Fırat, aksa da sussa da benimdir,
Dağlardan beslendikçe coşar, kükrer.
Çoğumuzun belleğinden silinmişse de, bu gözler
Görmemiş olsa da, o kabarır, kopar gelir
Tepelerden düzlüklerden bir kral gibi.
Ya da belki hepsi söylence; kuruyup gitmiştir şimdi.
Eğer öyleyse, gerçekse bu, olsun varsın.
Fırat, içimde ölmez ırmaksın.
Süzül yatağından, söndür toprağının ateşini
Serinlet içimi. Uç ki izin kalsın, korkma
Kimse çekip yere çalamaz seni hoyratça.
Varsın merhametsiz olsun, gökler yakıp yok edemez neşeni.
Koş Fırat, koş benim nehrim,
Düşte de olsa, görüyor seni gözlerim.
‘Gizlemeyeceğim, o kadar alışık değilim ki buna, yani anlaşılmaya, onunla ilk karşılaştığımız an şunu düşündüm: bu bir şaka olmalı… Ama sonra… konuşması zor şeyler vardır ve sen tek bir kelimenle o zor şeylerin o üzerindeki tozu silip süpürüyorsun… Öyle güzelsin ki.
Evet, sana ihtiyacım var, peri masalım. Çünkü sen, bir bulutun gölgesini, bir düşüncenin melodisini konuşabildiğim; bugün işe giderken dışarı çıktığımda uzunca bir ayçiçeğine baktım, bütün çekirdekleriyle bana gülümsediğini gördüm diye anlatabileceğim tek insansın. Yakında görüşürüz, benim tuhaf mutluluğum, sevecen gecem.’
Her parlayan şey altın değildir;
Bunu sana sık sık söylemişlerdir.
Nice insan dış görünüşe aldanıp,
Hayatını sadece benim dışımı görmek için sattı."
— Fas Prensi'nin seçtiği altın sandıktan çıkan yazı