Ben hiçbir zaman saf iyi veya masum biri olmadım. Lakin dibine kadar kirli bir günahkar da olmadım. Ben hep griydim çünkü içimde siyahı da beyazı da taşıyordum.
Ne derler bilirsiniz... İçimizde beyaz da vardır, siyah da. Kimse pirüpak değildir ama insan elbette ki iyiyi de kötüyü de kendi iradesi ve yine öğretileriyle seçmekte özgürdür.
Gençliğinin öykü ve hayallerinin önlerine nasıl harikalar serdiğini bilen çok fazla insan yoktur. Çünkü çocukken dinler ve düş kurarız, düşünür ama tam bir fikir oluşturamayız. Yetişkin bir insan olduğumuzda o düşleri, hayalleri anımsamaya çalışırız, ama hayatın zehriyle körleşmiş, yavan biri olup çıkmışızdır artık. Bazılarımız ise büyülü tepeler ve bahçeler, güneşte çağlayan çeşmeler, mırıldayan denizlere yükseklerden bakan altın rengi uçurumlar, bronzdan ve taştan uykulu kentlere doğru uzanan ovalar, sık ağaçlı ormanların kıyısında haşeyle örtülmüş beyaz atlara binen kahramanlardan oluşan gölge gibi insanların tuhaf hayalleriyle gecenin ortasında uyanıveririz. O zaman, akıllı ve mutsuz olmamızdan önce bizim olan harikalar dünyasının fildişi kapısından geriye göz atmış olduğumuzu anlarız.
Dönüş yolumu bile bile uzattım. Ekvatora kadar inip ondan sonra gelişim işte bundandır: İstedim ki, soğuğu emen iliklerim şimdi de sıcağı emsin ve ben dost değilse bile dostlukları da görüp ısınayım; çünkü artık dostluğu sıcaktan ayıramıyor, ikisini bir tutuyordum. Yanılmamışım da:Önce Batı Afrika açıklarından geçtim ve köpek balıklarını gördüm. Artık ben, köpek balıklarını gördüm göreli dostluğu onların bulduğuna inanıyorum. Size aykırı gelecek, biliyorum, ama bu böyledir. Dünyanın damında iki yıl geçir-dikten sonra görseydiniz köpek balıklarını, bunun böyle olduğunu siz de anlardınız. Bana güveniniz varsa, söylediklerimi iyi dinleyin bu da yeter; dinleyin şimdi:Kördü köpek balıkları, göremiyorlardı. Üstelik koku da alamıyorlardı. Ama millerce uzakta bir kaza oldu mu, derhal oraya yöneliyor, göz açıp kapayana kadar da varıyorlardı. Size nasıl anlatmalı bilmem ki.. bir keresinde dört tane idiler. Gökyüzü "kurşunla kaplı" idi. Uçsuz bucaksız okyanus gri-yeşil bir renk almış, beyaz lavlar saçan dağlar tepeler doğurarak kaynayıp duruyordu. Ve onlar, o dört köpek balığı, az ötemde, bu cehennem kaynayışının yedi kulaç altındaki inanılmaz durgunlukta güneye, güneye, daha güneye doğru ağır ağır yüzüyorlardı. Aç olduklarını iyi biliyorum; çûnkü günlerden beri yanlarında idim ve onlar ne bir dolfin sūrüsüne, ne de bir tek selgine rastlamışlardı. Yalnız önlerinde bir balık grubu vardı, ama onlara dokunmuyorlardı. Ben de buna şaşıyordum, aklım almıyordu bunu bir türlü. Bu canavarlar bu kadar aç olsunlar da, burunlarının dibinde giden bu bembeyaz etli, dolgun yapılı balıklara dokunmasınlar? Çok geçmeden anladım ama.. neden dokunmuyorlar onlara, anladım.. her şeyi anladım.. her şeyi.. her şeyi.