• "Bir şiir bin Ah san, her Mısra günah, bana her saniye haramken, Sen zamana ilah.."
    Hami Öztürk -bir şiir bin ah-
  • ‘Her nefeste eyledik yüz bin günah
    Bir günaha etmedik hiç bir gün âh!’

    Süleyman Çelebi
  • Her nefeste eyledik yüz bin günâh
    Bir günâha etmedik hiçbir gün âh.

    - Süleyman Çelebi
  • Her nefesde eyledik yüz bin günâh
    Bir günâha etmedik hîçbir gün âh
  • Büyük Ozan Neşet Ertaş'ı saygı ve sevgi özlemle anıyorum... 🌹🌹🌹💖💖💖

    Devlet sanatçılığı bana teklif edildi. Ben, hepimiz bu devletin sanatçısıyız, ayrıca bir devlet sanatçısı sıfatı bana ayrımcılık geliyor diyerek teklifi kabul etmedim. Ben halkın sanatçısı olarak kalırsam benim için en büyük mutluluk bu. Şimdiye kadar devletten bir kuruş almadım, bir tek TBMM tarafından üstün hizmet ödülünü kabul ettim. Onu da bu kültüre hizmet eden ecdatlarımız adına aldım./Neşet Ertaş,

    Neşet Ertaş, kimdir?

    Neşet Ertaş, (doğum 1938, Çiçekdağı, Kırşehir - ölüm. 25 Eylül 2012, İzmir)
    Türk ozan. Bozkırın Tezenesi olarak da bilinir. Kırşehir Abdal'larındandır.

    Neşet ErtaşSesi ve sazı ile babası Muharrem Ertaş'ın yolunu sürdüren Neşat Ertaş, 1938 yılında Kırşehir'in Tırtıllar köyünde dünyaya geldi. Keman ve saz çalmasını öğrendi. Ankarada TRT radyo evine girdi. Güçlü derlemeleri olan ozanın kendisine ait çok sayıda güfte ve besteleri vardır.

    Neşet Ertaş babası Muharrem Ertaş ile adeta Anadoludaki en olgun seviyesine erişen bu Türkmen-Abdal müzik birikiminin yeni bir yorumcusudur. Yoğun yöresel özellikleri ve baskın mahallilik unsurları ile donanmış bu müziği yöresinin dışına çıkarmış, ülke genelinde ve hatta yurt dışında bilinmesini ve tanınmasını sağlamıştır.

    25 Eylül 2012 tarihinde İzmir'de tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirmiştir.

    Albümleri
    1957 - Neden Garip Garip Ötersin Bülbül
    1960 - Gitme Leylam
    1979 - Türküler Yolcu
    1985 - Sazlı Oyun Havaları
    1987 - Türkülerle Yaşayan Efsane Deyişler Bozlaklar Türküler
    1988 - Gönül Ne Gezersin Seyran Yerinde
    1988 - Kendim Ettim Kendim Buldum
    1988 - Kibar Kız
    1989 - Hapishanelere Güneş Doğmuyor
    1989 - Sazlı Sözlü Oyun Havaları
    1990 - Gel Gayri Gel
    1992 - Türküler Yolcu
    1992 - Gitme Leylam
    1993 - Kova Kova İndirdiler Yazıya
    1995 - Seçmeler 2
    1995 - Seçmeler 3
    1995 - Seher Vakti
    1995 - Altın Ezgiler 3
    1996 - Polis Lojmanları
    1997 - Benim Yurdum
    1998 - Gönül Yarası
    1999 - Zülüf Dökülmüş Yüze
    1999 - Gönül Dağı
    1999 - Mühür Gözlüm
    1999 - Zahidem
    1999 - Neredesin Sen
    2000 - Garibin Dünyada Yüzü Gülemez (kayıt: 1969-1974)
    2000 - Niye Çattın Kaşlarını (kayıt: 1969-1974)
    2000 - Çiçekdağı (kayıt: 1969-1974)
    2000 - Ayaş Yolları
    2000 - Sevsem Öldürürler (kayıt: 1974-1986)
    2000 - Ağla Sazım (kayıt: 1974-1986)
    2000 - Hata Benim
    2001 - Dostlara Selam
    2001 - Sabreyle Gönül
    2002 - Yar Gönlünü Bilenlere
    2002 - Vay Vay Dünya
    2003 - Yolcu
    2003 - Gurban Olduğum
    2008 - Neşet Ertaş 2008
    KENDİ AĞZINDAN HAYAT HİKAYESİ

    bin dokuz yüz otuz sekiz cihana
    kırtıllar köyünde geldin dediler
    babama muharrem, anama döne
    dediysen atayı bildin dediler

    dizinde sızıydı anamın derdi
    tokacı saz yaptı elime verdi
    yeni bitirmiştim üç ile dördü
    baban gibi sazcı oldun dediler

    o zaman babamdan öğrendim sazı
    engin gönül ile hakk'a niyazı
    o yaşımda yaktı bir ahu gözü
    mecnun gibi çölde kaldın dediler

    zalım kader devranını dönderdi
    tuttu bizi ibikli'ye gönderdi
    babam saz çalarken bana zil verdi
    oynadım meydanda köçek dediler

    anam döne ibikli'de ölünce
    tam beş tane öksüz yetim kalınca
    beşimiz de perişan olunca
    babamgile burdan göçek dediler

    yürüdü göçümüz tefleğe doğru
    bu hali görenin yanıyor bağrı
    üç aylık çoçuğun çekilmez kahrı
    bunlara bir ana bulun dediler

    yozgat'ın kırıksoku köyü'ne vardık
    bize ana yok mu diyerek sorduk
    adı arzu dediler bir ana bulduk
    işte bu anadır buldun dediler

    en küçük kardaşı kayıp eyledik
    onun için gizli gizli ağladık
    üstelik babamı asker eyledik
    yine öksüz yetim kaldın dediler

    zalım kader tebdilimi şaşırttı
    heybe verdi dalımıza devşirtti
    yardım etti yerköy'üne göçürttü
    biraz da burada kalın dediler

    yerköy'den kırıkkale'ye geldik
    babam saz çalarken biz çümbüş aldık
    kırşehir'e varınca kemanı çaldık
    aferin arkadaş çaldın dediler

    yarin aşkı ile arttı hep derdim
    babamı bir yere dünür gönderdim
    başlık çok istemişler haberin aldım
    istemiyor yarin seni dediler

    kırşehir'de yedi sene kalınca
    düğün düzgün hepsi bize gelince
    burada herkese yer daralınca
    ankara'ya gider yolun dediler

    ankara'da (sünnetçi) veysel usta'yı buldum
    epeyce eğleştim, evinde kaldım
    yüz lirayı verip bir yatak aldım
    etti isen böyle buldun dediler

    bir ev kiraladım münasip yerde
    kaldı kavim kardaş hep kırşehir'de
    bu aşk hançerini vurdu derinde
    çaresini bulmazsan öldün dediler

    yarin aşkı ile döndüm şaşkına
    arada içerdim yarin aşkına
    canan acımaz mı garip dostuna
    bunu da içeriye alın dediler

    İKİ BÜYÜK NİMETİM VAR

    İki büyük nimetim var
    Biri anam biri yarim
    İkisine de hörmetim var
    Biri anam biri yarim

    Ana deyip de geçilmez
    O yar anadan seçilmez
    İkisine de kıymet biçilmez
    Biri anam biri yarim

    Birisi var etti beni
    Birisi yar etti beni
    İkisinin de birdir yari
    Biri anam biri yarim
    AYVA TURUNÇ NARIM VAR

    Ayva turunç narım var
    Benim ah ü zarım var
    Hep derdinden ağlarım
    Bir vefasız yarim var

    Al almayı ver narı
    Ağlarım zarı zarı
    Tez günlerde gönderin
    O ahu gözlü yari

    Ayva turunç nar bende
    Aldı aklım yar bende
    Hiç melhem kar eyleme
    Yar yarası var bende

    Ayva turunç neyleyim
    Halimi arz eyleyim
    Zaten bende talih yok
    Ta küçükten böyleyim
    GÖNÜL DAĞI

    Gönül Dağı yağmur yağmur boran olunca
    Akar can özümde sel gizli gizli
    Bir tenhada can cananı bulunca
    Sinemi yaralar dil gizli gizli

    Dost elinden gel olmazsa varılmaz
    Rızasız bahçanın gülü derilmez
    Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez
    Gönülden gönüle yol gizli gizli

    Seher vakti garip garip bülbül öterken
    Kirpiklerin oku cana batarken
    Cümle alem uykusunda uyurken
    Kimseler görmeden gel gizli gizli

    YARE GİDEM

    Yare gidem yare gidem
    Yareliyim nere gidem
    Bu derdimin dermanını
    Almaya ben yare gidem

    Saçlarını ben öreyim
    Buna dayanmaz yüreğim
    Seni vermem Ezraile
    Ben öleyim ben öleyim

    Yar elinde yar elinden
    Yareliyim yar elinden
    Dermansız bir derde düştüm
    Dermanı var yar elinden
    DOYULUR MU?

    Tatlı dile güler yüze
    Doyulur mu doyulur mu
    Aşkınan bakışan göze
    Doyulur mu doyulur mu

    Doyulur mu doyulur mu
    Canana kıyılır mı
    Cananına kıyanlar
    Hakkın kulu sayılır mı

    Zülüflerin dökse yüze
    Yar badeyi sunsa bize
    Lebleri meyime meze
    Doyulur mu doyulur mu

    Hem bahara hemi yaza
    Yarın ettikleri naza
    Yar aşkına çalan saza
    Doyulur mu doyulur mu

    Garibim geldik gitmeze
    Muhabbetimiz bitmeye
    Yar île sohbet etmeye
    Doyulur mu doyulur mu

    DELİ BORAN

    uzak yoldan geldim hasretim için
    hani nerde babam muharrem nerde
    yaralı bülbülüm ses vermez niçin
    yüreği yanığım o kerem nerde

    o garip gönüllüm,dertli bakışlım
    feleğin elinde sinesi taşlım
    yüreği yaralım,gözleri yaşlım
    gönül evi yıkık,viranım nerde

    fetholurdu feryadını dinleyen
    feryadı içinde derdin anlayan
    kuşlar gibi viranede inleyen
    ecinnice deli boranım nerde

    okula gidemedim bu dert benimdi
    hemi benim derdim,hem babamındı
    hemi babam,hemi öğretmenimdi
    geribim dersimi verenim nerde

    ANAM AĞLAR

    Anam ağlar başucumda oturur
    Derdim elli iken yüze yetirir
    Bu dert beni yiye yiye bitirir

    El çek tabip el çek benim yaramdan
    Ölürüm kurtulmam ben bu yaradan

    Anama babama yüzüm kalmadı
    Bir su ver demeye yüzüm kalmadı
    Doktora tabibe lüzum kalmadı

    El çek tabip el çek benim yaramdan
    Ölürüm kurtulmam ben bu yaradan

    EVVELİM SENSİN

    Cahildim dünyanın rengine kandım
    Hayale aldandım boşuna yandım
    Seni ilelebet benimsin sandım
    Ölürüm sevdiğim zehirim sensin
    Evvelim sen oldun ahirim sensin
    Sözüm yok şu benden kırıldığına
    idip başka dala sarıldığıma
    Gönülüm inanmıyor ayrıldığına
    Gözyaşım sen oldun kahirim sensin
    Evvelim sen oldun ahirim sensin
    Garibim can yıkıp gönül kırmadım
    Senden ayrı ben bir mekan kurmadım
    Daha bir gönüle ikrar vermedim
    Batınım sen oldun zahirim sensin
    Evvelim sen oldun ahirim sensin

    HAPİSANELERE GÜNEŞ DOĞMUYOR

    Hapisanelere güneş doğmuyor
    Geçiyo bu ömrüm de günüm dolmuyor
    Eşim dostum hiç yanıma gelmiyor
    Yok mu hapisane beni arayan
    Bu zındanda ölem can gardiyan
    Birer birer yoklamayı yaparlar
    Akşam olur kapıları kaparlar
    Bitmiyo geceler, olmaz sabahlar
    Yok mu hapisane beni arayan
    Bu zındanda ölem can gardiyan

    Anamdan doğalı garip kalmışım
    Acı hapisane aha genç yaşım
    Benim zındanlarda neydi işim
    Yok mu hapisane beni arayan
    Bu zındanda ölem can gardiyan

    KÜSTÜRDÜM GÖNLÜMÜ

    Küstürdüm gönlümü güldüremedim
    Baharım güz oldu yazım kış oldu
    Gönüle yarimi balduramadım
    Baharım güz oldu yazım kış oldu

    Şu fani dünyada murad almadan
    Eller gibi şad olup da gülmeden
    Ellerin bağında gülü solmadan
    Baharım güz oldu yazım kış oldu

    MÜHÜR GÖZLÜM

    Mühür gözlüm, seni elden,
    Sakinirim kıskanırım
    Uçan kustan esen yelden
    Sakınırım kıskanırım..

    Yagan kardan, esen yelden
    Sakınırım kıskanırım..

    Havadaki turnalardan,
    Su içtigim kurnalardan,
    Giyindigim urbalardan
    Sakınırım kıskanırım..

    Besikte yatan kuzudan,
    Hem oglundan hem gözünden,
    Ben seni, senin gözünden,
    Sakınırım kıskanırım..

    Al izzet'i oncalardan,
    Elindeki goncalardan,
    Yerdeki karıncalardan
    Sakınırım kıskanırım..

    YOLCU

    Bir anadan dünyaya gelen yolcu
    Görünce dünyayı gönül verdin mi
    Kimi büyük kimi böcek kimi kurt
    Merak edip hiç birini sordun mu

    İnsan ölür ama uruhu ölmez
    Bunca mahlukat var hiç biri gülmez
    Cehennem azabı zordur çekilmez
    Azap çeken hayvanları gördün mü

    İnsandan doğanlar insan olurlar
    Hayvandan doğanlar hayvan olurlar
    Hepisi de bu dünyaya gelirler
    Ana haktır sen bu sırra erdin mi

    Vade tekmil olup ömür dolmadan
    Emanetçi emanetin almadan
    Ömrünün bağının gülü solmadan
    Varıp bir canana ikrar verdin mi

    Garip bülbül gibi feryad ederiz
    Cehalet elinde küsmü kederiz
    Hep yolcuyuz böyle gelir gideriz
    Dünya senin vatanın mı yurdun mu

    AHU GÖZLERİNİ SEVDİĞİM
    Ahu gözlerini sevdiğim dilber
    Sana bir sözüm var diyemiyorum
    Sırrımı ellere veremiyorum
    Derdimi ellere diyemiyorum

    Helal olsun al yanaktan aldığım
    El uzatıp gonca gülün derdiğim
    İnce belini tatlı dilini sevdiğim
    Kırılsın kollarım duramıyorum

    Al yanaktan aldıracağım azıktır
    Tarama zülfünü gönlüm bozuktur
    Öksüzüm garibim bana yazıktır
    Destursuz yanına varamıyorum
    ACEM KIZI

    Çırpınıp da şan ovaya çıkınca
    Eylen şan ovada kal Acem Kızı
    Uğrun uğrun kaş altında bakarken
    Can telef ediyor gül Acem Kızı

    Seni saran oğlan neylesin mal
    Yumdukça gözünden döker mercanı
    Burnu fındık ağız kahve fincanı
    Şeker mi şerbet mi bal Acem Kızı
    NEREDESİN SEN
    Şu garip halimden bilen işveli nazlı
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen
    Datlı dillim güler yüzlüm ey ceylan gözlüm
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen

    Ben ağlarsam ağlayıp gülersem gülen
    Bütün dertlerim anlayıp gönlümü bilen
    Sanki kalbimi bilerek yüzüme gülen
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen

    Sinemde gizli yaramı kimse bilmiyo
    Hiç bir tabip bu yarama melhem olmuyo
    Boynu bükük bir Garibim yüzüm gülmüyo
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen

    NE GÜZEL YARATMIŞ

    Ne güzel yaratmış seni yaradan
    Esmesin sevdiğim yeller incidir
    Güzelsin sevdiğim gülden goncadan
    Uzanmasın sana yar yar eller incidir

    Kipriklerin oktur kaşın yay kimi
    Gözlerin aklımı etti zay gimi
    Cemalin güneşe benzer yüzün ay gimi
    Değmesin zülüfler yar yar teller incidir
    BİLEMEDİM KIYMETİNİ KADRİNİ

    bilemedim kıymatını kadrini
    hata benim günah benim suç benim
    eliminen içtim derdin zehrini
    hata benim günah benim suç benim

    bir günden bir güne sormadım seni
    körümüş gözlerim görmedim seni
    boşa mecnun eylemişim ben beni
    hata benim günah benim suç benim

    bilirim suçluyum gendi özümde
    gel desem gelirdin benim izimden
    her ne çekti isen benim yüzümden
    hata benim günah benim suç benim

    sana karşı benim bir sözüm yoktur
    haklısın sevdiğim kararın haktır
    garibim derdimin dermanı yoktur
    hata benim günah benim suç benim

    NEYLEDİN DÜNYA

    aydost deyince yeri göğü inleten
    muharrem usta'ydı bunu dinleten
    gönül kırmazdı bilerekten,bilmeden
    insan velisini neyledin dünya

    sazını çalarken kendinden geçen
    gönülden gönüle kapılar açan
    aşkın dolusunu nefessiz içen
    gönül delisini neyledin dünya

    garibim babamdı muharrem usta
    bilirim aşıktı sevdiği dosta
    "sazımın emaneti.." diyen en son nefeste
    sazın ulusunu neyledin dünya

    AŞKIN BENİ DELİ EYLEDİ

    Aşkın beni deleyledi
    Yaktı yaktı kül eyledi
    El alemi kul eyledi
    Yar beni beni...

    Mecnunum sahra içinde
    Yunusum derya içinde
    Eyübüm yara içinde
    Sar beni beni...

    Aslı'yısan Kerim'i bul
    Derde derman vereni bul
    Garip gibi viranı bul
    Sar beni beni...

    ÇİÇEK DAĞI

    Çiçekdağı derler de, var mı sana zararım
    Yâr yitirdim uğrun uğrun ararım
    Üç güneydi benim kavli kararım
    Beş gün oldu nazlı yârim gelmedi
    Derdime bir derman ver Çiçekdağı
    Yârim hey, yine mi ben yandım

    Hana vardım han değil
    Penceresi cam değil
    Bugün ben yâri gördüm
    Ölürsem de gam değil

    Çiçekdağı derler garibin yurdu
    Hep orada arttı efkârı derdi
    Zâlim felek beni yârden ayırdı
    Yârden ayrılması zor Çiçekdağı
    Yârim hey, yine mi ben yandım

    Nakarat

    Çiçekdağı derler methini etmek
    Kolaymıdır seni terkedip gitmek of!
    Hele şu gurbetin kahrını çekmek
    Gel onu da bana sor Çiçekdağı
    Şâhım hey, yine mi ben yandım

    GEL SEVELİM

    Gel sevelim sevileni seveni
    Sevgisiz suratlar gülmüyor canım
    Nice gördüm dizlerini döveni
    Giden ömür geri gelmiyor canım

    Özü gülmeyenin yüzü güler mi
    Sevgisiz muhabbet Hakk'a değer mi
    Seven insan kaşlarını eğer mi
    Zorunan güzellik olmuyor canım

    Sevgi haktır seven alır bu hakkı
    İçi güler dıştan görünür farkı
    Sevmeyene akmaz sevginin arkı
    Boş lafla oluklar dolmuyor canım

    Bir zaman aşıkken sen de sevmiştin
    O anda dünyayı nasıl görmüştün
    Sanki cennetin bağına girmiştin
    Çokları bu hakkı bilmiyor canım

    Aşkın ateşine yandım alıştım
    Bu ateş içinde aşkla tanıştım
    Doğru mu yanlış mı deyi danıştım
    Sevgisiz hakka kul olmuyor canım

    Sevenin içinde yanar ışıklar
    Kaybolur karanlık tüm dolaşıklar
    Garibim sevenler bunca aşıklar
    Boş hayale boşa yelmiyor cenım

    KARANFİL SUYU NEYLER

    Karanfil suyu neyler (gülüm)
    Güzel kokuyu neyler (gülüm)
    İki baş bir yastıkta (gülüm)
    O göz uykuyu neyler (gülüm)

    Le le le le Leylam yar
    Hergün akşam böyle yar
    Kötü isem söyle yar

    Karanfil deste gider
    Kokusu dosta gider
    Sevipte alamayan
    Gurbete hasta gider

    NİYE ÇATTIN KAŞLARINI

    Niye çattın kaşlarını
    Bilmiyom yar suçlarımı
    Ben ölürsem saçlarını
    Yolma gayrı yolma leyli leyli yar

    Ben yandım aşkın narına
    Meyletmem dünya malına
    Ben ölürsem mezarıma
    Gelme gayrı gelme leyli leyli yar

    Bir garibim düştüm dile
    Gerçeklerde olmaz hile
    Zalimler elinden bile
    Alma gayrı alma leyli leyli yar

    YANARIM SENİN AŞKINA

    Yanarım senin aşkına
    Gel kaçma gel gel
    Derdinden döndüm şaşkına
    Gel kaçma gel gel

    Mecnun'um bu çöllerde
    Bülbülüm şu güllerde
    Kaldım gurbet ellerde
    Gel kaçma gel gel

    Hasretin dağlar beni
    Gel kaçma gel gel
    Zülfüne bağlar beni
    Gel kaçma gel gel

    ZÜLÜF DÖKÜLMÜŞ YÜZE

    Zülüf dökülmüş yüze
    Kaşlar yakışmış göze
    Usandım bu candan
    Dert ile geze geze

    Gün doğdu aştı böyle
    Gönlümüz coştu böyle
    Sen orada ben burda
    Ömrümüz geçti böyle

    Bu ellerde gez gayri
    Katip ol da yaz gayri
    Bir kazma al bir kürek
    Mezarımı kaz gayri

    İki Büyük Nimetim Var
  • E-book olarak okumak İsterseniz.
    https://www.dropbox.com/...t6y9fos6/isimsiz.pdf

    Her son yeni bir başlangıca gebedir. Bitmek; kimine göre bir son, başkasına göre yeniden doğuştur. Her şeyin sonu olduğu gibi bununda bir sonu vardır. Geç olsa da öğrendim artık. Şimdi baktığımda geride ne bırakabiliyorum ve siz benden sonrakilere ne verebildim düşüncesi aklımdan biran dahi çıkmıyor. Şimdi veda zamanı ve ben gidiyorum.

    Adım Zöhre, Atatürk toprağa düştüğünde henüz yaşım ikiymiş. Kimliğimde doğum tarihim 00.00.0000 diye yazılı. Belki de hata değildir bu, ne yaşadığım belliydi bu hayatta ne de yaşamadığım. Kırşehir’in Çiçekdağı’nda doğup, orada büyümüş, çiftçi olan bir babanın altı kızından biriydim. Şimdi ise toprağımdan kilometreler ötesinde yummaktayım gözlerimi.

    Ereksiyon halinde dolanan beyinlerin bir atımlık orgazmı olan benim hayatım!

    Bu bir başlangıçtı. Evveliyatımız nedir ne değildir bilemem. Lakin armut yetiştirir, üzüm devşirirdik topraktan. Hasat zamanı geldiğinde ise tabiat yüzümüze güler ve ocağımızı şenlendirirdi. Silik bir babanın kızıydım ben. Ağzı olup dili olmayan, zayıf, Anadolu insanından hallice saf bir adamdı babam. Bağımız bahçemiz ise iki kuşak öteden büyük dedemlerden bize yadigârdı. Her geçen kuşakta toprağımız çoğalacağına, azalıyordu. Ben ise altı kardeşten ikinci sıradakiydim. Ablam Zahide küçükken havale geçirmiş, evde yapılan yanlış müdahale sonucunda konuşma yeteneğini kaybetmişti.

    Yozgat Yerköy’den Çiçekdağı’na göçen ata dedelerim, sadece hanelerini taşımışlar doğduğum bu eve. Ev dediğime de aldanmayın sakın. Yarı kerpiç, yarı kesme taş ve geri kalanı ahşaptan olan, büyük bir sofaya sahip, yan eşiğinden ahıra kapısı açılan üzeri her kış Kırşehir ayazını bedenimizde hissettiren bir çatıya sahipti. Nem, börtü böcek evimizin daimi misafirleriydi. Annemin asıl ağrılarının müsebbibi de hanemizin bu denli derme çatma olmasındandı. Bağ ve bahçelerimiz ise evimizden bir saat yürüme mesafesinde Yerköy kazasına daha yakındı. Yaz aylarında hasat için bir ay boyunca sürekli bazı at arabası bazı ise yayan arşınlardık bu yolu. Şimdi ki gibi çift şeritli kocaman değildi yol elbet. Keçi yolundan biraz büyükçe, kışın balçıktan adım atılamaz, yazın ise yumuşak toprağından dolayı adım atmak öyle kolay olurdu. Yumuşak toprak sayesinde ayağımızdaki naylon ayakkabılar, esem sport tadı verirdi ayaklarımıza.

    Bağımız bereket bu senede salkım salkım yeşil, siyah üzümlerle doluydu. Bir metreyi bulan üzüm ağaçlarımızın boynunu bükmüştü meyvesi olan üzümler. İnsanda böyle miydi acaba evlatlarda ana babalarının boynunu büker miydi? Bazı istisnalarda vardı demek ki; ana ve babalarda bazen evlatlarının boynunu bükerdi. Selelerimiz açıldı, doldukça dolu üzümlerle. Güneş alabildiğine tepedeyken, heybeti ile dağları kıskandıran “badal*” ağacının – badal küçük kardeşimin ağaca koyduğu isimdi. Gövdesi o kadar büyük ve merdiven şekli olduğundan badal olarak da kaldı. – önüne toplandık. Örtülerimiz serildi, bohça halinde hazır ettiğimiz yiyeceklerimiz örtünün üzerine hazırladık. Halkayı tamamladık ve ilk öğünümüzü başladık dürmeye. Bu benim son çalmağa* ekmek bandığım tebessüm dolu son öğünümdü.

    - Sıracalı* Memet nörüyon.
    - Nöriyim, sen nörüyon.
    - Nörek. Merkeze bibimgilin gobel geldi. Onunan eve gideriz.
    - Gel hele soluğnan.

    Geldi kuruldu soframıza Muhtar, yanında ise halasının büyük oğlu Yaşar. Ankara’da okurmuş, bu sene mezun olup, İstanbul’a anasının yanına gidecekmiş, diye her bir şeyi anlattı Muhtar. Sonra bana baktı; “Memet, bu senin Zöhre mi? Ne yaman büyümüş, evlenecek yaşa gelmiş, habarın var mı?” dediğinde yüzüm alev aldı. Ellerimi kucağıma kenetledim, tırnaklarım derime battı, hiç acı hissetmedim.
    - Aşamınan size gelemde bir konuşşak Memet!
    - Başımınan Muhtar.

    Akşam dokuz olmadan Muhtar ve Yaşar kapımıza dayandı. Çaylar içildi, cigaralar sarılıp sarılıp tüttürüldü. İçeri de odaydık biz, anam ve kardeşlerimle. Babam seslendi “Zöhre az buyana bah,” diye, koşup durdum önünde. “Muhtar seni kendine karı etmek ister,” dedi. Dondum kaldım. Nefesim düğümlendi boğazıma, babamdan dahi beş yaş yukarı olan Muhtar beni kendisine karı etmek istermiş. “Ne dersin,” diye sordu babam. Ne diyebilirdim ki; boynum büyük, tırnaklarım etime batırarak bekledim önlerinde. “git,” dedi babam. Ben hareket edip, adım atamıyordum. Anam gelip omuzlarımdan tutup, beni içeri odaya aldı. Yirmi sekiz gün konuşmadım, odadan dışarıya adım atmadım.

    30 Mart 1952 tarihinde yaşım daha on altı olmadan gelin oldum. Gelinliksiz, düğünsüz gizli bir imam nikâhı ile Muhtar’ın karısıydım artık. Dilim hala çözülmemişti, istedikleri günden beri tek kelime etmemiş, gün yüzüne dahi çıkmamıştım. Muhtar ise üç sene evvel karısını yitirmiş, kırk sekiz yaşında, göbeği kendinden önde giden, tıknaz, boğazının altında bir yağ tabakası olan, kısaca bir adamdı. Alıp götürdü beni kendi hanesine. Evi bizim evimizden daha büyük ve gösterişliydi. Hizmetine bakan bir yaşlı kadın ve hala Muhtar’ın evinde kalan Yaşar daha dönmemişti okuluna. Evin arkasında küçük bir de bahçe vardı. Bütün zamanımı o bahçede getirir, orada yeşeren çiçeklerle konuşur, hepsini bağrıma basardım.

    Bir gece uyurken kapını usulca açıldığını duydum. Zaten tedirgin uyuyor, en ufak bir seste irkilerek uyanıyordum. Hem daha çocuk denecek yaştaydım. Korku henüz bitmemişti içerimde, ürkek kalbim en ufak terslikte içine kapanır, elimi ayağımı dondurur, hareket dahi ettirmezdi. Bu gece burada oluşumun dokuzuncu gecesiydi. “Korkma benim,” dedi Muhtar. Yatakta donmuş, kaskatı olmuştu bedenim. Usulca sokulup, ilişti yatağın kenarına. Soğuk eli, önce yüzüme değdi, sonra boynuma doğru inmeye başladı. Korkudan nefes alamıyor, karnıma sayısız sancılar giriyordu. Nefesi yüzüme değdikçe iğreniyordum kendimden. Tütünden sararmış bıyıkları adeta çiziyordu tenimi, dudakları değdikçe ardından bir ıslaklık bırakıyor, derime pis kokulu bir katman daha ekliyordu. Hızlı bir şekilde kendini soymaya başladı, bedenimdeki elleri canımı acıtmaya beni yakmaya başlamıştı. Birden üzerime düştü, altından çıkmaya çabaladım, ancak elleri ile omuzlarımdan yakalayıp, bedenine hapsetti beni. Diğer eliyle etekliğimi yukarılara çekip, sımsıkı kapattığım bacaklarımı aralamaya çalıştı, başardı da. Güçsüz bacaklarım iki yana ayrıldı, soğuk bedenini hissediyordum her yerimde, bir kez daha kaçmaya yeltendim ama faydasız, gücüm yetmiyordu ona. Bedenimden sıyırdı iç çamaşırımı ve kendi donunu da itekledi aşağılara doğru. Yeniden yüklendi üzerime yüzüm iyice ıslanmıştı gözyaşlarımla, nefesim ise ağlamalara dönüşmüş, hırıltılı bir şekilde çıkıyordu ağzımdan. Muhtar daha sıkı tuttu beni ve bacaklarımın arasında anlık bir sıcaklık hissettim. Hırıltılı bir şekilde düştü yanıma titreyen bedeni. Hemen elimle yokladım bacaklarıma değen sıcaklığı, kaygan bir soğukluğa dönüştü parmaklarımın ucunda. Elimi burnuma getirip koklamaya çalıştım, bir nefes çekince burnumdan, iğrenç kokulu kaygan bir şeyin midemi bulandırmasına sebep oldu. Kendimi attım yataktan aşağıya. İçimden sessiz ağlamalarımı artık tutamaz oldum ve haykırışlarım gözyaşlarım ile birleşti. Umudumu söndürdüler.

    Kaç saat öylece kaldım bilmiyorum, içim geçmiş uyumuşum. Gözlerimi açtığımda Muhtar başımda bir ayağı üzerine durmuş, diğer ayağı ile beni dürtüklüyor. “Uyan be, sabah oldu.” deyip, ardından “sakın ola geceyi kimseye anatma, ardımdan Muhtar körpeyi gördü, kuyuya düşmeden salıverdi iliklerini dedirtmem,” dedi. “hele birinden duyarım, kırarım senin bacaklarını, keserim dilini bir daha heç sesin duyuraman.” Yine tıkandı boğazım, nefessiz kaldım. İki hafta hiç ilişmedi bana. Bende sadece yemekten yemeğe görüyordum kendisini. Arada odaya uğruyor, bir iki cümle tüketip, ardını dönüp gidiyordu. Onlar evden çıkınca bende arka bahçeye geçip, çiçeklerle, hayvanlarla konuşup, biraz olsun içimdeki sıkıntıyı atıyordum bedenimden. Yeni evimde hayat bulduğum tek yerdi burası.

    - Ağlamaların yersiz. Güzel kadınsın bence bir çaresine bakıp, uzaklaş buralardan.
    - … (ses çıkmadı benden, Yaşar benimle bu güne kadar hiç konuşmamıştı.)
    - Anca susarsın. Hadi aç ağzını da şu çiçekler kadar bende nasipleneyim dilindeki serinleten sudan. Dün gece odanın kapısı açıktı, üzerin açılmıştı. Bakma yazın geldiğine buralar geceleri çok serin olur, hasta edersin kendini. Dikkat et kendine.
    - … (yine ses çıkmadı benden. Başım önümde susuyordum.)
    - İnsanı kendine çeken bir tarafın var. Muhtar gibi bir adama karı olmak hiç hoş iş değil. Sen çok ama çok daha iyilerine layıksın.

    Her cümlesinde daha da yaklaştı yanıma ve oturdu. Ben kendimi iyice kenara ittim. Ben köşeye çekildikçe o üzerime geldi. Ellerini uzattı bana doğru, hemen yerimden ayağı kalkıp içeriye doğru koşmaya başladım. Kapı eşiğinden adımı tam içeri atacakken sırtımdan yakalayıp çekti beni. Yere düşmemek için kapı eşiğinden tutundum. Yaşar ardımdan sarıldı bana. Çırpındım birkaç kere, kurtulamadım. Bağırmaya başladım hemen. Eliyle ağzımı kapatmaya çalıştı, beceremedi. Sesimi kesemeyince yüzüme seri bir şekilde yumruk atmaya başladı. Her vurduğunda bedenime değen yerden acıdan daha fazla çıkan kanın sıcaklığını hissediyordum, yumruğun sertliği ile yarı baygın bir hale geldim. Elleri boğazıma düştü, nefesimi kesmeye başladı. Yüzüm kızardıkça, nefessiz kaldığımı hissettikçe daha da sıkıyordu boğazımda olan ellerini. Sonunda kafamı eşiğe vurdu. Tepemdeki acıyı bir saniye dahi hissedemeden yıkılıp kaldım. Nefes alıyor, korkuyor ama hareket edemiyordum. Muhtar’ın beceremediğini Yaşar üzerine vazife edermişçesine saldırdı üzerime. Gözlerim kapandı, bu da bir başlangıçtı. Yıkılıp giden, eriyip biten bir ömrün başlangıcı.

    Ölmenin günah olduğunu bilmeseydim bu saatten sonra bir an dahi yaşamazdım.

    Uyandığımda üzerim yırtılmış, kan revan içerisindeydim. Kasıklarımdaki ağrıyı başka bir ağrı bastırıyor, gözlerimi araladıkça yeni ağrılar fark edip eskini unutuyordum. Kafamı sola doğru çevirdiğimde üzeri çamur içerisinde yüzüstü yatan Muhtar’ı gördüm. Gözlerimi tam açamadan tekrar bir baygınlık geçirip, sızdım.

    Yüzüme değen tekmenin acısıyla yeniden açtım gözlerimi, Muhtar çıldırmış bir halde “Oruspu, kahpe,” diyerek savuruyordu tekmelerini bedenime. Darbeler iyice sarstı, karnıma gelen tekmeler soluksuz bıraktı beni. Sonra elimden tuttu, yerlerde sürükleyip kapının önüne attı. Bir erkeğin orospuluğu yine bir kadına mal edilmişti. Kadında mağduriyet yoktu o yıllar, bütün yasalar erkekler lehineydi. Ne bir muhakeme ne bir yargı. Dildeki tek kelime istekli ya da isteksiz “orospu.”

    Bir hafta ağrılarımla sürünerek gezdim bahçelerde, bağlarda. Ot ile ağaç kovuğu ile beslenmeye çalıştım. Yediklerimi de ardın sıra kusuyordum. Eziklerim iyileşmeye yüz tutmuştu, yüzümdeki yaralar kabuk bağlamış, acısının yerine tatlı kaşıntılar ile huysuzlandırıyordu beni. Babamın evine dönmeyi birçok kez düşünmüştüm ama bir türlü affedemiyordum onu. Ne kadar zaman geçti bu şekilde bilmiyorum ancak Yaşar beni buldu. Tekrardan üzerime atılıp, yumruklamaya başladı. Kapanan yaralarım yeniden açılmaya başladı. Yüzüm yine kanlar içerisinde kaldı. Sonra sürükleyerek atın üzerine bindirip beni iki günlük yola düştük. Bir müddet bilmediğim birkaç yerde konakladık. Herkesle ahbap olduğu kesindi. Herkes tebessümle karşılıyor evine buyur ediyordu. Yaşar ise yorgun olduğunu rahatsızlık vermek istemediğini söyleyip, yeni cümle kurmalarına izin vermeden uzaklaşıyordu yanlarından.

    Yaşar’ın istediği bir şekilde beni İstanbul’a götürmekti. Jandarmalar ise buna bir türlü izin vermiyor, girdiğimiz yollarda gördüğümüz zaman yolu değiştiriyorduk. Ne tarafa sapsa kalabalık bir alan görse yönünü başka tarafa çevirip, oradan uzaklaşıyordu. Bir mağaraya sığındık en sonunda. İkimizde baya yorgun düşmüş, açlıktan ve susuzluktan adım atacak halimiz kalmamıştı.
    - Neresi burası. Beni nereye götürüyorsun.
    - İnönü Mağarası burası. Ankara.

    Kaçmak sürekli aklımın bir kenarından geçiyordu. Cesaret edemiyor ve her fırsatta yorgun bedenimle yüz yüze geliyordum. Bulunduğumuz yer akşam karanlığının çökmesiyle iyice karanlığa gömülmüştü. Öteden gelen hayvan sesleri iyice karamsarlığa sokuyordu beni. Sırtımı dayayıp mağara duvarının kenarına, oturdum. Açlığın verdiği uyku yoksunluğu ile gözlerim iyice kapanmaya başlamıştı. Sanırım dört saat kadar uyumuştum. Etraf iyice sessizleşmiş ve karanlık daha da fazla çökmüştü. Elimin altında kaya parçalarını aramaya başladım. Avucuma zor sığdırabileceğim bir kaya parçası parmaklarımın altında durduğunu fark edince, usulca elimle kavramaya çalışıp, kucağıma doğru çektim. İki elimle taşa sıkıca sarılıp, göz ucuyla Yaşar’ı izliyordum. Sırtı bana dönük, soluna doğru kıvrılmış uyuyordu. Ayaklarımı topladım, dizlerimin üzerine kalkıp, sert zemine değen dizlerimin acısını dişlerimde hissederek dizlerimi hareket ettirip Yaşar’a yaklaşmaya başladım. Yedi sekiz adımda bir kol mesafesi kalana kadar yaklaştım. İki elimi de kullanarak taşı kafamın üzerine kadar kaldırdım ve bir hışımla Yaşar’ın kafasına doğru indirdim. Önce taştan tok bir ses, ardından Yaşar’dan bir bağırtı koptu. Hemen geriye doğru çekildim. “Orospu omuzumu çıkardın,” diye ayaklandı. Bir eliyle omuzunu tutuyor, diğeriyle belindeki kayışı çıkarmaya çalışıyordu. Çok çekmeden kayışı söküp aldı belinden. Eline dolayıp üzerime atıldı. Kayışın metal kısmı havaya kalktı ve o karanlıkta sanki bir ışık şöleni gibi parlayan metal kısım hızla bana doğru yaklaşmaya başladı. Kafamı korumaya çalıştıysam da ilk darbeyi kafamdan aldım. Yüksek bir tok ses ile kafamda paralandı kayışın metali. Yere yığıldım. Hemen bacaklarımı karnıma doğru çekip, ellerimle kafamı korumak istedim. Ancak kayışın vızıltısı dinmiyordu. Sürekli bir hareketle kafama, sırtıma, belime iniyor, her darbede çığlığım karanlıkta yitip gidiyordu. Çok çekmeden acıdan bayıldım.

    Sabah kuş cıvıltılarıyla uyandım. Üstüne bir de yeşermiş çiçeklerin enfes kokusu esiyordu mağara eşiğinden içeri doğru. Umut mu? Onu söndürdüler. “Güzelliğine dua et, yoksa bir daha gözlerini açamazdın,” diye içeriden Yaşar’ın sesi geldi. Hemen ayaklanmaya yeltendim. Ellerim ve ayaklarım bağlanmıştı. Hareket dahi edemedim. Yanıma yaklaşıp ellerimi çözdü, önüme yiyecek bir şeyler koyup, az ileride karşımda kendini yere bıraktı. Güzellik? Demek ki yaşamama sebep olan güzellikti. Peki ya bu başıma gelenlerin sebebi neydi? Oda mı güzellikti. Çok sonraları bir yazarın kitabında güzellikle alakalı bir paragraf okumuştum. O zaman idrak ettim güzelliğin insanlara vereceği zararları. Azra Kohen’di bu yazar. Güzellik tanımı ise: “Güzellik. Karakteri önemsizleştiren zehirli bir etkiydi. İzleyene ilham, yokluğunu çekene acı, avcısına amaç, aşığına neden, öfkeye güçsüzlük, yağmacıya hedef, sahibine başta kolaylık sonda lanet veren şeydir.” Benim başıma gelenler ise bu tanıma çok iyi bir şekilde uyuyordu.

    - Birazdan buradan çıkıp, Ankara’ya gideceğiz. Sanırım akşama kadar Ankara’da oluruz. Kaldığım evde iki arkadaşım daha var. Biraz orada kalır daha sonra İstanbul’a doğru hareket ederiz. Geri dönecek bir yerin yok. Eğer ki ters bir şey yaparsan, biliyorsun ki canın yanacak. Artık cebelleşmeyi bırak ve kendine zarar verdirmeden başımızı sokacağımız bir yer bulalım. Eğer beni anladıysan kafanı salla. Yok, anlamadıysan bak kayış hemen yanı başında. İstersen baştan alalım her şeyi.

    Ses etmeden başımla onayladım. Daha sonra çıktık mağaradan ve Ankara istikametine doğru yol almaya başladık. Dediği gibi de oldu. Güneş batmadan Ankara’ya varmıştık. Büyük binaların gölgesinde sapa sokaklardan geçerek şehrin diğer köşesinde bulunan bir mahalleye girdik. Çocuklar kirli üstleri ve dağınık saçlarıyla tozlu sokaklarda koşturuyor, bağırarak oyunlar oynuyorlardı. Bizi görenler uzunca bakıyor, yüzümüz onlara dönünce kaldıkları yerden devam ediyorlardı uğraşlarına. Dört katlı bir binanın bahçesinden girip, giriş kapısına yöneldik. Cebinden anahtarı çıkarıp açtı kapıyı. Üçüncü kat dedi. İlk defa zeminden yüksek bir eve giriyordum. Şaşkınla etrafı gözlüyor, tanımaya çalışıyordum. Evin içerisi dağınıktı. Dergiler, kitaplar, bilmediğim boş şişelerle doluydu her taraf. Basık bir duman kokusu içeriye hâkimdi. Salonu geçip odanın kapısını açınca iki kişinin içeride uyuduğunu gördüm. Anlaşılan sesten rahatsız olmamışlar uykularına devam ediyorlardı. Yaşar beni bir odaya götürdü ve burada dinlenebileceğimi söyledi. Odanın içerisi beyaz badanası yer yer rutubetten atmış, bazı yerlerinde badana kalıntıları tümsek oluşturmuş, kasvet dolu bir odaydı. İçeri de eşya adına hiçbir şey yoktu neredeyse, yerde bir yatak, hemen az ilerisinde ise iki kişinin zor oturabileceği ahşaptan yapılmış iskemle tarzı bir oturak. Penceresi arka bahçeye açılıyor, ancak pencereyi de arkadaki başka bir bina kapatıyordu. Tek bir perdesi vardı. Koyu, siyah bir perde. Kapalıyken odanın loşluğunu iliğinize kadar hissettirecek bir koyulukta. Ekşimsi koku ise sürekli burnumu tıkıyordu. Yatağın köşesine ilişip oturdum.

    Bir zaman sonra içeriden sesleri gelmeye başlamıştı. Yaşar’ın arkadaşları uyanmış, Yaşar ise başından geçenleri anlatıyordu. Beni Muhtar babamdan bir küçük verimsiz bahçe ve iki tavuk vererek almış. Bunu duyduğumda babama olan kinim daha da arttı. Nasıl olurda kendi kızına bunu reva görebilirdi? Ya annem neden hiç sesini çıkarmamıştı? Gerçi annemde babamdan on sekiz yaş küçüktü. Acaba annemin de benim gibi bir hikâyesi var mıydı? Tekrardan konuşmaya başladı Yaşar. Hakkımda düşünceleri varmış, biran önce parayı bulmalı ve façayı düzeltmeliymiş, diye devam etti. Bu söylediklerinden pek bir şey anladım. Sonra bir arkadaşı “Ulan Gavat Yaşar hep de gider en iyisini avlarsın! Bari bize de bir şeyler düşer mi bundan, sen ondan haber et hele?” Ankara dışında Talebe Yaşar, Öğrenci Yaşar Ankara’da ise Gavat Yaşar! Kaldığı yerden devam etti Yaşar. “İstanbul’a götürüp Terzi Manukyan’a güzel bir bedel karşılığında bırakabilirim. Çok riskli bir yolculuk ama değer. Önce kızı bir tavına getirmek gerek.” Anlamadığım isimler ve kesik kesik gelen sesi duymakta çok zorlanıyordum. Kapıya yanaşıp kulağımı iyice dayadım. Konuşma bitmişti. Sonra odaya doğru yaklaşan sesleri duyunca hemen kendimi yatağa ulaştırıp, oturdum. Kapı açıldı.

    - Aç mısın? İstediğin bir şey var mı?
    - Yıkanmak istiyorum.
    - Banyo hemen karşıdaki kapı. Orada yıkanabilirsin.
    - Hayır, siz içerdeyken yapamam.
    - Korkma ben yanındayım.
    - Hayır yapamam.
    - Peki. Biz birazdan dışarı çıkacağız. Yiyecek ve giyecek bir şeyler getireceğim. O arada sende girip yıkanabilirsin. Sakın camlara çıkayım ya da başka bir şey yapayım deme. Bir arkadaşım evin etrafında kalacak ve kapıyı üzerine kilitleyeceğim. Banyo kapısının arkasında da anahtar var. Sende oradan kilitleyebilirsin.
    - Tamam.
    - İstediğin bir şey yok değil mi? Eminsin.
    - Yok.
    - Tamam. Ben kararınca bir şeyler almaya çalışırım.

    Kaynar suyun altında iki saat kaldım. Defalarca tenimi kazırcasına yıkandım ama temizlenemedim. Bedenimin kiri akıyordu ama ruhumdaki kir bir türlü suya karışıp dağılmıyordu. Beton zemine oturdum, hıçkırarak ağlamaya başladım. Daha on altı yaşımdaydım ve bunlar bana çok ama çok fazlaydı. Evimi, kardeşlerimi özlemiştim. Sanırım babamı dahi özlemiştim. Gözyaşlarım banyodaki ıslaklığa karışarak, zemindeki delikten akıp gidiyordu. Birden kapı açıldı. Hemen ayaklandım. Banyo kapısına yönelen sese kulak kesildim, korkuyordum. Yaşar kapıdan seslendi “ben geldim, birkaç eşya ve kıyafet aldım sana. Kapının yanına koyuyorum. Benim biraz işlerim var. Akşam olmadan gelirim.” dedi ve açık kapıdan çıktı gitti. Biraz içeride bekledikten sonra hemen kapıya koştum. Açmaya çalıştım, kilitliydi. Açılmadı. Odadaki camları gezdim. Aşağı inmek için çok yüksekteydi. Sonra Yaşar’ın getirdiklerine baktım. Temiz kıyafetlerdi. Odaya götürüp yatağın üzerine saçtım. Giyindikten sonra yatağa girip, üzerimi örtüyle kapattım. Saatlerce uyudum.

    Gözlerimi uykudan aldığımda vakit öğleni bir saat geçiyordu. Çekilen acıların yorgunluğu öyle bir hal almıştı ki bende uykudan o derece kaçıramamıştım gözlerimi. Odadan çıktığımda evde kimseler yoktu. Mutfakta yiyecekler hazırlanmış, öyle bırakılmıştı. Hızlı bir şekilde acıkan karnımı doğurdum. Evin içerisinde dolaşıp, sağı solu karıştırdım, bir şeyler bulup kendimi buradan kurtarmam gerektiğini biliyordum. Dışarıdan gelen çocuk sesleri dikkatimi çekti, hemen pencereye yanaştım. Amaçsızca bir aşağı bir yukarı koşuyorlardı. Tebessüm hiç düşmüyordu yüzlerinden, düşmesindi zaten. Baktıkça kalbimi hissediyor, içimdeki çocuk biraz daha coşkulanıyordu. Bende koşmak istedim rüzgârı ardıma alarak, küçükken kardeşlerimle az mı oynardık sofada, bahçede. Kapı kilidi döndü. Hemen uzaklaştım camdan. Tam odaya geçmeye çalışırken Yaşar girdi kapıdan içeri.

    - Oooo! Uyanmışsın.
    - Evet, öğlene doğru uyandım.
    - İyi dinlendiğine sevindim. Yüzündeki yaralarda gitti sayılır.
    - Biraz daha iyiyim.
    - Bu gece çok daha iyi olacaksın, sana bir sürprizim var. Biriyle tanıştıracağım seni.
    - Tamam.

    Mutfağa geçip, akşam için bir şeyler hazırlamaya koyuldu Yaşar. Ben ise camın kenarında seyrediyordum sokağı. Ara sıra bana sesleniyor, her şeyin iyi olacağını, köy yerinde yaşamaktan daha mesut bir hayatın beni beklediğinden bahsediyordu. Yine anlayamayacağım cümleler kuruyordu. Bense hiç oralı olmuyor, sadece zamanın biran önce bitip yitmesini istiyordum. Hava kararmaya başlamıştı. Yaşar mutfaktan çıkıp yanıma geldi. “Bana güven,” deyip anlımdan öptü ve odaya girdi. Banyoya koşup hemen anlımı yıkadım, havluyla kazırcasına tenimi kuruladım. Hemen koşup kapıyı yokladım tekrardan, kilitliydi. Yeniden döndüm içeriye. Uzunca bir süre geçmeden kapı üç kere tıklandı. Yaşar hemen koşup kapıyı açtı. İçeriye irice bir adam girdi. Yaşar ile tokalaştılar, içeri buyur etti. Büyük odaya geçip, sohbete başladılar. Odaya hâkim olan tekli koltuğa oturmuş, Yaşar’ı tam karşısına almıştı. Kumaş lacivert takım elbisesi vardı üzerinde. Beyaz gömleği iri vücudunu gösterircesine ceketinin düğmelerini zorluyordu. Rahatsız oldu ve ceketinin ön düşmelerini açıp, iyice yerleşti koltuğa. Seslendi Yaşar’a “kız nerde, gelsin.”

    - Zöhre.
    - Zöhre mi?
    - Hayır, Necip Bey şaşırdım kusura bakmayın ismi Alev.
    - Merhaba Alev, ben Necip.
    - Merhaba ağabey. Hoş geldiniz.
    - Yaşar ne diyor Alev Hanım.
    - Az müsaade edin Necip Bey, hemen geliyoruz.

    Yaşar beni kolumdan sıkıca tutarak diğer odaya götürdü. Bir sürü dil döktü ve büyük para kazanacağımızı, durumu idare etmemi, ayrıca ağabey dememe mi, isminin Necip olduğunu, söylerken Bey sıfatını kullanmamı, Ankara’nın sayılı büyük fabrikalarının varisi olduğunu anlattı. Adam sadece seninle bir akşam yemeği yemek istiyor. Lütfen saygıda kusur etme ve Necip Bey’e eşlik et. Daha sonra yeni aldığı elbiselerden birkaç tanesini önüme attı. Giy bunlardan birini ve hemen yanımıza gel.

    Hangisini denediysem bir tarafım açık, çıplak kalıyordu. Utandım, çıkamadım karşılarına. Yeniden Yaşar geldi, “hadi ne bekliyorsun, daha ne kadar bekleyeceğiz seni, bak hala giyinmemişsin.” deyip üzerimdekilerini çıkarmaya başladı. Eline aldığı bir tane elbiseyi baştan salma giydirdi. Kolumdan tutup sürüklercesine diğer odaya götürdü. Bizi görünce Necip ayağı kaldı.

    - Vay beklediğimden de harikaymış. Çok güzelsiniz Alev Hanım.
    - Sağol, Necip A… - kolumu sıkan Yaşar’ın verdiği acıyla – Bey.
    - Necip Bey ben çıkıyorum yarın sabah görüşürüz.
    - Tamam Yaşarcım. İyi akşamlar sana.
    - Buyurun Alev Hanım masaya geçelim. Bana eşlik etmeniz inanın beni çok mutlu edecektir.

    Yaşar’ın donattığı masaya geçtik. Necip gözlerini üzerimden ayırmadan yiyeceklerin tadına bakıyor, ardından içkisinden bir yudum alıp, yeniden beni izlemeye koyuluyordu. Bir insanın başka bir insanla yemek yemesine para ödeyeceği aklımın ucundan dahi geçmezdi. Bulunduğum konum ise bunu ispatlar nitelikteydi. Hemen yemeğin bitmesini ve odama geçip uyumayı düşlüyordum. Lakin böyle anlar saatler inat edip ilerlemiyordu. Necip anlamadığım dilde bir dünya söz tüketiyor, gözleri ile sürekli beni rahatsız etmekten çekinmeden bakıyordu. Masadan kalktı cama doğru yürüdü, gideceği için mutluydum artık. Gitmesini de çok istiyordum. Sonra masaya döndü, kendi yerine geçmeden yanıma gelip, çeneme elini uzattı. Refleks olarak kafamı çevirdimse de çenemde yakaladı. Yüzüme baktı. “Çok güzelsin Alev, söylenenden çok daha güzelsin, senin için verdiğim otuz bin lirayı hak ediyorsun,” deyip, elimden tutup ayağı kaldırdı beni.

    - Hadi odaya geçelim Alev.
    - Ne odası Necip A… Bey.
    - Ne demek ne odası, senin bir geceliğine ben otuz bin lira para verdim.
    - Nasıl?
    - Bu gece benimle ilişkiye girip, bana eşlik edeceksin. Yaşar ile böyle anlaşıp, görüştük. Şimdi daha fazla koparmak için naza çekme ve geç şu odaya.
    - Lütfen çıkın gidin buradan.
    - Geç dedim sana.

    Son cümlesinden sonra yüzüme indirdiği tokat duvara kadar savurdu beni. Bey diye ahkâm kesen adam içerisinde biriken acizliğin kurbanı olup, kendinden güçsüzü ezecek kadar merhametsizdi. Kaçmaya yeltendim, yakaladı beni ve ardından yeniden vurdu suratıma. Kanın dudaklarıma aktığını, hatta dudağımın patladığını hissedebiliyordum. Kolumdan tutup sürükleyerek yatağa kadar götürdü. Fırlattı bütün gücüyle yatağa, ardından kendi de geldi. Üzerimdeki elbiseyi yırtmaya, diğer yandan kendi üzerindekileri çıkarmaya çalışıyordu. Kapattım gözlerimi; “Güzellik, her yerde, her şeyde satılıktı!” bunu yazar demişti bir kitabında, haklıydı da. Şuan yaşım yetmişi aştı ve ben on altı yaşımda umudumu bıraktım sayısız adamın altında.

    Bu da başka bir hayata başlangıçtı. Daha kaç başlangıca gebe kalacaktı bedenim. Daha neler sığdırabilirdim on altı yaşıma. Henüz beden dahi evrimini tam tamamlamamışken, reva değildi elbet bu yaşananlar. Lakin bu benim hayatımdı ve hepsi birer başlangıçtı bana. Böyle düşünürken kendi başıma, sessiz. Güneş yavaşça doğdu siyah perdeli pencerenin ardından. Oda aydınlandı. Yüzüm pencereye dönüp, yaşadıklarımı sindirmeye çalışıyordum. Bedenimi okşayan, saçımı sıvazlayan yüzüme değen gözyaşlarımdan başka hiçbir şeye sahip değildim. Sonra Necip uyandı. Hemen üzerini giyip, yanıma sokuldu. Yanağımdan öpüp “Harikaydı Hayatım!” dedi. Evet, evet bu daha başlangıçtı.

    On yıl tahammül ettim bu duruma. Birçok kaçma girişimim oldu, başarısızlıkla sonuçlanan. Lakin artık eski saf Alev yoktu. Güzelliğini kullanabilen, gerektiğinde erkeğe her şeyi yaptırabilecek bir güçte Alev vardı karşılarında. Yaşar’da bunu çok iyi anladı. Bu sebeple artık görüşmeleri eskisi kadar sık tutmuyor, önemli sayılmayacak kişileri taşımıyordu eve. Birde kumara alışmış, çok içe batmıştı. Bir gün Yıldız Gazinosu sahibi Vural Bey, Yaşar’a yüklü bir miktar para teklif etmiş ve beni gazinosunda çalıştırmak arzusunda olduğunu söylemiş. Yaşar bu paranın sesini duyarda kabul etmez mi? Yirmi altı yaşımda Yıldız Gazinosu sahibine bir milyon üç yüz elli bin lira karşılığında satıldım. Vural Bey diğerleri gibi değildi. Sadece “Seviyorum seni be kız,” der işine gücüne bakardı. Gazinoda konsomatris olarak başladım. Sonra dans eğitimi almam için çeşitli hocalarla tanıştırdı beni. Ankara gecelerinin aranan isimlerinden olup çıktım. Orospu Alev oldu sana konsomatris Alev, oda oldu dansöz Alev şimdi ise Alev Hanım. İnsan nasılda çelişir kendiyle. Nasıl yanılır. Hepsini yaşadım. Bu da ayrı bir başlangıçtı. Artık canım sıkıldıkça konsomatrislik geri kalan zamanlarda dansözlük yapıyordum. İnsanların türlü türlü hayat hikâyeleri beni onlara daha da yaklaştırıyordu. Keza bağını bahçesini satıp, bir gecede bütün malvarlığını tüketenlerde vardı ama hayatın sillesini yemiş kişilerde düşürmüyor değildi masama.

    Gıdıl İsmet diye birisi vardı. Benim sırtımdaki yükün daha ağırını ona da yüklemişti hayat. Nasıl olduğunu bilmem ama bir otobüste yan yana seyahatte karşılaşmış, öyle tanışmıştık. Kendisi Ardahan’dan yola çıkmış, Sivas’ta kararından dönmüş, Ankara’ya kadar gelmişti. Sonra yeniden İstanbul’a varmak istemiş ve hayat kaderlerimizi bu yolculukta kesiştirmişti. Anlattıklarıyla içimi burktu, hazin bir hikâyesi vardı. Lakin ben anlatmadım ona hikâyemi, söylemedim çektiğim acıları, onun yükü ona çok ama çok fazlaydı. Ardahan’a dönerken muhakkak Ankara’ya uğra bir çayımı iç diye ayrıldık. Sağ olsun beş ay sonra tuttu sözünü. Verdiğim adrese Yıldız Gazinosu’na geldi. Kapıdakiler dilenci sanmış garibimi sokmamışlar içeriye. Var olsun görmeden gitmem demiş, oturmuş kaldırımda saatlerce. Gece yarısına yakın gördüm onu. Zaten kısacık boyundan birde o kafasındaki kahverengi külahından tanıdım.
    - İsmet.
    - Can Abla.
    - Ablan kurban sana İsmet.
    - Gel içeri ısın biraz bak buz kesmiş her yanın.
    - Ben oraya girmem abla. Almadılardı beni içeriye, dilenci sandılar beni.
    - Anlamazlar İsmet, anlamazlar.

    O sırada Vural Bey gördü bizi. Hemen geldi yanımıza, İsmet ile tanıştırdım.
    - Beklemeyin kapıda hava soğuk, girin içeri gönlünüzce eğlenin.
    - İsmet’in bu taraklarda bezi yok.
    - Bendende sana izin Alev. Git dostunla Zöhre’ye yakışır şekilde ilgilen. Geceniz güzel olsun.
    - Sağ ol ağabey.
    Vural Bey ne zaman Zöhre dese içimden sadece kendisine abi demek geçer. Belki de hayatımda bana çıkarsız, hiçbir şey beklemeden umut veren insanlardan bir tanesiydi. Tuttum İsmet’in elinden,
    - Hadi İsmet, gidip karnımızı doyuralım. Belli ki sende açıkmışsın.
    - Olur Abla.
    Beraberce Hayri Hıdıl abinin kapısını çaldık.
    - Hıdıl ağabey bize bir masan var mıdır?
    - Olmaz mı Zöhre kızım, geç dilediğin masaya otur.
    - Sende hoş geldin evladım.
    - Hoş bulduk ağabey.
    İsmet ile sıcak birer çorba içtik önce, ardından ise Hıdıl ağabeyin meşhur kömürde Türk kahvesini yudumladık. İsmet anlattıkça anlattı, İstanbul’da başına gelenleri o sebeple köyüne dönmek istediğini, içerisindeki karamsarlığını, hayata küskünlüğünü bir ağızdan dile getirdi.
    - Gitme kal yanımda beraber paylaşalım hayatı, kardeşim ol…
    …dedimse de dinletemedim.
    - Görmez misin Abla, iş hanından içeri dahi almadılardı. Bizi ancak köy paklar. Varalım gidelim. Belki bir gün yine bir masayı paylaşırız.
    - Beklerim be İsmet, yine gel olur mu?
    Harbi, kendi ufak yüreği büyük dostum, yaşıyorsan hala eğer ömrün uzun olsun. O gece sabah kadar her bir şeyden bahsettik, sabah otobüsüne kadar götürdüm. Sarıldı boyuma, o ağladı hava ağladı, o iç çekti ağaçlar hışırdadı, o gözünü kapattı güneş ışığını üzerimizden esirgedi. Kafasını kaldırıp, gözüme değdirdi gözlerini “hakkını helal et abla,” deyip, ardından koştu otobüse bindi. Helal olsun dostum.

    (Gıdıl İsmet’in hikâyesi için #32772898 nolu iletiyi okumalısın.)

    Yıldız Gazinosu’nda on sekizinci yılımda bitmek üzereyken Baba Ali namından birisi düştü. Her akşam gelir kendi masasında içer, kimseye eyvallah etmeden kalkar, giderdi. Birkaç kere gözüm takılsa da pek aldırış etmedim. Vural ağabey iyice yaşlanmış, artık işi gücü beni üzerime yıkıp, sessiz sakin bir hayatı seçer olmuştu. Ben ise layığınca yönetmeye çalışıyor, elimden gelenin en iyisi yapmaya çalışıyordum. Tesadüfen bir gece Baba Ali ile masalarımız kesişti. 30 Temmuz 1967 yılında Akyazı’da depreme kurban vermiş karısı ve evladını. Tesadüf o ya, depremde iki kişi yaşamını yitirmiş, ikisi de Baba Ali’yi bulmuş. Cenazeden sonra duramamış oralarda. Şehir şehir dolanıp, herkese faydası olmuş, Ali ismi Baba mahlası ile birleşmiş Baba Ali diye üzerine yıkılmış. En son Ankara’ya düşmüş yolu.

    Hikâyesi bittikten sonra, sen söyle hanım abla dedi bana. Birde seni dinleyelim. Başımdan geçenleri en başından beri anlattım, kâh utandı kâh sıkıldı. Sıktı yumruklarını “dile benden abla,” dedi. “Canının sağlığı Baba Ali,” dedim. “Yok, abla dile benden,” dedi. “Muhtar ve Yaşar,” dedim. “İki elim kanda olsa da geleceğim,” dedi. “Bekle beni abla,” dedi. Aldı ceketini bir hışımla saldı kendini dışarıya. Eyvallah Baba Ali.

    Ardından bir darbe atlattık, bir sürü kişi ortalıktan kayboldu. Süresiz bir müddet gazino kapalı kaldı, çalışanlar dağıldı. Bende Vural Abi’nin Keskin’deki çiftliğine yerleştim. Beraber çiçek ekiyor, toprak ile oyalanıyorduk. Geçmişi unutuyor, umudun yeniden filizlendiğine şahit oluyordum. Hele kümes hayvanlarının günden güne artması, çiçeklerin yeniden tomurcuklanıp hayata merhaba demesi, hepsi bende alışagelmişin dışında bir heyecan bir umut yaşatıyordu. Bu da ayrı bir başlangıçtı, hayat her hengâmeye karşı devam ediyordu. Asker yavaşça sokaklardan çekiliyor, yitik kayıp insanlar yeniden meydanlara çıkıyordu. Darbenin izleri yavaş yavaş siliniyordu. Umut her yerden güneş gibi hayat veriyordu hem insana hem tabiata. Hayat güzel bir şeydi. Sanırım yaşım artık ellilere dayanmıştı. Çiftlikte geçen sekiz sene bana ömrümde yaşadığım en mesut yıllar olarak gelmişti. Birkaç hobi edinmiştim bile artık. Kitap okumaya da başlamıştım. Çiftlikte kâhyalık yapan Osman abinin küçük kızının yardımlarını da unutmamam gerek. Gece gündüz demedi sabırla öğretti bana harfleri. Önceleri onunla okurdum, sonra avukat çıktı, bir doktorla evlenip, İzmir’e yerleşti, artık bir başıma okurum. Ara sıra gelir yine buralara bir de güzel çocuğu var ki kuş misali, nasıl uçar, yuvarlanır bu çayırlarda. Sevgi namına ne var ise koca yaşımda çıkıyor hep karşıma. Umut mu? Filizleniyor hala…

    1986 yılında yeniden kurulduk Yıldız Gazinosu’na, yıllar var ki açmamıştık kapısını. İçerisi tozdan gözükmüyordu. Her yanında bir anı bir düş doluydu. Vural Abi yüzüme baktı “ne dersin, yeniden deneyelim mi?” dedi. Bilmem ki anlamınca kaş eğdim, göz yumdum, dudak büktüm. Çıktık dışarıya, birkaç mağaza gezip, eski dostlara uğradık. İstanbul’a gelmemiz planlandı. İki haftalık dost, ahbap ziyaretlerinden sonra yeniden geldik Ankara’ya. Yıldız Gazinosu’nun kapısı açıktı. Hemen içeriye daldık. Baştan sona dekore edilmiş, her şey orijinaline uygun elden geçirilip, parlatılmış. Hemen baktım Vural Abi’ye yüzüme gülüp, tebessüm etti. Koşup sarıldım boynuna.

    Her yana afişler asıldı, bir sürü el broşürü basılıp, dağıtıldı. Açılışımıza davet ettik herkesi. Açılış günümüz ve gecemiz harika geçti. Ankara’nın hatırı sayılır birçok kişisini ağırladık. Yorgunluktan baygın düşüp, hepimiz gazinonun her bir yanına dağıldık. Birden içeriye Baba Ali girdi. Siyah saçlarına aklar düşmüş, yüzündeki çatlaklar daha da belirginleşmiş, paltosunu ardında sürükleyerek yanıma kadar ulaştı.
    - Alev Abla.
    - Alev değil Baba Ali.
    - Zöhre.
    - Zöhre abla, seni gördüğüme sevindim. Maşallah hiç değişmemişsin.
    - Değiştim Baba Ali çok değiştim. Bak ismim bile artık eskisinden farklı.
    - Abla, Muhtar üç sene evvel ölmüş. Yaşar ise Bed Deresi taraflarında iş tutarmış. Gittim gördüm. Sağdan soldan kandırılmaya müsait kim varsa ağına düşürüp, burada ona buna peşkeş çekip, yolunu bulurmuş.
    - Onu bana getir Baba Ali.
    - Tamam Abla. İki saate kalmaz gelirim onunla beraber.

    Baba Ali tıpkı bir önceki gibi hemen kendini dışarı atıp, gecenin karanlığında kayboldu. Vural Abi gelip, hadi gidelim diyecek oldu. Birkaç şeyi bahane edip, burada kalacağımı söyledim. Diretmedi, “yarın görüşürüz, yorma kendini,” deyip çıktı. Ben ise sabırsızlıkla içeride dolanıyor, Yaşar’ın buraya gelmesini bekliyordum. İki saat çoktan geçmişti ama Baba Ali’den bir haber hala yoktu. Güneş doğmaya yüz tutmuş, etraf iyice alacalanmaya başlıyordu. Bende umudu kesip, üzerime bir şeyler giyip, çıkmaya hazırlanıyordum. Temizlik yapan çalışanlara, çıkacağımı ilettim. Sonra basamakları çıkıp, giriş kapısına yöneldim. Kapı erimiz beni görünce hemen bir taksiye ses etti. Duraktan ayrıldı taksi, gelip önünde durdu. Kapı eri aracın kapısını açtı, yerleştim koltuğa, kapı kapandı. Şoföre Bed Deresi’ne gitmesini söyledim. Vitesi çekip bire, aracı titretti ve araç yavaşça hareket etmeye başladığı vakit, Baba Ali aracın önüne atladı. Hemen durdurdum taksiyi, inip Baba Ali’nin yanına koştum. Yüzüne baktım, arkada abla dermişçesine kafasıyla yön tayin etti. “Sağ ol Baba Ali, sağ ol.”

    Aşağıya indiğimde Yaşar yalnız değildi. Yanında bir de kadın vardı. Perişan bir halde, gözlerinde yaşlar, süzülerek bakıyordu yüzüme. Nefes alıyor ama yaşamıyordu sanki. Baba Ali’ye döndüm.
    - Bu kim?
    - Sermayesi galiba.
    - Götür onu Baba Ali. Üzerine çeki düzen ver. Karnını doyur. Daha sonra konuşuruz onunla.
    - Tamam Abla.
    - Ha. Kayışın var mı?
    - Kayış?
    - Kemer.
    - Var abla.
    - Onu da bırak Baba Ali.

    Kızı da alıp çıktı. Yaşar’ın elleri ve ayakları bağlanmış şekilde, iskemlede oturuyordu. Umarsız adamlar yaşlanır mı? Yaşlanmaz elbet. Yaşar’da eski halinden hiçbir şey kaybetmemiş, aksine daha da bir çalım kazanmıştı. Etrafında gezindim bir süre, sonra elim kayışa gitti. Bir iki şaklattım ellerim arasında. Sonra metal kısmı dışarıda kalacak şekilde, diğer ucundan sardım elime. Bütün gücümle sağ elimi kaldırdım havaya, elimle beraber kayışta havalandı, vuuuuuuv diye ses çıkararak ilk darbe kafasında paralandı Yaşar’ın. Baba Ali işini iyi bilen birisi. Ağzının içine kadar doldurmuş ses çıkarmasın diye. İkinci darbede kafasına indi. Üçüncü de kafasına gelince sola doğru devrildi vücudu. Sızıntı şeklinde başından aşağıya kan süzülmeye başladı. Ardında bir darbe daha indirdim sırtına. Tutamdım kendimi bir tane de ayağımın ucuyla indirdim göğüs kısmına, vurdukça vurdum. İmansız bir ah demedi. Demedikçe ben vurdum. Bir saat falan geçmişti aradan, masalar sandalyeler, duvarlar hep kan izleriyle doluydu. Yerde bariz bir kan gölü belirmişti. İçeriden bıçağı aldım, sırt üstü yatırıp Yaşar’ı elindeki ipleri çözdüm. Sol göğsünden girdim bıçakla, yara yara yüreğine ulaştım. Ellerimle kalbini söküp bedeninden ayırdım. Herkes yürek sahibi olamaz çünkü herkes taşıyamaz bedeninde kalbi. Saatler var ki ellerimde kalbiyle öylece seyrettim onu. Ellerimdeki, yüzümdeki kanlar kurumaya başladı, katılaştı. Sonra Baba Ali girdi içeriye.
    - İyi misin Abla?
    - Çok iyiyim Baba Ali, sağ ol.
    - Bir isteğin var mı abla?
    - Beni eve götür Ali. Kızı da al yanımıza. Yaşar’ı ise buraya göm. Her tarafı betonla kapla. Kendi bedeniyle çürüsün eti.
    - Tamam abla.

    Hiç konuşmadan sadece arabandan dışarıyı seyrederek eve kadar geldik. Hemen kendimi banyoya attım. Hıçkırıklarımı tutamadım. Mide bulantısı arkasından kusmayla saatlerim geçti. Son bir gayretle bedenimi suyla buluşturmayı başarıp, duşun altına girebildim. Su yakıyordu yine bedenimi ama ben hissetmiyordum. Ruhum kendine geliyordu ama bedenim her zamankinden daha pisti ve su bedenimi temizlemiyordu. Altı saatten fazla kaldım suyun içerisinde, sonra kendimi yatağa bıraktım. İki gün sonra Ali geldi ve neredeyse kırk sekiz saattir uyuduğumu söyledi. Bu da bir başlangıçtı. Tıpkı diğerleri gibi.

    - Eee, Ali sen nasılsın?
    - İyiyim abla. Seni merak ettim. Endişelendim.
    - Çok iyiyim ben Ali.
    - Abla Ceylan.
    - Ceylan?
    - Yaşar’ın yanındaki kız.
    - Evet, Ali.
    - Yeni düşürmüş kızı. Kastamonu’dan getirmiş. Kız evli, kocası desen bin beter. Üç evladı var, kızın ailesi ölüp gitmiş. Kimi kimsesi kalmamış hayatta. Birde üzerinden bir mektup çıktı. Sanırım babası yazmış.
    - Bakayım Ali.

    “Düşlediğim düşümde dahi dibe daldığım, canım. Seni ele verdiklerinde –doğduğunda- bizim sarı kız daha ilk yavruya gebeydi. İki mutluluğu da yaşadık Elhamdülillah. Sen yine diyeceksin ki; sarı kızın düvesiyle bir mi tutarsın Ceylan’ını, tutmam elbet. Tutmam da a kızım, sen ne yaptın ya… Düşürdün hepimizi bir derde, olamadın sen bir Sarı Düve…

    Hani şu köy yerinde tutturdun ya balık gelinlik diye, damat olacak gede giymiş kara çizmeleri, elinde olta, varmış ya ta tepemize. Çok yaşa! Sayende satıverdik bir gelinliğe üç düve. Geçen haber salınmışsın Hamid’in topal kızı ile, varmasınlar artık demişsin evimize, sen iyi ol Ceylan’ım gelmem artık eşiğine.

    Baharınan, kışınan sayarız geçen günleri üçer beşer. Başımıza tepelerden nice karlar düşer. Unuttuk adını artık, insan neler çeker. Bir sual edip halimizi, sormadın, ettin bizi beter. Artık bizimde bu dünya da bu kadar hayat sürmemiz yeter. Anan öldü.

    Biri dedik gelmedin, yedisi oldu dönmedin, belki kırkı çıkmadan koşar da gelir idin, kaç senesi geçti bir baba ocağına değmedin. Ne vefasız imişsin be Ceylan’ım, seni bu yaşa getirenlere bir vefa etmedin. Vururum kafamı şimdi elbet, akıllan Yitik Rüstem, akıllan.

    Duydum üçüncü bebeye gebeymişsin, Allah sağlığını göstersin. Bize ettiklerini öz balalarından görmeyesin. Gözlerimde artık kalmadı derman, üç adım ötesini dahi görebilmem zor, aman. Artık benden külliyen gitti zaman. Şimdi ölümü beklerim, gelsin biran.

    Beden düştü, taşımaz artık keder. Demek hayat burada yiter ve biter. Yedi gün oldu, cesedim yerde söner. Bir tek Sarı Düve’m başımda döner…”

    - Anadan baban kopmuş bir Ceylan daha, şükür ki bununkiler ardında durmuş. Lakin kız hayırsız çıkmış.
    - Yok, be ablam. İş daha da farklı.
    - Kızın babası yalvarmış, yakarmış küçüksün, etme eyleme diye, dinletememiş sözünü. Dinletemediği halde bile elinden geleni ardına koymayıp, kızını gelin etmiş, etmiş amma.
    - Amma?
    - Evlendiği adam daha ilk geceden zulmetmeğe başlamış, birde kayınbiraderi de sürekli sıkıştırırmış kızcağızı. Kocası da tembihlemiş, babangile gidersen seni öldürürüm. Küçük kız, ses edememiş.
    - Başka bir başlangıçta başka bir Zöhre. Sadece isimler farklı, acılar hep aynı.
    - Daha sonrasında kocası bunu başka heriflere peşkeş çekmeye başlamış, şükür başarılı olamamış ama dayanacak gücüde kalmamış. Ondan sonra Yaşar bulmuş kızı, nasıl kandırdı etti bilemeyiz.
    - Peki çocukları.
    - Yaşar kızı aldığında üç çocuğu da beraberinde getirmiş. Bir eve kapatmış üç ay. Çocuklar iyice halden düşüp zayıfladığında, kadının sesi çıkmış evlatları için. Yaşar’da kadını susturmaya çalışmış, gücü yetmemiş. Sonra üç yavrunun da anasının gözleri önünde canına kıymış. Evlatlarının ölüleriyle iki hafta kilitli kalmış bir oda içerisinde. Koku iyice yayılmaya başladığında Yaşar kızı alıp, Ankara getirmiş. Birkaç kez kızı ipten almış, sanırım çokta yaşamaz. Asar kendini.
    - Şimdi nerde kız?
    - Müştemilatta.
    - Alllllllllllllllllliiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii koşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşş…







    Çalmak: Üzüm Reçeli
    Badal: Merdiven (Basamak)
    Sıracalı: Pasaklı
  • Her nefesde eyledik yüz bin günâh
    Bir günâha etmedik hîçbir gün âh

    |Süleymân Çelebi|