Kolera'nın bütün kahvelerinde ve özellikle Berber Ali'nin dükkânında politika konuşulmaya başlandı. Tuttukları partinin siyasetinden hiç anlamayanlar, gece, gündüz, sigara, içki ve kadından başka sözcük bilmeyenler 'parti tutma modası'na kapılıp futbol takımı tutar gibi partili oldular.
Hancıya, bu kentte bir berber yok mu dedim.
Bir berber mi ne yapacaksınız berberi?
Çıldıracağım tüm sorularıma başka bir soruyla karşılık veriyor bu adam
“Saçla sakalın erkeğin süsü olarak, zengin buklelerle bir bütün halinde döküldüğü, sanatçının tatlı çilesi olduğu ey altın çağlar! Geçip gittiniz. Erkekler süslerinin en güzelini kaldırıp attılar. Dehşet verici aletlerle sakallarını ta diplerine kadar kazıtan, utanç verici bir sınıf türedi.”
Polonyalı şair Adam Mickiewicz'in müzesinin önünde yaktıkları ateşle ısınan Kolera'nın şairleri, Berber Ali'nin kavgaya gittiğini gördüklerinde, ısınmaya bırakıp yazacakları kitaplara konu olacak bu olayı yaşamaya koştular.
Berber Ali, Kolera'daki hayatın ciğerine ve sertliğine daldıktan sonra hesapta hiç yokken zevk düşkünü kevaşelerin aşk tuzağına kendini kaptırmıştı. Çapkınlık yaparken ayak bağı olmasın diye karısına öyle tırsınç hikâyeler anlatmıştı ki, kadıncağız 'Dışarı çıkarsam boğulurum,' korkusuyla uzun yıllar sokağa ayağını göstermemişti.
sen gözlerine mahkumsun; gözlerin bana
ben şiir yazmasam, kim tanır gözlerini
geçerken yalnızlık sokağından
hangi demirci indirir parmağına çekici
hangi berber yanağını keser müşterisinin
gözlerine bakmasam, doğar mı güneş