Her birimizin vücudu, biz farkında olsak da olmasak da —ki çoğunlukla farkında olmayız— sayısız yaşantıya ev sahipliği yapan birer metropol.
Mikrobiyota metropolü.
Mikrobiyota demek, insan, hayvan, bitki ayırt etmeksizin tüm çokhücreli organizmaların vücudunu mesken edinen küçük ölçekli ekolojik komüniteler, yani mikroorganizmalar demek.1 Vücudumuzu her an başka canlılarla paylaşıyoruz. Başka canlılardan kasıt bakteriler, virüsler, mantarlar, tek hücreli canlılar (protistler) ve arkea mikropları. Bazıları üzerimizde yaşıyor; derimizde, ayak tabanımızda, göz zarımızda. Bazılarıysa içimizde; bağırsağımızda, ağzımızda, spermimizde, rahmimizde, ciğerimizde, sümüğümüzde. Onlarla birlikte yemek yiyoruz; onlarla birlikte sokağa çıkıyoruz; onlarla birlikte yatağa giriyoruz. Kendileri insan gözünden bakıldığında görünmeyecek denli mikroskobik boyutta olsalar dahi, sayıları görmezden gelinecek gibi değil: İnsan vücudunda 39 trilyon insan dışı hücrenin barındığı tahmin ediliyor. Otuz dokuz trilyon. Vücudumuzu oluşturan ‘insan’ hücrelerinin 30 trilyon civarında olduğunu düşünecek olursak, mesele daha da ilginç bir hâl alıyor.2 Bu vücudumuzu kendi hücrelerimizden çok, mikrobiyota hücreleri oluşturuyor demek. Yani aslında her birimiz insan olduğumuz kadar, hatta daha çok, insan dışı varlıklarız. Her birimizin vücudu sayısız insani ve insan dışı yaşam biçimini çaprazlayan kozmopolit birer metropol.