Modern trajedi tam da bu hassas kesitte başlar. Ergenin sosyal onaya bu kadar açık, sosyal reddedilmeye bu kadar duyarlı olduğu ve kimliğini akranlarının yansımalarında aradığı bu doğal dönem, tarihin en büyük ve en acımasız ayna sistemleriyle karşılaşır: sosyal medya. Sosyal medya, ergenliğin doğal süreçlerini alır, onları ölçülebilir, kıyaslanabilir ve sayıya dokülebilir hale getirir. Ardından bu süreci bir kâr makinesinin dişlilerine bağlar. Bir noktadan sonra duyguların nabzı bıldirimlerin ritmiyle atmaya başlar.
Böylece aidiyet, niteliksel bır bağ olmaktan uzaklaşıp niceliksel bir göstergede donmaya başlar. Bır gruba ait olma ihtıyacı, dijital kabilelere katılma, belirli etiketlerle görünür olma ve takipçi sayısını artırma yarışına bağlanır. Onay ihtiyacı, fotoğrafın altındaki beğeni sayısı ve yorumların ritmiyle ölçülen, anlık ama doymayan bir geri bildirim döngüsüne sıkışır. Daha önce gördüğümüz değişken aralıklı pekiştirme mekanizması burada kusursuz çalışır. Her bildirim, kumar makinesinin kolunu yeniden çekme arzusunu tetikler. Her sessizlik, bir sonraki “acaba”yı büyütür. Zihin, belirsiz ödülün peşine düşmeye yatkındır. Belirsizlik, dikkat için güçlü bir mıknatıs gibi çalışır.
Bugün sınıflarda dile gelen dikkat sorunlarının önemli bir kısmı, bu çağdışı mimarinin 21. yüzyılın uyaranlarla dolu dünyasıyla çarpışmasından doğar. Okul dışında çocuklar, hiper etkileşımli, kişiselleştirilmiş ve anlık geri bildirim veren dijital bir akış içinde yaşar. Ardından onlardan bu akışa bir anda sırt çevırıp tek yönlü, pasif ve ağır tempolu bir dikkat düzenine uvum sağlamaları beklenir. Bu beklenti gerçekçi bir zemin bulmadığında, çelişkinin yükü çoğu zaman çocuğun omuzlarına yüklenir.
Oysa sorun çoğu kez çocuklarda aranan bir eksiklikte bulunmaz. Sorun, sunulan öğrenme mimarisinin günümüzle bağının kopmuş olmasında yatar. Çocuk iki farklı dunyanın ritmi arasında sıkışır. Bir yanda parmağının ucuna gore şekillenen ekran dünyası, diğer yanda kara tahta karşısında tek bir hızla akan ders yer alır.
Bu noktada bir an durup şunu sormak gerekir. Okul, dikkati “talep eden” bir kurum olarak mı tasarlandı, yoksa dikkatin yeşereceği koşulları kuran bir yer olarak mı düşünüldü? Aradaki fark, küçük bir pedagojik tercih ayrımı değildir. Neredeyse iki ayrı insan anlayışına işaret eder.
Telefonunuzu elinize alıp ekranı aşağı doğru çektiğinizde, sayfayı yenileme hareketiyle dijital bir kumar makinesinin kolunu çekmiş gibi olursunuz. Ne çıkacağını bilemezsiniz. Belki heyecanlı bir haber, belki bir mesaj, belki eski bir arkadaşınızdan gelen bir beğeni, belki komik bir video ya da hiçbir şey. Tam da bu belirsizlik zihni bir sonraki olası ödüle karşı tetikte tutar. Bildirim sesi, ekranın aniden aydınlanması, kırmızı nokta aynı döngüyü yeniden başlatır. “Acaba ne var?” sorusu Zihinde belirir. Merak burada saf bir duygudan öteye geçer, tasarımın içine yerleştirilmiş ve sizi geri çağıran görünmez bir mıknatısa dönüşür.
Öğrencilerle kurduğumuz iletişimdeki doğrularımızın, öğrencilere verdiğimiz bilgilerden çok daha değerli olduğunu düşünüyorum. Onlarla kurduğumuz incelikli dil, öğrencilere saygı duymak, onlarla konuşurken göz hizasına gelerek konuşmaya devam etmek, konuşmalarını kesmemek, kibar olmak, teşvik edici davranışlarda bulunmak, samimi ve doğal olmak, onlardaki değişiklikleri fark etmek, olumlu geri bildirim vermekten çekinmemek, hep ne yapmadıklarını söyleyen değil aynı zamanda neyi iyi yaptıklarını söyleyen olmak, tutarlı olmak, derste mizahı kullanmak, onlara inandığınızı fark ettirmek, onlarla beraber heyecanlanmak, demokratik katılımı artırmaya çalışmak öğrencilere müfredatın katamayacağı bir çok şeyi kazandırabilir.
Eğitim demişken; Arapçada Dağ anlamına gelen "Cebel" kelimesinin, "yoğurmak, şekil vermek, eğitmek vb." anlamları vardır. İlâhi eğitim, işaret ve bildirim olan Vahyin Dağ ile olan bu anlamdaki ilişkisi ve birlikteliği ne kadar da muazzam; mübârek kitabımızdır Kur'an-ı Kerim...