Gelgelelim, insanı yıldırım gibi çarpan keskin hazları ve sinirleri alt üst eden esriklikleri de bir o kadar korkunçtur doğrusu! Ancak, ey yargıçlar, yasa koyucular, beyler, efendiler, ruhunuza ve vicdanınıza danışarak söyleyiniz; mutluluğun yumuşattığı, yazgının erdem ve sağlık bahşettiği sizler söyleyiniz, dehasını içen bir adamı mahkûm etmeye varacak o acımasız cesaret, aranızda kimde vardır
Şu an beraberlik adı altında gözlemlenen şey, bir sürü oluşumudur yalnızca,insanlar birbirlerine kaçıp sığmıyorlarsa, birbirlerinden korktukları içindir; beyler kendi aralarında birbirlerine sığmıyor, işçiler kendi aralarında, bilginler yine kendi aralarında birbirlerine kaçıp sığmıyorlar. Peki niçin korkuyorlar birbirlerinden? Kendi kendisiyle uzlaşamayan insan korkar yalnız.
Aklında olsun patron, genç de olsan, aynı şeyler senin de başına gelecek. Onun için sözüme kulak ver, gittiğim yolda git, başka kurtuluş yolu yok; dağlarda dolaşalım, kömür, bakır, demir, tutya taşı çıkaralım, çok kazanalım, akrabalar bizden korksun, dostlar pohpohlasın, beyler şapkalarını çıkarsınlar. Bunu başaramazsak, ölüm daha iyidir patron; kurtlar, ayılar ve başımıza hangi canavar çıkarsa, onun tarafından öldürülmek daha iyi; helal olsun ona! Tanrı dünyaya canavarları bunun için gönderdi; çökmeyelim de, bizim gibi bazılarını yesinler diye...
On üçüncü yüzyılın ikinci yarısında İngiltere'de nüfusun belki beşte üçü özgür olmayan insanlardı. Bu bağımlı köylüler dağınık çok sayıda idari birimde beyler (senyörler) ile bir sınıfsal ilişki içindeydi. Beyler malikâne, șato veya manastırda ikamet ediyordu; her birinin kendi mahkemeleri ve silahlı gücü vardı. Böylece beylerin hâkimiyeti görece dağınık bir iktidar ağı teşkil ediyordu. Avrupa feodalizmini ayırt eden niteliği buydu.