İlk kez lisedeki edebiyat öğretmenimden adını duyduğum bu kitabı lise bittikten tam 9 sene sonra okumak kısmet oldu. Demek ki zamanı şimdi gelmişti. Bana söylemesi gerekenler şimdiye aitti.
Trabzonda doğmuş ve büyümüş biri olmama rağmen ilk kez yaşadığım şehrin sokaklarında bu kadar büyülenerek gezdim. Her betimleme beni sanki o anın, o yılların içindeymişim gibi hissettirdi. Tabi yalnızca Trabzon’da geçmiyor hikaye. Azerbaycan, Batum, Tebriz, Taht-ı Süleyman, İstanbul… Geçtiği her şehirde, yürüdüğü her sokakta sanki ben de onunla birlikte yürüdüm. Çölün dayanılmaz sıcaklığını, Karadeniz’in ansızın gerçekleşen fırtınalarını yağmurunu, sonra yine ansızın ortaya çıkan bahar havasını soludum. Dili oldukça etkileyici, kurgusu son derece başarılı olan bu romanda zaman nasıl aktı, hikaye nasıl bitti anlamadım. Son sayfaya gelince son kez bir yokladım acaba başka bir sayfa daha yok muydu diye :)
"İki ırmak onlar" diyor yazar romanının kahramanları için. Setterhan ve Zehra. Gerçekten de öyle fakat öyle güzel birleşiyor ki hayatları taşlar öyle güzel yerine oturuyor ki her şey bu birleşme içinmiş gibi hissettiriyor. Romandaki her kahraman o kadar derin işlenmiş ki hiçbiri için bir boşluk bırakılmamış. Herbirinin kendi hikayesi, kendi acısı, kendi yolu var. Özellikle değinecek olursam Büyük Hanımın muhacirlik dönemi yaşadıkları o kadar etkileyici işlenmiş ki o çok sevdiği evinden ayrılırken, hayatta kalmak için birçok şeyden vazgeçerken, ona emanet edilenleri korumaya çalışırken yine de isyan etmeyip her daim Allah'a sığınmalarında gözyaşlarımı tutamadım.
Daha fazla karakterlere ait bilgi verip okuyacak olanların heyecanının önüne geçmek istemiyorum. Çünkü her sayfayı büyük bir merakla çevirdim ben. Henüz okumamış olanlar için içtenlikle tavsiye edeceğim ve benimde etkisinden