• 190 syf.
    ·14 günde
    Ruh Üşüme’sinden sonra beni en çok sıkan Adalet Ağaoğlu kitabıydı.


    Dört tane romanını okuduktan sonra bir de öykü kitabı denk geldi, okuyarak bir de öykü kalemini görmüş oldum. Yalnız sıkıntı şu ki kitap beni ilk öykünün ortalarında bunaltana kadar öykü kitabı olduğunu anlayamadım. ‘’Ne anlatıyor bu kitap allasen!...’’ dedikten sonra oturup araştırana kadar yine diğer kitaplarında olduğu gibi başta sıkan ancak okudukça saran anlatıma sahip bir roman okuduğumu düşünüyordum. Bu da sürprizi kaçmasın korkusundan enine boyuna araştırmadan okuma alışkanlığının olumsuz bir yönü olsa gerek. Okuyarak tecrübe etme inadım bu sefer biraz zora soktu beni.


    İki bölümden oluşuyor Sessizliğin İlk Sesi, her bölümde altı öykü var. Öykülerin ismi Sen Ey Kutsal Işık, Muz, Teşekkür Ederim, Eskiden Bir Sabah, Yan Kapı, Bi Sevmekten... Bi Ölümden..., Hüzzam Mavisi, H, Ahşamüstü, Kulak Tıkaçları, Nerde O Eski Ölümler, Sessizliğin İlk Sesi.


    Sen Ey Kutsal Işık ve Muz öykülerini beğenmedim, adeta bitsin diye okudum onları. En beğendiğim öykü ise Adalet Ağaoğlu’nun kardeşi Güner Sümer’in ölümünün ardından yazdığı ve bir anlamda onun hayat hikayesini anlatan Hüzzam Mavisi öyküsü oldu. Öykünün diğer ismi de ‘’en kısa öykü’’. Gerçekten de öyle, en kısa ama en güzel öyküsü. Kitaba ismini veren Sessizliğin İlk Sesi Öyküsü de Hüzzam mavisinden sonra en beğendiğim ama kitap boyunca bana en dokunan, en çok hüzünlendiren, en yoğun duyguyu hissettiren öykü oldu.


    Kitaptaki bazı öyküler sanki başından ya da sonundan eksikmiş gibi geldi. Sonra öğrendim ki bazı öykülerinin bir kısmı, bu kitapta yer alan kısımlarının başı ya da devamı olarak, diğer öykü kitaplarında yer alıyormuş, eksikmiş gibi hissetme durumunun neden kaynaklandığı sorunu da çözülmüş oldu böylelikle.


    Yazarın öykü kalemi ile ilgili olarak da birkaç şey söyleyecek olursak ben ‘’olmamış’’ derim. Romanlarında kullandığı alengirli tarzı öykülerde de kullanmış ama olmamış. Adalet Ağaoğlu’nun öyle her şeyi pat diye söylemeyen, her ayrıntıyı başından itibaren anlatmayan düşündürücü bir anlatım tarzı var. Olayın bir yerinden anlatmaya başlıyor, bütün düğümler okudukça çözülüyor, sayfalar arasında ilerledikçe bütün taşlar yerine oturuyor. İki yüz sayfayı aşkın romanlarında kitap sonuna gelinceye kadar neyin ne olduğu anlaşılıyor haliyle. Ama konu öykü olunca roman gibi uzatmak imkansız, dolasıyla olay da anlam da eksik kalıyor. Okurun hayal gücü var, gerisini de o bulsun denilebilir, eyvallah, ama sihirli küremiz de yok ki bizim ona bakıp neyin neyin ne olduğunu görelim.
  • Ben Kadir'i neden severim? Gözleri sevinmesini bilir de ondan severim. Sertliği iki kaşı arasına zorla oturtur. Gerekince. Terslik, sertlik, öfke; çok gerekince ödünç alıverir. O sabah öfkesini bile ödünç almaya fırsat bulamadı da, "Geldi mi?" deyip, yüzüne olanca sevinci yayılıverdi.
    Adalet Ağaoğlu
    Sayfa 101 - Everest Yayınları