derin bir hayal kırıklığı ve ümitsizlik yaşamış, aralarında mesih beklentisi güçlenmişti. Ancak kurtarıcı olduğunu düşünen ve garip davranışlar sergileyen Sabatay Sevi yahudi cemaati tarafından eleştirilere maruz kaldı, bir süre sonra da İzmir'den uzaklaştırıldı. Böylece neredeyse ölümüne kadar sürecek olan seyahatlerine başlamış oldu. Selanik, İstanbul, Halep, Kudüs ve Kahire gibi şehirlerde yaşayarak buralardaki mistiklerle görüştü. Bu arada üç defa evlendi; ancak rivayete göre hiçbir eşiyle ilişkiye girmemiştir. Kudüslü fakir yahudiler için para toplamak amacıyla sık sık Kahire'ye gitti ve yahudi cemaatinin ileri gelenleriyle yakın ilişkiler kurdu. Kahire Darphanesi'nden sorumlu olan yahudi Rafael Çelebi bir süre sonra onun hem müridi hem hamisi oldu. Rafael Çelebi aynı zamanda Sabatay'ın, Doğu Avrupa kökenli olup mesihle evleneceğine dair rüya gördüğünü söyleyerek Amsterdam'dan Kahire'ye gelen Sara adlı bir hanımla evlenmesine aracılık etti. Kudüs'te özellikle mistiklerle iyi ilişkiler içinde bulunan Sabatay'a Kabala'nın "teosofik" (teorik) Lurianik ekolün mensup Gazzeli Nathan ev sahipliği yaptı ve kendisine derin bir sevgi duydu.
    Lurianik Kabala, Safedli lsaac Luria (ö.
    1576) tarafından, yahudilerin altın çağ dedikleri İspanya tecrübesinin kötü bir şekilde sonuçlanmasının yarattığı derin hayal kırıklığı içinde ortaya atılmış bir Kabala yorumudur. Bu inanışa göre mistik bir kimsenin yapması gereken şey Tanrı'nın emirlerine harfiyen uymak, böylece şeytani dünyaya hapsolmuş olan ilahi nurları birer birer kurtararak ilahi planın bir parçası olan kötülüğü tamamen yok etme sürecine yardım etmektir. Fakat büyük bir nur parçası öylesine güçlü bir şeytani kabuk içine sıkışmıştır ki bunu kurtarmaya sıradan bir mistiğin gücü yetmez, bu görevi ancak bir mesih başarabilir. Kabala'nın en büyük alimlerinden olan Gersham Scholem'e göre bu inanış Sabatay hareketinin arkasındaki temel sebeptir. Fakat daha sonraki çalışmalar göstermiştir ki Sabatay, hem teosofik Lurianik geleneği hem Doğu ve Bizans yahudi kabalistlerinin mensup olduğu pratik Kabala'yı kendi düşüncesinde birleştirmiştir. Nitekim Nathan, 1665 yılında Sahatay ın beklenen gerçek mesih olduğunu iddia edip "onun peygamberliği görevini" üstlendiğinde bu haber yahudiler arasında hızla yayıldı. Özellikle İspanya sürgününden sonraki dönemlerde siyasal ve ekonomik durumları dünyanın her yerinde kötüye giden yahudilerin böyle bir kurtarıcı haberine inanması zor değildi.
    Sabatay Sevi 1665 sonbaharında tekrar
    İzmir e döndü; bu dönüş taraftarlarınca sevinçle karşılanırken hahamların büyük tepkisine yol açtı. Sabatay birkaç ay inzivada kaldıktan sonra dışarı çıkarak taraftarlarıyla sokaklarda dolaşmaya başladı.
    Bu davranışından dolayı bazı modern tarihçiler Sahatay'ın "manik-depresif" olduğuna hükmetmiştir. İzmir başhahamı Haim Benveniste yahudileri Sabatay'a karşı uyardıysa da netice fazla değişmedi ve cemaat ikiye bölündü. Bir tartışma sonunda kaçıp Portekiz sinagoguna sığınan Benveniste'yi Sabatay ve taraftarları takip etti, sinagogun kapılarını kıra ak içeri girdi.
    Sabatay kürsüye çıkıp vaaz verdi, daha
    sonra da yahudi hukukunca yasak kabul
    edilmesine rağmen kadınları kürsüye çıkartarak Tevrat okuttu. Buna benzer davranışları devam etti. Domuz yağı yemek, iki defa inşa edilen yahudi mabedinin yıkıldığı gün olan 9 Temmuz'u kendi doğum günü sayıp bu günde üzüntüyü sevince çevirmek suretiyle yahudilerce hassas kabul edilen pek çok kuralı ihlal etti. Kısa bir süre içinde Sahatay'ın ünü Osmanlı topraklarını aşarak Yemen'den İsfahan'a, Fas'tan Selanik'e, Moskova'dan Londra'ya, hatta Amerika'da Boston'a kadar yayıldı . Osmanlı yöneticilerinin yahudi cemaati içinde kargaşaya yol açan bu gelişmeleri takip ettiği muhakkaktır. Sabatay Sevi'nin şöhretinin zirveye ulaştığı 1666 yılı yahudilerden ziyade Hristiyanlar için önemlidir; çünkü bu tarihin hıristiyan Mesih'inin (Isa) ikinci defa geleceği tarih olduğuna inanılıyordu . Fakat hristiyanlara göre Mesih'ten önce deccalin gelmesi gerekiyordu ve bu gelen yahudi mesih deccalin ta kendisiydi, yani o ikinci defa gelecek olan Isa'nın habercisiydi. Ayrıca inanışa göre Osmanlı topraklarından çıkan bir deccal Osmanlı Devleti'nin sonunu getirecek, Kudüs'ün kapılarını yahudilere ve neticede Hristiyanlara açacaktı. Bu sebeple Sabatay hakkındaki haberler, Osmanlı yahudilerinden ziyade Avrupalı Hristiyanlar ve Yahudiler arasında heyecan uyandırdı. Nihayet gerek Osmanlı yahudilerinin gerekse ticaretleri sekteye uğrayan bazı Avrupa devletlerinin şikayeti üzerine Osmanlı yönetimi. Sabatay Sevi'yi İzmir'­den İstanbul'a getirterek Veziriazam Köprülüzade Fazıl Ahmed Paşa'nın da içinde bulunduğu bir mecliste sorguladı. Bir süre sonra Çanakkale Bağazında bugünkü Kilitbahir Kalesi'ne hapsedildi. Osmanlı Devleti'nin nisbeten güvenli bir dönemde bulunması dolayısıyla Sabatay'ın sadece hapis cezasına çarptırtıldığı söylenir. Diğer bir
    görüşe göre ise Fazıl Ahmed Paşa'nın mali danışmanlığını yapan Yudah ben Mordehay Kohen'in araya girmesi onun cezasını hafifletmiştir. Sahatay'ın hapsedilmesi taraftarları arasında büyük heyecana yol açtı; Osmanlı toprakları dışından gelenlerle beraber harekete katılanların sayısı hızla arttı ve olaylar kontrolden çıkmaya başladı. Bunun üzerine Sabatay, Edirne'ye getirerek 17 Eylül 1666 tarihinde padişahın gözetiminde padişahın hacası Vani Mehmed Efendi ve Şeyhülislam Minkaruzade Yahya Efendi tarafından sorgulandı ve sonuçta kendisinden İslam'ı benimsernesi istendi. Yahudi hukukunda yer alan hayatın ölüme tercih edilmesi prensibinden hareketle Sabatay müslüman olmayı kabul etti ve Aziz Mehmed adını aldı. Sorgulama sırasında dışarıda bekleyen büyük taraftar kitlesi, Sabatay ın padişahı ikna ederek Osmanlı orduları önünde Yahudiliğin asıl düşmanı Edom'a (Hristiyanlık) karşı savaş açacağını düşünürken onu sarıklı bir müslüman olarak görünce büyük hayal
    kırıklığına uğradı. Kalabalığın önemli bir
    kısmı Sabatay'ı yalancılıkla itham edip geri dönerken küçük bir grup yanılmazlığı kabul edilen mesihi takip ederek müslüman oldu ve daha sonra "dönme cemaati" denilen grubun temelini teşkil etti. Diğer küçük bir grup da Sabatay'ın mesih olduğuna inanmaya devam ederek yahudi Sabatayistler adını aldı. Vani Mehmed Efendi'nin gözetiminde sarayda İslami eğitime tabi tutulan Aziz Mehmed Efendi bu eğitim sırasında hem şeriat hem tarikat bilgisi aldı ve Edirne'de bulunan Bektaşi tekkelerini ziyaret etti. Zamanla Kabala ve Sufiliğin karışımı olan yeni bir teoloji oluşturup mesihliğinin yeni bir aşamaya geldiğine inanmaya başladı. Vani Mehmed Efendi ile padişahın gayri müslimleri İslamiaştırma politikaları çerçevesinde sinagoglara gönderilen Aziz Mehmed Efendi kısa zamanda pek çok yahudinin müslüman olmasına vesile oldu. 1673 yılında Kuruçeşme' de bir evde yaptığı ayin sırasında Aziz Mehmed Efendi'nin bir elinde Kur' an, bir elinde Tevrat olduğu halde görülmesi kendisinin ve taraftarlarının tam müslüman olmadıkları kanaati uyandırdığından Mehmed Efendi bir defa daha yargılandı ve bugünkü Karadağ sınırları içinde bulunan Ülgün'e sürgün edildi. Bu defa da ölüm cezasından kurtulması, Vani Mehmed Efendi ve padişahın annesi Turhan Sultan ile olan dostluğuna bağlanmaktadır. Mehmed Efendi'nin taraftarları Selanik'te toplanarak sürekli onun ziyaretine gittiler. Selanik'te onun koyduğu prensipler doğrultusunda bir cemaat oluştu, bu cemaat eski hahamlardan Filozofos etrafında teşkilatlanmaya başladı. Sabatay dördüncü eşi Sara 1671
    yılında ölünce Filozofos'un kızı Ayşe ile evlendi, bu evlilik Filozofos ailesini doğal lider yaptı. Üç yıl sürgünde yaşayan Mehmed Efendi hayatının sonlarına doğru eski dinine daha fazla ilgi göstermeye başladı ve Selanik'e gönderdiği son mektuplarının birinde yahudi dua kitabı istedi.
    Ölümünden önce kendisini ziyarete gelen
    bir müridine, Artık herkes evine dönsün"
    dediği rivayet edilir. Sabatay Sevi 1676 yılında öldü. Bazı taraftariarına göre ise deniz kıyısında bir mağaraya girerek gözden kaybolmuş, bundan dolayı onun ölmediğine, Hıristiyanlık'ta veya Şia'da olduğu gibi misyonunu tamamlamak üzere geri geleceğine inanılmıştır. Mezarının Arnavutluk'taki Berat kasabasında olduğu söylenirse de büyük ihtimalle Ülgün'de 1900'lü yıllara kadar Aziz Mehmed Efendi'ye nisbet edilen bir türbededir. Diğer bir görüşe göre mezarı doğum yeri olan İzmir'e nakledilmiştir. Ölümünden sonra Sabatay Sevi'nin mirası devam etmiş, daha çok Selanik'te toplanan inananları eş i Ayşe'nin kardeşi Yakub Çelebi etrafında birleşmiştir. Ancak daha sonra liderlik kavgası yüzünden önce ikiye, ardından üçe ayrılarak Ya'kübiler, Karakaşlar ve Kapancılar adını almışlar ve dönmeler, avdetiler, Selanikliler diye anıla gelmişlerdir. XVII. yüzyılın sonlarında yaklaşık 1000 kişi olan cemaat XIX. yüzyılda 10.000 kişiye ulaşmıştır. Modernleşmenin etkisiyle cemaatin geleneksel dini yapısı bozulmaya başlamış, 1924 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında gerçekleşen nüfus mübadelesinde cemaat mensuplarının neredeyse tamamı Türkiye'ye göç ederek varlığını dini olmaktan ziyade sosyolojik bir cemaat şeklinde sürdürmeye başlamıştır.
    BİBLİYOGRAFYA :
    P. Rycaut, The Present State of the Ottoman
    Empire, London 1668, s. 128-134; J. Sasportas,
    Tsitsat Novel Tsevi, Jerusalem 1954; A. Galland,
    İstanbul'a Ait Günlük Hatıralar: 1672-1673 (nşr.
    Ch. H. A. Schefer, tre. Nahid Sırrı Örik), Ankara
    1949, s. 22-28, 210-211; H. Graetz, Geschichte
    der Juden von den tiltesten zeiten bis au{ die
    gegenwart, Aus den quellen neu bearb, Leip-
    zig 1897; M. Attias, Shirot ve Tishbahot shel
    ha-Shabta'im, Tel Aviv 1948, Önsöz: Yitshak
    Ben-Zwi; O. Scholem, Sabbatai Seui: The Mysti-
    calMessiah: 1626-1676 (tre. R. ). Zwi Werblowsky),
    London 1973; M. ldel. Kabbala: New Perspecti-
    ves, New Haven 1988; Cengiz Şişman, A Jewish
    Messiah in the Ottoman Court: Sabbatai Seui
    and the Emergence of a Judeo-lslamic Com-
    munity (doktora tezi. 2004), Harvard University.
  • Sevin bir birinizi!

    Bugün bayağı savaş verdik, ne dersiniz ?

    Düşünüyorum da ;

    - Oyuna gelsek - hani Mesela diyorum, Biri ben "adam gibi adam'ım" dese.. diğeri, Asıl "adam" benim dese...

    Biri dese ki ben bu ülkeyi iyi yönetirim.. diğeri dese ki ben Şafii, diğeri ben Hanefi, bir diğeri dese ki...
    Dese ki'ler bitmez !

    " Peygamber Efendimiz'in Hayat'ı " kocaman bir örnek'ti insan olabilmek için, ve de yaşayabilmek.. az yanımızda Mevlana. Vardı kendini sevdiren.. ve de bir "mesnevisi'nden" yola çıkarak dünya'ya 80 milyondan fazla "Simyacı'yı" satan...

    Hanginiz Lazllığınizdan, Kürtlüğünüzden, Türklüğünüzden, Cerkezlik.. vs. Ne kadar eminsiniz..?

    Hani Hz.Adem ile Hz.Havva.. ? Hani sizin bir ırk'ınız vardı? Noldu?

    Size ahirette Hanife'yi ya da Türk'müydün? -diye sual mi edecekler...

    Bugün yine savaşı kaybettiniz! Bende kaybettim :) sizde Kaybettiniz :)

    Bizler burada bile çatışırken, orada oyun çeviren'ler ellerini sürmeden yine bir gün daha başarılı oldular 😊

    Garip değil mi?

    Çanakkale,
    Malazgirt,
    Bolu,
    Antep,
    Adıyaman,
    Izmir,
    Iğdır,
    Edirne...

    1895 - 1906 . Kaç bin insan katledildi biliyormusunuz ?

    Birbirinizi dökmeyin, incitmeyin, kırmayın..

    Bakın; Peygamber Efendimizden yine bir hayat ve yaşam örneği. "Guvenilerek Peygamber'e emanet birakanlar, bir gece Peygamber Efendimize pusu attılar. Lakin Peygamber Efendimizin dostları, oradan uzaklaştırdılar ve Hz. Ali'yi bıraktılar. (Emanet edip güvenecek kadar boyun eğen insanlar, onu öldürmeye kalktılar, yine de Peygamber Efendimiz Allah kulu'dur diyerek susmuştur, incitmemiş, kırmamıştırda)

    Herkes bir görev üstlenir bu dünya da..
    Bende melek, Peygamber değilim haliyle... sizde değilsiniz, haliyle.

    Sokağın başında var örneklerimiz.. aile içinde, televizyonlarda, burada da vs.

    Bu ülkede ve de diger dünya ülkelerinde de bu böyledir. Birilerinin ismi kullanılarak, islerini hallettirirler 😊

    En basit örnek; Biri fatura yatırmak için siradayken önüne geçerseniz, veyahutta birisi sabah poğaça, simitnalirken, önüne geçerseniz (kul hakkına girersiniz) iki dakika içinde dünya koşuşturması içinde bir ömür yanmaya değer mi?

    - "Şurada şu yazıyı üşenmeden okuyan sen " diyorum çok seviliyorsunuz... nasıl ki samimiyetinde bu yazıyı okuyorsaniz, bende tüm samimiyetimle ve de sevgimi katarak yazıyorum. - - -


    Ne Peygamber'e gönül verenler ne Atatürk'e gönül verenler ne Recep Tayyip Erdoğan'a gönül verenler, ne insanlığa gönül verenler, ne de Vatan'a gönül veren bizler; hiç birbirimize suç atmadan susalım bence...
    Neden diyeceksiniz?
    Beceremiyoruz!

    Bakıniz Dünya nüfusunda ki Hristiyan Yahudi ve de Müslüman nufusa.. Müsmüman eğer görevini yapabilseydi hakkı ile, 1.5 milyar mı olurdu Müslüman Nufusa ! Neden Hırıstiyan'lar 4.5 milyar.. ?

    Peki ya Atatürkçüler , neden sevdiremediniz Ata'mızı ?

    Demek ki ne imiş,
    Beceremiyoruz...

    (Ben Müslümanım demek, herkesi Müslüman edebilmek değil, birine kelime-i şehadet getirmeli ki, laf ettiğin dil hakkını alabilsin.)

    Ama olacak. Herkes bir birini mutlak bir gün bulacak; önce oturup dinliyecek konuşanı sonra konuşma zamanı geldi mi konuşacak. İlle de saygı!

    "Kimse hiç bir zaman kafaya silah dayayarak istediğini alamaz!"

    "Kaleminizi iyi kullanın, başında her zaman sevgi olmalı ve de sonunda.. dilde telafuz sevgili olmalı..."

    "Laf atan dil'ine hakkını vermelisin!"

    Ben buraya gelene kadar (1000kitap) gercekten çok cahilce davrandım, belki yaşadım ya da yanlış gördüm; hayatı, insanları, doğayı, hayvanları. Şimdi daha farkli bakıyorum; içten, sıcak, samimi...
    Yazı paylaşan butün arkadaşlara teşekkür ederim, bakmayı, görmeyi okumayı, sevmeyi; çarparak yaşamaya basladım...

    Birbirinizi çok sevin olur mu?
    Düşünceleriyle, onları anlamaya çalışın, dilleri ile, gönül verdikleri ile...
    Gidecek başka bir ülkeniz yok! Tabii varsa bilemem...

    Sevgi ve saygılarıma hoş kalın. Güzel insanlar...
  • Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa Canım İzmir'im Kurtuluş Kutlu Şanlı Zaferimiz Kutlu Olsun... 💖💖💖🇹🇷🌹🌹🌹

    "İzmir’in Kurtuluş Destanı"
    Mustafa Kemal, 1 Eylül günü o tarihi emrini verdi: Ordular ilk hedefiniz Akdeniz, ileri!.. Ve taarruza geçen Türk askeri, 9 Eylül’de Yunan işgali altındaki İzmir’e girdi. Düşmanı denize döktü. Tarihe geçecek bir destan yazdı
    Tarih, 9 Eylül 1922… Mustafa Kemal komutasındaki Türk askeri, tarihe altın harflerle yazılan zaferlerine yenisi ekledi… Yaklaşık 3 yıldır Yunan işgali altında olan Ege'nin incisi İzmir'i düşmandan kurtardı… İşte tarihe geçen o destanın öyküsü…
    Tarih: 15 Mayıs 1915… 1. Dünya Savaşı sonrası Yunan Ordusu, İzmir'i işgal etti. Anadolu'nun neredeyse tamamı düşman askerleriyle doldu. O gün, gazeteci Hasan Tahsin Kordonboyu'nda Yunanlılara ilk kurşunu sıktı. Kurtuluş mücadelesinin ilk kıvılcımını ateşledi. İzmir'in işgalinden sadece 4 gün sonra, 19 Mayıs 1919 günü Samsun'da vatan ve millet aşkıyla dolu bir milletin düşmana karşı kurtuluş mücadelesi başladı. O mücadelenin başında Mustafa Kemal Atatürk vardı…
    "HALK SEVİNÇLE KARŞILADI"
    Her türlü zorluğa rağmen Mustafa Kemal komutasındaki ordu, zafer üstüne zafer kazandı. Anadolu'yu ve Rumeli'yi tek tek düşmandan kurtardı. 26 Ağustos 1922'de Büyük Taarruz başladı. Türk askerinin ilerleyişi karşısında düşman orduları kaçmaya başladı. Ve 1 Eylül 1922… Mustafa Kemal o tarihi emrini verdi: Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri! Kurtuluş sırası artık İzmir'deydi… 9 Eylül sabahı da ilk birlikler İzmir'e girdi. Türk askeri halkın sevinç gösterileri ile karşılaştı. Hükümet Konağı'na ve Kadifekale'ye Türk Bayrağı çekildi. Mustafa Kemal 9 Eylül 1922 günü karargahı ile Belkahve'ye gitti. Bir incir ağacının altında Kadifekale'de şanlı bayrağımızın dalgalandığı İzmir'i seyretti. Ve Ankara'ya, İcra Vekilleri Heyeti Başkanı Rauf (Orbay) Bey'e şu telgrafı çekti:
    “BU BAŞARI MİLLETİNDİR”
    “Birliklerimiz İzmir doğu sırtlarında düşmanın son direnişini kırdıktan sonra bugün mağlup düşmanla beraber İzmir'imize zaferle girdik.”
    Mustafa Kemal, 10 Eylül 1922 günü Hükümet Konağı'na gitti. Halk, Ulu Önder'i büyük bir sevinç ve coşkuyla karşıladı. Atatürk, konağın balkonundan, meydanı hınca hınç dolduran İzmirlileri, selamlayıp kısa bir konuşma yaptı: 'Bu başarı milletindir.'

    "Atatürk ve Yunan Bayrağı "

    Atatürk İzmir’in Kurtuluşunda halkın coşkun gösterileri arasında kalacağı evin önüne gelince, kapının önüne serilmiş bayrağı görünce durdu, bu ipekten kocaman bir Yunan bayrağı idi. Üzerine basılarak geçilecek bir yol halısı gibi serilmişti. Kapıdaki kalabalık halk yalvarıyordu:
    - Buyurunuz, geçiniz. Bizim öcümüzü alınız! Yunan Kralı, bu evden içeri, bizim bayrağımıza basarak girmişti. Siz lütfedin. Bu karşılıkla o lekeyi silin! Burası sizin şehrinizdir. Bu ev sizin evinizdir. Bu hak sizindir.
    Atatürk, o yerde serili bayrağın önünde, bulunduğu noktada kaldı. Çevresindekilere baktı.
    - O, geçmişse hata etmiş. Bir ulusun bağımsızlık simgesi olan bayrak çiğnenmez. Ben onun yanlışını tekrar edemem.
    Bayrağı yerden kaldırttı, bembeyaz mermerlere basarak içeri girdi.

    “Bütün cihan işitsin ki efendiler, artık İzmir hiçbir kirli ayağın üzerine basamayacağı kutsal bir topraktır!” ~M.Kemal ATATÜRK~

    Ben, bütün İzmir’i ve bütün İzmirlileri severim. Güzel İzmir’in temiz kalpli insanlarının da beni sevdiklerinden eminim. Yalnız bir tesadüf, beni Karşıyaka’ya daha fazla bağlamıştır. Karşıyakalılar, annem sizin bağrınızda, sizin topraklarınızda yatıyor. Karşıyakalılar, İzmir’i gördüğüm gün evvelâ Karşıyaka’yı ve orada da sizin Türk topraklarınızda yatan annemin mezarını gördüm!
    ~Mustafa Kemal ATATÜRK~
  • Şimdi bir resim düşünün. Yağlı boya bir resim. 70×100 ölçülerinde, herkesin görebileceği büyüklükte bir resim. Bir otogar resmi.

    Otogarın, daha doğrusu resmin sol alt tarafında bir aile.Diğer herkesten farklı görünüyor. Ressam onları daha bir donuk boyamış. Böylece insan koskoca resimde o aileye yoğunlaşıyor.

    Bir adam ve bir kadın. Kadının kucağında bir bebek, daha yaşını bile doldurmamış. Önlerinde bir bavul, bavulun üzerinde iki çocuk. Birisi erkek çocuğu on yaşlarında, diğeri bir kız çocuğu, erkek olandan küçükçe. Ve ailenin yanında da masmavi bir otobüs.

    Adım otobüs Kâzım. Bu adı bana, ilk şoförüm verdi. Rahmetli babasının adıymış Kâzım. Oğlu olmadığı için babasının adını bana koymuş.Hiç otobüse Kâzım adı konulur mu? Daha doğrusu bir otobüse ad konulur mu? Koymuş işte ilk sahibim. Otogarda bir benim adım vardı. " Kâzım'ım " diye severdi beni. Ondan sonra "gel Kâzım, git Kâzım" öyle kaldı adımız.

    Size biraz kendimi anlatayım. 2002 yılında Almanya'da dünyaya geldim.Dünyaya geldim dediysem, üretildim yani. Seri üretim çocuğuyum ben. O yıl Türkiye'ye satıldım. Gitmediğim anadolu yolları kalmadı. İstanbul- Ankara, Ankara-İzmir, Samsun-Eskişehir... Şehir şehir, otogar otogar dolaştım. Doğduğum topraklar gözümde tütüyor ama gitmek ne mümkün. Gurbette otobüs olmak ne kadar zordur bilir misiniz? Nereden bileceksiniz? Sizler bir otobüsün halinden ne anlarsınız. Pis insanoğlu!

    Hayatta en sevmediğim, insan türüdür.Kuşların, böceklerin, yolların hiç zararını görmedim.Ne geldiyse başıma insanlardan geldi.Bir kere insanların benden istedikleri hiç bitmedi.Şikayetleri de.Kimi koltuklarımın küçüklüğünden, kimi hantallığımdan, kimi dar koridorumdan, kimi sıcaklığımdan, kimi soğuklugumdan, kimi de kokumdan şikayet edip durdu. Pis kokuyormuşum, hiç otobüs pis kokar mı? Kirliymişim, sanki ben kirletiyorum. Geçen gün bir tanesi
    " Neden bu otobüste wc yok " diye hayıflandı. Bir içime etmediğiniz kaldı zaten. Gerçi onu yapanları da gördüm de, o konulara hiç girmeyeyim.En sevmediğim insan türüde küçük olanlarıdır.Aman Allah'ım neler yapmadılar bana. Yüzümün derisini onlar mahvetti. Dökülmedik, kırılmadık yerimi bırakmadılar. Birde üstüne üstlük kusarlar üstüme.

    Halbuki otobüs olmaktan hiç gocunmadım. Dolaşmayı çok severim.Yollarda hiç sıkılmam.Önümde giden kamyonların arkasındaki yazıları okurum.Kimisi çok duygulandırır beni. Hiç unutmam bir keresinde, bir kamyonu sollarken şöyle bir yazı görmüştüm:
    " Verme beni ellere, görür dayanamazsın "
    Çok duygulanmıştım. Sonuçta biz de otobüsüz.Bizim de duygularımız var.

    Ne şoförler, ne muavinler, ne yolcular gördü bu Kâzım.İçlerinden birisini unutamam, Muavin Hasan'ı. Çok severdim onu, O da beni severdi. Her sabah pırıl pırıl ederdi beni türküler söyleyerek. Ne olduysa hostes Neriman geldikten sonra oldu. Çok değişti bizim Hasan. O yüzden Hasan'ın muavinlik zamanlarını ikiye ayırırım ben. Neriman'dan öncesi ve Neriman'dan sonrası diye. Neriman'dan öncesi üç yıl, Neriman'dan sonrası üç gün sürdü Hasan'ın. Zaten ne olduysa o üç günde oldu. Göreceksiniz Hasan'ı, Neriman' a hava atmak için neler yaptı neler ; Servis aracını tek eliyle sürmeler, giden otobüsten atlamalar, yolcularla kavga etmeler felan derken dozajı kaçırdı. En son sırf kıza hava olsun diye şoföre kafa tutunca hem güzel bir dayak yedi hem de işinden oldu garibim. Hasan'dan sonra benim ömrüm de fazla sürmedi zaten.

    Ah ahh! Çok dertliyim, sormayın. Sonra ne mi oldu? Sonra otobüslerde teknoloji felan gelişti. Uydu yayınları, internet bağlantıları, 2+1 koltuklar derken bizim pabucumuz dama atıldı. Yaşlandık tabi.Şimdi bakmayın şehiriçi seferlerine düştüğüme.Düşmez kalkmaz bir Allah.Eskiden şehirlerarası yollarda adımız okunurdu. "Kâzım baba" dediler mi herkes yol verirdi.Hele dinlenme tesislerine "tıssss" diye bir girişim olurdu, görecektiniz.Elden ayaktan düştük artık.Ne bakım yapanımız var ne de yıkayanımız.Artık eskisi gibi tıslayamıyorum da.Toz toprak içinde ser sefalet dolaşıyorum.


    İşte benim hikâyem bu. Şimdilerde Aşti otogarında duvarın birinde bir tablo asılı.Görmek isterseniz, o tabloda, ressamın donuk renklerle çizdiği ailenin yanında duran mavi otobüs benim. Adımı kimse bilmez, siz de unutun.