Nur Sûresi 31- 49.Ayetler :
Rahman Rahim Allah'ın Adıyla

31- Mü'min kadınlara da söyle: "Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar(31) ve ırzlarını(32) korusunlar;(33) süslerini(34) açığa vurmasınlar, ancak kendiğilinden görüneni hariç.(35) Baş örtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar.(36) Süslerini, kendi kocalarından(37) ya da babalarından ya da kocalarının babalarından(38) ya da oğullarından ya da kocalarının oğullarından(39) ya da kendi kardeşlerinden(40) ya da kardeşlerinin oğullarından(41) ya da kız kardeşlerinin oğullarından(42) ya da kendi kadınlarından(43) ya da sağ ellerinin altında bulunanlardan(44) ya da kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden(45) ya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan(46) başkasına göstermesinler. Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar.(47) Hep birlikte Allah'a tevbe edin(48) ey mü'minler, umulur ki felah bulursunuz."(49)

AÇIKLAMA

31. Erkeklerin kadınlar karşısında bakışlarını indirme hükmü, erkekler karşısında kadınlar için de aynıdır. Kadınların başka erkeklere gözlerini dikip bakmaları yasaktır, ister istemez erkekleri gördüklerinde hemen gözlerini çevirmeli ve başkalarının avret yerlerine bakmaktan kaçınmalıdırlar. Bununla birlikte, erkeklerin kadınlara bakıp bakmamalarıyla ilgili hükümler, kadınların erkeklere bakıp bakmamalarıyla ilgili hükümlerden biraz farklıdır. Bu konuda bir rivayet şöyle gelmektedir: Hz.Peygamber (s.a) hanımlarından Hz.Ümmü Meymune ve Hz.Ümmü Seleme ile otururlarken, âmâ bir sahabi olan Hz.İbn Ümmü Mektum çıkagelir. Hz.Peygamber (s.a) hanımlarına "Yüzünüzü ondan gizleyin" buyurur. Hanımlarının, "Ey Allah'ın Rasûlü, o kör değil mi? Bizi ne görebilir, ne tanıyabilir" demeleri üzerine de şu cevabı verir: "Siz de mi körsünüz? Onu görmüyor musunuz?" Hz.Ümmü Seleme bu olayın örtü hükümlerinin inmesinden sonra meydana geldiğini açıklar. (İmam Ahmed, Ebu Davud, Tirmizi) .
Bunu destekleyen bir başka rivayet daha vardır ki, şöyledir: "Amâ bir adamın kendisini görmeye gelmesi üzerine Hz.Aişe ondan gizlenir. Adam kendisini göremezken örtünmeye neden gerek duyduğunu Hz.Aişe şöyle açıklar: "Ama, ben onu görüyorum" (Muvatta) .
Ne var ki, bunların karşısında Hz.Aişe'den gelen değişik bir rivayet vardır. Hicret'in 7'inci yılında Medine'ye bir zenci heyet gelir ve Mescid-i Nebevî'de fiziki bir hüner gösterisinde bulunurlar. Hz.Peygamber (s.a) bunu Hz.Aişe'ye gösterir. (Buhari, Müslim, İmam Ahmed) . Bir başka olayda, Fatıma bint-i Kays'ı kocası boşadığı zaman, iddetini nerede geçireceği sorunu baş gösterir. Hz.Peygamber (s.a) ona önce Ümmü Şerik el-Ensari ile kalmasını söyler, fakat sonra âmâ olduğu için daha rahat eder düşüncesiyle İbn Ümmü Mektum'un evinde kalmasını emreder. Ümmü Şerik zengin olup, evi ziyafet verdiği sahabelerle dolup taştığından, onun evinde kalmasını hoşgörmez. (Müslim, Ebu Davud) .
Bu rivayetler, kadınların erkeklere bakması konusunda getirilen sınırlamaların erkeklerin kadınlara bakmalarıyla ilgili sınırlamalar kadar sert olmadığını gösterir. Kadınların erkeklerle karşı karşıya oturmaları yasaklanmış olmakla birlikte, yoldan geçerken erkeklere bakmaları veya erkeklerin mahzur bulunmayan gösterilerini uzaktan izlemeleri haram değildir. Yine, gerçek ihtiyaç durumunda kadınların birlikte kaldıkları evdeki erkekleri görmelerinde de mahzur yoktur. İmam Gazali ve İbn Hacer de aşağı yukarı aynı görüştedirler.
Şevkânî Neyl'ül-Evtar'da İbn Hacer'den şu görüşü nakleder "Kadınlarla ilgili bu izni, açık havadaki işlerinde de kendilerine böyle bir serbesti tanınmış olması gerçeği desteklemektedir. Camilere gittiklerinde veya sokaklarda dolaşırken, ya da seyahatta kadınlar erkekler kendilerine bakmasın diye peçe takarlarken, erkeklere kadınlar kendilerine bakmasın diye peçe takma emri verilmemiştir. Bu da iki cinsle ilgili hükümlerin farklı olduğunu gösterir." (Cilt: 6, sh. 101) . Bununla birlikte, kadınların serbestçe istedikleri kadar erkeklere bakıp durmaları ve bununla göz zevki almaları caiz değildir.
32. Yani, gizli yerlerini başkalarının yanında açmaktan ve cinsel arzularını gayri meşru yollarla gidermekten sakınsınlar. Bu konudaki hüküm kadınlar ve erkekler için aynıysa da, avret yerinin sınırları kadınlar ve erkekler için farklıdır. Ayrıca, kadınların avret yeri erkekler karşısında ve kadınlar karşısında da değişiklik gösterir.
Kadınların erkekler karşısındaki avret yerleri el ve yüz dışında kalan tüm vücudlarıdır, avret yerlerini açması koca dışında, kardeşleri ve babaları için dahi doğru değildir. Vücud çizgilerini ve deriyi ortaya koyacak biçimde ince ve dar giyinmek de yasaktır. Hz.Aişe'den gelen bir rivayete göre, bir defasında kız kardeşi Esma ince bir elbise içinde Hz. Peygamber'e (s.a) gelir. Hemen yüzünü çeviren Hz.Peygamber (s.a) şöyle buyurur: "Ey Esma, bir kadın ergenlik çağına geldiği zaman, yüz ve el dışında vücudunun herhangi bir parçasının açığa çıkmasına izin yoktur." (Ebu Davud) .
Benzer bir hadisi İbn Cerir yine Hz Aişe'den nakleder. Buna göre, bir defasında, Hz.Aişe'nin annesinin önceki kocasından olma Abdullah bin Tufeyl'in kızı kendisini ziyarete gelir. O esnada eve giren Hz.Peygamber (s.a) kızı görünce yüzünü çevirir. Hz.Aişe, "Ey Allah'ın Rasûlü, o benim yeğenimdir" der. Buna Hz.Peygamber (s.a) şöyle karşılık verir: "Bir kadın ergenlik çağına geldiği zaman, el ve yüz dışında vücudunu göstermesi helâl değildir" (Sonra da, elle nereyi kasdettiğini göstermek için bileğini tutar ve kavradığı yerle avucunun orası kadar bir mesafe kalır.) Bu bağlamda gösterilen tek hoşgörü, vücudunun bir kısmını yakın akrabalarının önünde (kardeş, baba gibi) gösterebilmesi için tanınan izindir. Bu da, kadın ev işlerini yaparken gereklidir. Sözgelimi, hamur yoğururken kolunu, döşemeleri yıkarken pantolununu sıvayabilir.
Kadınların kadınlar karşısındaki avret yerleri, erkeklerin erkekler karşısındaki avret yerlerinin aynısı, yani göbekle diz kapağı arasıdır. Fakat, bu kadının kadın karşısında yarı çıplak duracağı anlamına gelmez. Şu kadar ki, vücudun göbekle diz kapağı arasının her halükârda kapanması gerekirken, vücudunun diğer bölümleri için böyle değildir.
33. İlahi Kanun'un kadınlardan istediği yalnızca erkeklerden istediğiyle, yani bakışlarını sakınıp, ferçlerini korumakla sınırlı olmayıp, erkeklerden istenmeyen daha başka şeylerin de kadınlardan istendiği önemle belirtilmelidir. Bu da gösteriyor ki, bu alanda erkeklerle kadınlar bir değildir.
34. "Zinet" çekici elbiseler, süslemeler ve kadınların genellikle kullandığı diğer baş, yüz, el, ayak vs. süslerini içine alır ve modern manada "makyaj" (süslenme) sözcüğüyle ifade edilebilir. Bu zinetin başkalarının yanında açılmaması emri aşağıdaki açıklama notlarında ayrıntılarıyla açıklanacaktır.
35. Çeşitli müfessirlerce bu ayete verilen anlamlar ayetin gerçek anlamını karmakarışık bir hale getirmiştir. Oysa, açıkça söylenmek istenen, "kadınların zinet ve süslerini" açıkta olan-kendiliğinden görünen" ve kontrollerinin ötesine taşanın dışında göstermemeleri gerektiğidir. Yani, kadınlar bilerek ve kasden süslerini açığa vuramazlar, fakat, niyet ve kasıt olmaksızın, başörtünün savrulup zinetin ortaya çıkması veya kadın giyiminin bir parçası olarak çekiciliği bulunmakla birlikte gizlenmesi mümkün olmayan dış elbisenin görünmesi gibi durumlarda zinetin açığa çıkmasında kadın üzerine sorumluluk yoktur. Hz.Abdullah İbn Mes'ud, Hasan Basrî, İbn Sirin ve İbrahim Nehaî'nin tefsirleri de bu şekildedir. Buna karşılık, bazı müfessirler ayeti, "vücudun genellikle açıkta kalan ve örtülmeyen kısımları" anlamına almışlar ve tüm süsleriyle birlikte yüzü ve elleri bunun içine dahil etmişlerdir.
Bu, Hz.Abdullah İbn Abbas'la izleyicilerinin ve çok sayıda Hanefi fakihinin görüşüdür. (Ahkâmü'l-Kur'an, el-Cessas, Cilt: 3, 388-389) . Bu durumda, bunlara göre kadınların, tüm makyajıyla yüzleri ve süsleriyle elleri açık olarak dışarı çıkmalarında bir mahzur yoktur.
Fakat biz bu görüşe katılamayacağız. Bir şeyi göstermekle o şeyin kendiliğinden görünmesi arasında dağlar kadar fark vardır. Birincisi niyet ve kasıt belirtirken ikincisi zorda kalma ve çaresiz olmayı ifade eder. Üstelik böyle bir yorum. Hz.Peygamber (s.a) devrinde örtü ayetinin inmesinden sonra kadınların yüzleri açık dışarı çıkmadıklarını bildiren rivayetlere de ters düşmektedir. Örtü hükmü yüzlerin örtülmesini de içine almaktadır ve peçe, Hacc'da ihramlı olmanın dışında kadın giyiminin bir parçası haline gelmiştir. Bunun bir diğer delili de, ellerin ve yüzün kadınların avret yerine dahil edilmemiş olmasıdır, avret yeri ile örtü farklı şeylerdir. Avret yeri, baba ve erkek kardeş gibi erkeklerin bile yanında açılmaması zorunlu olan yerlerdir; oysa örtü, kadını mahremi olmayan erkeklerden ayıran şeydir, buradaki tartışma avret yeri değil, örtü hükümleriyle ilgilidir.
36. İslâm öncesi cahiliye günlerinde kadınlar, başın arkasında bağlanan bir tür başlık kullanırlardı. Gömleğin yakası da, boynun önünü ve göğsün üst kısmını dışarda bırakacak şekilde açılırdı. Göğüsleri örtecek gömlekten başka bir şey yoktu ve saçlar bir veya iki çift örgü halinde arkaya bırakılırdı. (El-Keşşaf, cilt: 2, sh. 9', İbn Kesir, c: 3, sh: 283-284) . Bu ayet inince müslüman kadınlar başlarını, göğüslerini ve sırtlarını bütünüyle örten bir başörtüsü takmaya başladılar. Müslüman kadınların bu hüküm karşısındaki davranışlarını Hz.Aişe (r.a) canlı bir biçimde anlatır. "Nur Suresi inip, halk muhtevasını Hz.Peygamber'den (s.a) öğrenince doğru evlerine koştular ve ayetleri karıları, kızları ve kız kardeşlerine okudular" der ve ilave eder: "Ayetlere anında cevap geldi. Ensar kadınları hemen kalkıp, ellerine geçen bez parçalarından başörtüleri yaptılar. Ertesi sabah namaz için Mescid-i Nebevi'ye gelen tüm kadınlar baş örtülüydüler." Bir başka rivayette, Hz.Aişe ince bezlerin bırakılıp, bu amaçla kadınların kalın bez seçtiklerini anlatır. (İbn Kesir, cilt: 3, sh: 284, Ebu Davud) .
Hükmün amacı ve gerçek niteliği, baş örtüsünün güzel ve ince bezden yapılmamasını gerektirmektedir. Ensar kadınları gerçek hedefi anlamışlardı ve ne tür bir bezin kullanılması gerektiğini biliyorlardı. Kanun Koyucu bizzat bu noktayı açıklamış ve halkın yorumuna bırakmamıştır. Dihyetü'l-Kelbî anlatıyor: "Bir keresinde Hz.Peygamber'e (s.a) belli uzunlukta güzel bir Mısır muslini getirildi. Ondan bir parça bana vererek, "Bir kısmını gömleğin için kullan, kalanını da başörtüsü yapması için karına ver, fakat ona şöyle de, bunun iç yüzüne bir başka bez parçası diksin ve içinden beden görünmesin" dedi." (Ebu Davud) .
37. Bu ayet, bir kadının tüm makyaj ve süsüyle serbestçe hareket edebileceği çevreyi açıklamaktadır. Bu çevrenin dışında, akraba olsun yabancı olsun, başkalarının karşısına makyajıyla çıkmasına izin yoktur. Hüküm, bu sınırlı çevrenin dışında kasden veya dikkatsizce süslerini göstermemesi gerektiğini ifade eder. Bununla birlikte, dikkat ve titizliğe rağmen, elde olmadan meydana gelen açılmaları da Allah affeder.
38. "Babalar" hem anne, hem de baba yanından dedeleri ve büyük dedeleri de içine alır. Dolayısıyla, bir kadın kendi babası ve dedesine görünebildiği gibi, kocasının babası ve babasının babasına da görünebilir.
39. "Oğullar" kadın ve erkek tarafından torunları ve küçük torunları da içine alır. Öz oğullarla üvey oğullar arasında herhangi bir ayırım yapılmamıştır.
40. "Erkek kardeşler" öz ve üvey kardeşleri içine alır.
41. "Erkek ve kız kardeşlerin oğulları", öz ve üvey erkek ve kız kardeşlerin oğulları, torunları ve küçük torunları içine alır.
42. Yakınlardan sonra, diğer insanlara geçilmektedir. Bunları anlatmaya geçmeden önce karıştırma olmaması için üç noktanın anlaşılması yararladır:
1) Bazı fakihler, bir kadının hareket ve süslerini gösterme serbestisinin bu ayette anılan akraba çevresiyle sınırlı olduğu görüşündedirler. Bu çevrenin dışında kalan herkes, amca ve dayıya varıncaya kadar bu listenin dışında kalır ve Kur'an'da anılmadıkları için kadın onların yanında da örtünmek zorundadır. Fakat, bu fakihlerin bu görüşü doğru değildir. Bırakın gerçek amcaları, Hz.Peygamber (s.a) Hz.Aişe'nin süt amcası karşısında bile tam anlamıyla örtünmesine gerek duymamıştır. Kütübü Sitte ve Müsned'i Ahmed'de Hz.Aişe'den gelen bir rivayete göre, bir defasında Ebu'l-Kays'ın kardeşi Eflah Hz.Aişe'yi görmeye gelir ve eve girmek için izin ister. Fakat,örtünme emri inmiş olduğu için, Hz.Aişe izin vermez. Bunun üzerine Eflah, "Sen benim yeğenimsin, seni kardeşim Ebu'l-Kays'ın karısı emzirdi" der. Buna rağmen, Hz.Aişe böyle bir yakınının yanında peçesiz bulunmaya izin olup olmadığında tereddüt eder. O esnada Hz.Peygamber (s.a) gelir ve Hz.Aişe'ye Eflah'ı görebileceğine hükmeder. Bu da gösteriyor ki, bizzat Hz.Peygamber (s.a) ayeti bu fakihlerin yorumladığı gibi yorumlamamış yani yalnızca ayette anılan yakınlara peçesiz görünmenin helâl olduğuna hükmetmemiş amca, dayı,damat ve süt akrabalar gibi kendileriyle evlenmesi haram olan yakınlar karşısında örtüye gerek olmadığına karar vermiştir. Tabiun'dan Hasan-ı Basri aynı görüşü benimsemiş ve bu görüş Ahkamü'l-Kur'an'da (cilt: 3 sh: 390). Alleme Ebu Bekr el-Cessas tarafından desteklenmiştir.
2) Kendileriyle evlenmenin ebedi haram olmadığı yakınlar sorunu vardır ortada, bu yakınlar, ne kendilerine kadının süsleriyle görünebileceği mahrem yakınlar kategorisine, ne de başkaları karşısında olduğu gibi, kendileri karşısında da bütünüyle örtünmesi gereken tümden yabancılar kategorisine girmektedir. Herhalde kesin çizgilerle tesbit edilemeyeceğinden olsa gerek. İslâm bu konuda iki uç arasında benimsenmesi gereken yolu tayin etmemiştir. Böyle durumlarda örtüye uyup uyulmayacağı, karşılıklı ilişkilere, kadın ve erkeğin yaşına, ailevi ilişki ve bağlara ve (aynı veya ayrı evlerde oturmak gibi) daha bazı şartlara bağlı olacaktır. Bu konuda bizzat Hz.Peygamber'in (s.a) sergilediği örnek bize aynı yolu göstermektedir.
Çok sayıda rivayet, Ebu Bekr'in kızı, Hz.Peygamber'in (s.a) baldızı Esma'nın Hz.Peygamber'in (s.a) karşısında peçesiz çıktığını ve en azından yüz ve ellerini örtmediğini aktarmaktadır. Bu durum, Hz.Peygamber'in vefatından bir kaç ay önce yapılan Veda Haccı'na kadar devam etmiştir. (Ebu Davud) .
Aynı şekilde Ebu Talib'in kızı ve Hz.Peygamber'in yeğeni Ümmü Hani de yüzünü ve ellerini örtmeden Hz.Peygamber'in karşısına çıkardı. Bizzat kendisi, bunu doğrulayan bir olayı Mekke'nin fethiyle ilgili olarak nakleder. (Ebu Davud). Buna karşılık Hz.Abbas'ın oğlu Fazl'ı, (Hz.Peygamber'in (s.a) amca çocuğu) Rabia bin Haris b. Abdülmuttalib'in de oğlu Abdulmüttalib'i ailenin kazanan üyeleri olmadıkları için evlenemediklerinden bir iş ricasıyla Hz.Peygamber'e (s.a) gönderdiklerini görüyoruz. Her ikisi de Hz.Peygamber'i, (s.a) Fazl'ın amca veya hala kızı ve Abdülmuttalib bin Rabia'nın babasına da benzer bir biçimde yakınlığı olan Hz.Zeyneb'in evinde görürler. Hz.Zeynep karşılarına çıkmaz ve kendileriyle Hz.Peygamber'in (s.a) huzurunda bir perde arkasından konuşur. (Ebu Davud). Bu iki örneği birlikte ele alırsak, yukarda ifade ettiğimiz aynı sonuca varırız.
3) İlişkinin kesin olmadığı durumlarda, mahrem yakınlarının yanında bile örtüye dikkat edilmelidir. Buhari, Müslim ve Ebu Davud'un rivayet ettiği bir hadise göre, Hz.Peygamber'in (s.a) hanımlarından Sevde'nin cariyeden doğma bir erkek kardeşi vardı. Sevde'nin ve delikanlının babası, Utbe, kardeşi Sa'd b. Ebu Vakkas'a kendi sulbünden olduğu için bir yeğen olarak delikanlıya bakması vasiyetinde bulunur. Durum kendisine aktarılınca, Hz.Peygamber (s.a) Sa'd'ın iddiasını reddeder ve şöyle buyurur: "Çocuk kimin yatağında doğmuşsa ona aittir, zaniye ise recm gerekir". Hz.Peygamber (s.a) bununla da kalmaz ve Hz.Sevde'ye gerçekten erkek kardeşi olup olmadığı şüpheli bulunduğundan delikanlının karşısında örtüye bütünüyle riayet etmesini söyler.
43. Arapça "" kelimesi, "onların kadınları" demektir. Burada tam olarak hangi kadınların kasdedildiğine geçmeden önce, burada geçen "en-nisa" kelimesinin yalnızca kadınlar, "nisai-hinne"nin ise "onların kadınları" anlamına geldiği belirtilmelidir. İlk durumda, müslüman bir kadının tüm kadınlar karşısında peçesiz görünüp, süslerini gösterebileceği anlamına gelir. Fakat "en-nisa" yerine "nisa-ihinne"nin kullanılışı bu serbestiyi belli bir çevreyle sınırlandırmıştır. Bu belli kadınlar çevresinin ne olduğu konusunda müfessirler ve fakihler farklı görüşler belirtmişlerdir.
Bir gruba göre, "kadınları"ndan kasıt yalnızca müslüman kadınlar olup, zımmî veya başkası tüm gayri müslim kadınlar bu çevrenin dışındadır ve erkekler gibi onların karşısında da örtüye bütünüyle riayet edilmesi gerekir. İbn Abbas, Mücahid ve İbn Cüreyc bu görüşte olup, delil olarak şu olayı ileri sürerler. Halife Ömer, Ebu Ubeyde'ye yazar: "Bazı müslüman kadınların gayri müslim kadınlarla birlikte halka açık hamamlara gittiklerini duyuyorum. Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanan müslüman bir kadının, vücudunu kendi toplumundan olmayan kadınların önünde açması helal değildir." Bu mektubu alan Hz.Ebu Ubeyde çok sarsılır ve bağırır: "Tenini ağartmak için hamama giden kadının yüzü kıyamet gününde kararsın." (İbn Cerir, Beyhaki, İbn Kesir.)
İmam Razi'nin de içinde bulunduğu bir diğer grup, "kadınları"ndan kasdın istisnasız tüm kadınlar olduğu görüşündedir. Fakat, böyle olsaydı, "nisa-i hinne" yerine "en-nisa" kelimesinin kullanılması yeterli olacağından, bu görüşü kabul etmek mümkün değildir.
Üçüncü ve daha akla yatkın Kur'an'a daha yakın görünen görüş, "kadınları"ndan kasdın, müslüman bir kadının, müslüman olsun olmasın, günlük hayatında yakından ilişki içinde bulunduğu ve her günkü ev işini paylaştığı vs. tanıdık-bildik kadınlar olduğunu belirtmesidir. Burada amaç, kültürel ve manevi kökenleri bilinmeyen veya geçmişleri şüpheli görünen ve dolayısıyla güvenilemezlik arzeden yabancıları çevrenin dışına çıkarmaktır. Bu görüşü, zımmî kadınların Hz.Peygamber'in (s.a) hanımlarını ziyarete geldiğini ifade eden sahih hadisler de desteklemektedir. Bu bağlamda göz önünde bulundurulması gereken ana nokta, dini inanç değil, ahlâkî karakterdir. Müslüman kadınlar gayri müslim de olsalar tanınmış ve güvenilir ailelerin soylu, iffetli ve faziletli kadınlarıyla görüşebilir ve içten sosyal bağlar kurabilirler. Fakat müslüman da olsalar, iffetsiz ah-lâksız ve adi kadınlar karşısında örtüye riayet etmelidirler. Bu kadınlarla bir arada bulunmak ahlâkî açıdan erkekle bir arada olmak kadar tehlikelidir. Bilinmeyen ve tanıdık olmayan kadınlar ise, en fazla mahrem olmayan yakınlar gibi davranılır. Bunlar karşısında yüz ve eller açılabilir, fakat vücudun kalan kısmı ve zinetler kapatılmalıdır.
44. Bu emrin gerçek anlamı konusunda fakihler arasında büyük görüş ayrılıkları vardır. Bir grup, bu yalnız bir hanımın sahip olduğu cariyelerle ilgilidir der ve ilâhî hükmü, müslüman kadınların zinetlerini, ister müşrik, ister Yahudi, isterse Hıristiyan olsun, cariyeleri karşısında açabilecekleri, fakat örtünmenin amaçları açısından hür bir yabancı erkek gibi davranılması gereken köleleri karşısında görünemeyecekleri şeklinde tefsir eder.
Bu, Abdullah b. Mes'ud, Mücahid, Hasan Basri, İbn Sirin, Said b. Müseyyeb, Tavus ve İmam Ebu Hanife'yle İmam Şafiî'nin bir görüşüdür. Bunlar, kölenin hanımına mahrem olmadığına, serbest kaldığında onunla evlenebileceğini delil getirirler. Dolayısıyla, onun salt köle olması, kendisine erkek mahremler gibi davranılmasını gerektirmez ve kadının onun karşısında serbestçe görünmesine izin vermez. Genel anlamda ve hem kölelere, hem de cariyelere uygulanabilecek şekilde kullanılan "ellerinin altında bulunanlar" ifadesinin yalnızca cariyelerle sınırlandırılmasının nedenini bu fakihler şöyle açıklarlar: İfade her ne kadar genelse de, içinde yer aldığı metnin siyak ve sibakı (öncesi ve sonrası) onu yalnızca cariyelere özgü kılmaktadır. Ayette "ellerinin altında bulunanlar" ifadesi, hemen "kadınları"'ndan sonra gelmektedir, bu nedenle ayetten kadınların yakınları ve diğer arkadaşlarının kastedildiği dolayısıyla cariyelerin bu hükmün dışında tutulduğu gibi bir yanlış anlamaya meydan verilmemesi ve kadınların hür kadın dostları gibi, cariyeleri karşısında da zinetlerini açabileceklerini belirtmek için "ellerinin altında bulunanlar" ifadesi kullanılmıştır.
Diğer grup, "ellerinin altında bulunanlar" ifadesinin, hem köleleri hem de cariyeleri içine aldığı görüşündedir. Bu da Hz.Aişe, Ümmü Seleme ve Hz.Peygamber'in (s.a) Evi'nin (Ehl-i Beyt'in) bir takım büyük alimleriyle İmam Şafiî'nin görüşüdür. Bunlar, yalnızca ifadenin genel anlamına dayanmazlar, görüşlerine Sünnet'ten de delil getirirler. Örneğin, bir defasında Hz.Peygamber (s.a) kölesi Abdullah b. Müsa'de el-Fezarî ile kızı Hz.Fatıma'nın evine gider. O zaman Hz.Fatıma'nın üzerinde ayaklarını açıkta bırakan bir entari vardı, başını örtse ayakları, ayaklarını örtse başı açıkta kalıyordu. Hz.Peygamber (s.a) kızının utandığını görünce, "Zararı yok, yalnızca baban ve kölen var" buyurdular. (Enes b. Malik'ten Ebu Davud, Ahmed, Beyhaki) . İbn Asabis'in rivayetine göre, Hz. Peygamber (s.a) bu köleyi Hz.Fatıma'ya verir ve Hz.Fatıma onu yetiştirir, sonra da azad eder. (Ama, adam iyilik bilmez nankör bir yaramaz olur ve Sıffin savaşında Hz.Ali'ye ateşli bir düşman kesilerek Emir Muaviye'nin yanında yer alır.)
Bu fakihler, görüşlerine bir diğer delil olarak, Hz.Peygamber'in (s.a) hadisini naklederler: "İçinizden biri kölesiyle mukatebe yapar ve köle de hürriyetini satın alacak gerekli araca sahip olursa, (sahibi olan) kadın, karşısındaki örtüsüne riayet etsin." (Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace, Hz.Ümmü Seleme'den) .
45. Bu ifadenin harfi harfine tercümesi şöyledir: "Erkeklerden bağlılarınız olup, hiçbir arzu taşımayanlar". Buradaki anlam açıkça, müslüman bir kadının mahrem erkeklerden ayrı olarak, şu iki şarta sahip olan erkekler karşısında da zinetlerini açabileceğidir: 1) Ancak ikinci derecede, yani kadına tabi bir statüde olmak, 2) Efendisinin karısı, kızı, kızkardeşi veya annesi hakkında kötü düşünce veya arzu taşımayacak şekilde, yaşlılık, güçsüzlük, yoksulluk ve düşük sosyal mevkilerde olma gibi nedenlerle cinsel etkilerden uzak bulunmak. Bu hükmü, ona itaat etmek için salim bir zihinle inceleyen herkes, kötüye kaçma yol ve araçları aramaya kaçmadığı takdirde, bugün evlerde istihdam edilen hamal, aşçı, şoför ve diğer yetişkin hizmetçilerin bu kategoriye girmediğini teslim edecektir. Müfessir ve fakihlerce yapılan açıklamalar bu ayette kasdedilen erkeklerin tümünü ortaya koymaktadır. Şöyle ki:
İbn Abbas: Kadınlara karşı hiç ilgi duymayan alık kimseler.
Katade: Sadece gerekli rızkını sağlamak için size bağlanmış olan yoksullar.
Mücahid: Yalnızca yiyeceğe ihtiyaç duyup, kadınlara karşı ilgisi olmayan alık erkekler.
Şa'bi: Her bakımdan efendisine bağlı olan ve evdeki kadınlara kötü nazarla bakma cesareti bulunmayan kimseler.
İbn Zeyd: Bir aileye o ailenin üyesi sayılacak kadar uzun süre hizmet etmiş ve evin kadınlarına karşı hiçbir arzu taşımayan erkekler. Bu erkekler yalnızca geçimlerini sağlamak için evdedirler.
Tavus ve Zuhrî: Kadınlara karşı hiç bir arzu duymayan ve duyma cesareti de olmayan saf kimseler, (İbn Cerir, cilt: 18, sh: 95-96, İbn Kesir, cilt: 3 sh: 285) .
Bu konudaki en güzel açıklama Hz.Peygamber (s.a) zamanında meydana gelen ve Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesaî ve İmam Ahmed'in Hz.Aişe ve Hz.Ümmü Seleme'den rivayet ettikleri şu olaydır: Medine'de, iktidarsız ve cinsel etkilerden uzak sanıldığından, Hz.Peygamber'in (s.a) hanımlarının yanına serbestçe girebilen bir hadım erkek (Hunsa) vardı. Hz.Peygamber (s.a) bir gün hanımlarından Hz.Ümmü Seleme'nin evine gittiğinde, bu adamı kardeşi Abdullah b. Ebi Ümeyye ile konuşurken işitti. Abdullah'a ertesi gün Taif'i fethederlerse, hemen Gaylan Sekafi'nin kızı Bedia'yı elde etmesini tavsiye ediyordu. Sonra, Bedia'nın güzelliğini ve çekiciliğini övmeye başladı ve o kadar ki, onun gizli yerlerini tasvir etmeye kadar gitti, Hz.Peygamber (s.a) bunları duyunca şöyle dedi: "Ey Allah'ın düşmanı, sanki onun her yanını görmüşsün". Sonra da, bu adam karşısında kadınların örtüye tam riayet etmelerini bir daha onun evlere alınmamasını emretti. Bunun ardından, onu Medine'den çıkardı ve diğer hadımların da evlere girmelerini yasakladı. Çünkü kadınlar onların varlığına aldırmazken, onlar bir evdeki kadınları diğer evlerdeki erkeklerin karşısında tasvir ediyorlardı.
Bu da gösteriyor ki, "cinsel arzu duyamayan" ifadesi, yalnızca fiziksel iktidarsızlığı belirtmemektedir. Fiziksel açıdan iktidarsız olmakla birlikte, içten içe cinsel arzu besleyen ve kadınlara karşı ilgi duyan kişiler pek çok şerlere neden olabilirler.
46. Yani, cinsel duyguları henüz uyanmamış olan çocuklar. Bu da, en fazla 11-12 yaşındaki çocuklar için geçerli olabilir. Bu yaşın üstündeki çocuklar, henüz bülüğa ermemiş bile olsalar, cinsel duygu sahibi olmaya başlarlar.
47. Hz.Peygamber (s.a) bu hükmü yalnızca süs eşyalarının şıngırtısıyla sınırlamış, bundan bakışın yanısıra, duyguları harekete geçirecek her türlü şeyin, Allah'ın kadınlara zinetlerini göstermeme emrindeki amaca aykırı olduğu ilkesini çıkarmıştır. Bu nedenle, kadınların koku sürünerek dışarı çıkmalarını da yasaklamıştır. Hz.Ebu Hureyre'ye göre, bu konuda şöyle buyurur o: "Allah'ın kadın kullarını mescidlere gelmekten men etmeyin, şu kadar ki, koku sürünerek gelmesinler." (Ebu Davud, İmam Ahmed) .
Bir başka rivayete göre, Ebu Hureyre mescidden gelen bir kadına rastlamış ve onun koku süründüğünü hissedince kendisini durdurarak, "Ey Allah'ın kadın kulu, mescidden mi geliyorsun?" diye sormuş, kadının "evet" demesi üzerine de, "Habibim Ebu'l-Kasım'ın (s.a) şöyle buyurduğunu işittim: "Kokuyla mescide gelen kadının namazı, o kadın cinsel ilişkiden sonra yıkandığı gibi yıkanmadıkça kabul olunmaz" demiştir. (Ebu Davud, İbn Mace, İmam Ahmed, Nesaî) .
Ebu Musa el-Eş'arî Hz.Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Halkın onun kokusundan zevk alacak şekilde, koku sürünmüş olarak yoldan geçen bir kadın şöyle şöyledir: Oldukça sert sözler kullanmıştır." (Tirmizi, Ebu Davud, Nesaî) . Onun bu konudaki emri kadınların parlak renkli, fakat hafif kokulu parfümler (kokular) kullanması şeklindeydi (Ebu Davud) .
Hz.Peygamber (s.a) kadın seslerinin gereksiz yere erkeklerin kulaklarına gitmesini de tasvip etmemiştir. Gerçek ihtiyaç durumunda, bizzat Kur'an kadınların erkeklerle konuşmalarına izin verdiği gibi, Hz.Peygamber'in (s.a) hanımları da dinî konularda halkı aydınlatırlardı. Fakat, hiçbir gerekçe veya dini ya da ahlâkî bir amaç olmadığı durumlarda, kadınların seslerini erkeklere duyurmaları tasvip edilmemiştir. O kadar ki, imam cemaata namaz kıldırırken yanılır veya atlamada bulunursa, erkeklerin "Sübhanallah" demeleri gerekirken kadınlar yalnızca el çırparlar. (Buhari, Müslim, İmam Ahmed, Tirmizi, Ebu Davud, Nesaî, İbn Mace) .
48. "Allah'a tevbe edin": Bu konuda şimdiye kadar işleye geldiğimiz hatalar nedeniyle Allah'tan bağışlanma dileyin ve Allah ve Rasûlü'nün koyduğu hükümler doğrultusunda gidişatınızı düzeltin.
49. Bu hükümlerin inmesinden sonra, İslâm toplumunda Hz.Peygamber'in (s.a) yaptığı diğer düzeltmeleri de vermek yararlı olacaktır. Şöyle ki:
1) Başka erkeklerin (akraba da olsalar) bir kadını gizlice görmelerini veya kadının mahrem yakınlarının yokluğunda onunla oturmalarını yasaklamıştır. Hz.Cabir İbn Abdullah, Hz.Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Kocaları evde bulunmayan kadınların yanına girmeyin, çünkü şeytan kan gibi sizin içinizde dolaşır." (Tirmizi) .
Yine, Hz.Cabir'in rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Allah'a ve ahiret günü'ne inanan kimse, yanında mahrem bir yakını bulunmayan kadının yanına girmesin. Çünkü bu durumda üçüncü kişi şeytandır." (İmam Ahmed) . İmam Ahmed, Amir b. Rabia'dan buna benzer bir hadis daha rivayet eder. Bizzat Hz.Peygamber (s.a) bu konuda son derece titizdi. Bir defasında, geceleyin hanımı Hz. Safiye'yi evine getirirken, Ensar'dan iki adam yanlarından geçer. Hz.Peygamber (s.a) onları durdurarak şöyleder: "Yanımdaki kadın karım Safiye'dir." Onlar da "Sübhenallah ey Allah'ın Rasûlü, senin hakkında hiç şüphe edilir mi?" derler. Hz.Peygamber (s.a) şöyle cevap verir: "Şeytan insanın vücudunda kan gibi dolaşır. Zihinlerinize kötü bir düşünce yerleştirir diye korktum." (Ebu Davud) .
2) Hz.Peygamber (s.a), erkeğin elinin namahrem kadının bedenine dokunmasını tasvip etmemiştir. Bu yüzden, biat esnasında erkeklerin elini sıkarken, bunu kadınlara karşı hiç yapmamıştır. Hz.Aişe, Hz.Peygamber'in hiç bir yabancı kadına dokunmadığını söyler. Kadınlarla sözle biatlaşır ve bu bitince de, "Gidebilirsiniz, biatınız tamamdır" derdi. (Ebu Davud) .
3) Kadınların yanlarında mahremleri bulunmadan veya na-mahremle birlikte yolculuğa çıkmalarını şiddetle yasaklamıştır. Buhari ve Müslim'in İbn Abbas'tan rivayetine göre, Hz.Peygamber (s.a) bir hutbelerinde şöyle buyurmuşlardır: "Hiç bir erkek, yanında mahremi bulunmadığı sürece yalnızken bir kadının yanına giremez ve hiç bir kadın, yanında mahremi bulunmadan tek başına yolculuğa çıkamaz." Bir adam kalkar ve der: "Karım Hacc'a gidecek, fakat bana bir sefere katılma emri verildi." Hz.Peygamber (s.a) buna şöyle karşılık verir: "Karınla Hacc'a gidebilirsin."
Aynı konuda sahih hadis kaynaklarının İbn Ömer, Ebu Said el-Hudri ve Ebu Hüreyre'den rivayet ettikleri hadislerde, Allah'a ve ahiret günü'ne inanan müslüman bir kadının yanında mahremi olmadan yolculuğa çıkamayacağı ifade edilmektedir. Şu kadar ki, yolculuğun uzunluğu ve süresi hakkında bazı farklı rivayetler vardır. Bazı rivayetlerde, yolculuğun asgari sınırı 12 mil olarak gelmekte, bazıları bir gün, bir gün bir gece, iki gün veya hatta üç günlük bir süre koymaktadır. Bu farklılık, rivayetlerin sıhhatine gölge düşürmediği gibi, içlerinden birini diğerlerine tercihle kabul etmemizi de gerektirmez. Rivayetlerin arasını bulmak için, Hz.Peygamber'in (s.a) farklı durumlarda şartlara ve durumun gereğine göre farklı talimatlarda bulunduğu söylenebilir. Sözgelimi, üç günlük yolculuğa çıkan bir kadın mahremsiz çıkmaktan yasaklanırken, bir günlük yolculuğa çıkan bir başkası da aynı şekilde yasaklanmış olabilir. Burada ana sorun, farklı durumlarda farklı kişilere farklı talimat vermek değil, İbn Abbas hadisinde ifade olunduğu üzere, bir kadının mahremsiz yolculuğa çıkamayacağı ilkesidir.
4) Hz.Peygamber (s.a) cinslerin serbestçe karışımına uygulamalarıyla engel olduğu gibi, bunu şifahen de yasaklamıştır. İslâm'da Cum'a ve cemaat namazlarının önemi herkesin malumudur. Cum'a namazı bizzat Allah tarafından farz kılınmış, cemaatle namazın öneminin derecesi ise şu hadiste ifadesini bulmuştur: "Eğer bir kişi gerçek bir özrü olmaksızın mescide gelmez ve namazını evde kılarsa, Allah bu namazını kabul etmeyecektir." (Ebu Davud, İbn Mace, Darekutnî, Hakim, İbn Abbas'tan) . Böyleyken Hz.Peygamber (s.a) kadınları Cum'a namazından muaf tutmuştur. (Ebu Davud, Darekutnî, Beyhakî) .
Cemaatle namazlara gelip gelmemeleri konusunda ise kadınları serbest bırakmış ve "Mescidlere gelmek isterlerse kendilerine engel olmayın" buyurmuşlardır. Bununla birlikte, kadınların namazlarını evde kılmalarının mescidde kılmaktan daha faziletli olduğunu da belirtmekten geri durmamışlardır. İbn Ömer ve Ebu Hureyre şu rivayette bulunurlar: "Allah'ın kadın kullarını Allah'ın mescidlerine gelmekten men etmeyin." (Ebu Davud). İbn Ömer'den gelen diğer rivayetler de aynı mealdedir: "Kadınların geceleyin mescidlere gelmelerine izin verin." (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesaî, Ebu Davud). Ve "Evleri, kendileri için mescidlerden daha iyiyse de, kadınlarınızı mescidlere gelmekten alıkoymayın." (İmam Ahmed, Ebu Davud). Ümmü Nümeyd es-Saîdiyye bir keresinde Hz.Peygamber'e (s.a): "Ey Allah'ın Rasûlü! Namazımı senin imamlığında kılmayı çok arzu ediyorum" der. Rasul-i Ekrem (s.a) şöyle cevap verir: "Namazını odanda kılman taraçada kılmandan hayırlıdır. Namazını evinde kılman, yakınınızdaki mescidde kılmandan hayırlıdır, namazını yakınınızdaki mescidde kılman ana mescidde kılmandan hayırlıdır." (İmam Ahmed, Taberanî). Ebu Davud, Abdullah İbn Mes'ud'dan aynı mealde bir rivayette bulunur.
Hz.Ümmü Seleme'ye göre Hz.Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kadınlar için mescidlerin en hayırlıları evlerinin en iç bölmeleridir." (İmam Ahmed, Taberanî). Hz.Aişe, Emeviler zamanında hakim olan şartları görünce, "Hz. Peygamber kadınların bu tür davranışlarına şahit olsaydı, İsrailoğluları kadınlarına yapıldığı gibi, onları da mescidlere girmekten mutlaka men ederdi." (Buhari, Müslim, Ebu Davud).
Hz.Peygamber, Mescidi'nde kadınların girmesi için ayrı bir kapı ayırmış ve kendi zamanında Hz.Ömer de erkeklerin bu kapıdan girmelerini yasaklayan kesin emirlerde bulunmuştu. (Ebu Davud). Cemaatle kılınan namazlarda kadınların erkeklerin arkasında ayrı saf tutmaları emrolunmuştur, ayrıca, namazın bitiminde Hz.Peygamber ve ashabı, kadınlar erkeklerden önce mescidden çıksınlar diye bir süre beklerlerdi. (İmam Ahmed, Buhari) .
Hz.Peygamber (s.a) şöyle buyurur: "Erkekler için safların en iyisi ön saf, en kötüsü de (kadınların safına en yakın olan) son saftır, fakat kadınlar için safların en iyisi en son saf, en kötüsü de (hemen erkeklerin arkasındaki) ön saftır." (Müslim, Ebu Davud, Tirmizi,Nesaî, İmam Ahmed.)
Kadınlar bayram namazlarına da katılırlardı. Şu kadar ki, erkeklerden ayrı kapalı bir yerde bulunurlardı. Hutbeden sonra Hz.Peygamber (s.a) kendilerine ayrıca hitabede bulunurdu. (Ebu Davud, Buhari, Müslim). Bir keresinde Hz.Peygamber erkeklerle kadınları kalabalık içinde yan yana giderlerken gördü ve kadınları durdurarak şöyle dedi: "Yolun ortasından yürümeniz doğru değildir, kenarlardan yürüyün". Bunu duyan kadınlar hemen duvar boyunca yürümeye başladılar. (Ebu Davud) .
Bütün bu hükümler, kadın-erkek karışık toplantıların İslâm'ın ruhuna bütünüyle aykırı olduğunu gösterir. Erkeklerle kadınların Allah'ın kutsal evlerinde namaz için yanyana durmalarına izin vermeyen İlâhî Kanun'un, onların okullarda, dairelerde, kulüplerde ve diğer toplantı yerlerinde serbestçe bir arada bulunmalarına izin vermesi düşünülemez.
5) Kadınların normal ölçülerde makyaj (süslenme) kullanmalarına izin, hatta bu konuda talimat vermiş, fakat aşırı makyajı (süslenme) kesinlikle yasaklamıştır. O dönemde Arap kadınları arasında geçerli olan makyaj ve süs çeşitlerinden aşağıdakileri lânetlemiş ve toplum için yıkıcı bulmuştur:
a) Daha uzun ve sık göstermek için saça fazladan yapay saç takmak,
b) Vücudun çeşitli kısımlarına dövme yapmak ve yapay benler meydana getirmek,
c) Belli bir görünüm vermek için kaşları yolmak veya daha açık bir görünüm kazandırmak için yüzdeki tüyleri yolmak,
d) Daha çok inceltmek için dişleri ovalamak, ya da dişlerde yapay delikler açmak,
e) Yapay bir renk ve görünüm kazandırmak için yüzü safran veya daha başka kozmetiklerle ovmak.
Bu talimatlar Kütübü Sitte ve Müsned'i Ahmed'de Hz.Aişe, Esma bint-i Ebu Bekir, Hz.Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas ve Emir Muaviye'den güvenilir ravilerce rivayet edilmektedir.
Allah ve Rasûlü'nün bu apaçık hükümlerini öğrendikten sonra, bir müslümanın önüne iki yol açılır. Ya günlük hayatında bu hükümleri uygulayıp kendisini, ailesini ve toplumunu, ortadan kaldırılmaları için Allah ve Rasûlü'nün böylesine ayrıntılı hükümleri koyduğu kötülüklerden temizleyecek, ya da bir takım zaafları nedeniyle bu hükümlerin bir veya bir kaçını çiğneyip, hiç olmazsa günah işlediğini bilecek ve bunu böyle kabul ederek, yaptığına fazilet etiketi vurmayacaktır. Bu seçeneklerin dışında, Kur'an ve Sünnet'in açık hükümlerine aykırı olarak, Batı türü bir hayat tarzını benimseyenler ve sonra da müslümanlığı kimseye bırakmayıp, İslâm'da örtünme diye bir şeyin olmadığını açıkça iddia edenler, yalnızca itaatsızlık suçunu işlemekle kalmazlar, aynı zamanda cahilliklerini ve münafıkça inatlarını da sergilemiş olurlar. Böyle bir tavır, ne dünyada doğru düşünen biri tarafından onaylanabilir, ne de ahirette Allah'ın nimetine hak kazanabilir. Fakat gel gör ki, müslümanlar arasında yer alan ve münafıklıklarında öylesine mesafa katetmiş bulunan birtakım münafıklar, ilahi hükümleri gerçek dışı görerek reddetmekte ve gayrı müslim toplumlardan ödünç aldıkları yaşama biçimlerinin doğru ve gerçeğe dayalı olduğuna inanmaktadırlar. Böyleleri asla müslüman değildirler, eğer müslüman sayılacak olurlarsa, İslâm ve İslâmdışı kelimeler bütün anlam ve önemini yitirecektir. Eğer müslüman adlarını değiştirmiş olsalar ve İslâm'ı terkettiklerini açıkça ifade etseler, o zaman hiç olmazsa medenî ve manevî cesaretlerinin bulunduğunu söyleriz. Ama, bu kişiler tüm yanlış tavırlarına rağmen, kendilerini müslüman olarak sunmaya devam etmektedirler. Dünyada bunlardan daha bayağı bir insan sınıfı herhalde bulunamaz. Böylelerinden, böylesi bir karakter ve ahlâk taşıyanlardan her türlü yalan, hile, aldatma ve iffetsizlik beklemek mümkün değil midir.

Ahmet Yetik, bir alıntı ekledi.
27 Oca 00:26 · Kitabı okudu

VE ÇOCUĞUN UYANIŞI  BÖYLE BAŞLADI
Gül kokuları çocukların kaburga kırıklarından geliyor 
Acıyı ve insanlığı çocuklar 
Böyle dayanılmaz kıldılar ve yeni suları 
Onların bilgileri getirdi 
Elleri önlerine bağlı - duruşları 
Omuzlarından göğüslerine doğru kıvrık ve yumulu 
Yaşarlar ebedi göz ve ölümsüzlük aşısı yapan kitabı 
Ki şimendifer 
Nasıl peşinden koşturursa katarları yolcu kutularını 
Oralarda civarda 
Böcekler sürüngenler bulunan kırda 
Dönen çember - toprakla çalkalanan çocukların önünde 
Bir dev gezinir 
Şimşek düşer

Ve balık yumurtaları 
Ki onları balıklar 
Suyun gencine bırakırlar 
Ve suları da gezer ölüm 
Çelikağ yok eder insan eliyle uzanarak 
Hem balığı hem yumurtayı 
Hem yumurtadaki balığı 
Hem balıktaki yumurtayı.

Toprağa dikili gözler neler bulmaz 
İstese dağlar mı bulmaz 
Sonsuz gebelik ölümü su çiçeği gibi döken hayat 
Suları ve karaları uluyor birbirine 
Erkekler kadınla donlarının altında harp cep kitapları 
Dudaklarında verem çiçekleri uzaktan 
Yakından aynı ve ayrı uluslardan

Genç bir adamdım 
Tren uğurladım

Eski ve yeni efendileri 
Taç giyen şahzedenin karpuz gibi 
Yada gemilere açılan çelik bir köprü gibi 
Serin kırmızı ve sıcağını bırakarak 
İkiye bölüneceği haberini 
Büyük olayları hava limanlarında zonklayan 
Trenlerle ben yolladım

Parklarım vardı akşamları 
Kapatırdım 
Saati vurunca trenlerin bekleyip gelmiyenlerin

Bıldırcın tüneli  ve bir açık ve bir örtülü tren 
Akşamsa hemen 
Korkardım - bir kızeline tutunarak 
Karşı komadan sarışın - onu dökülmüş yapraklara yayarak 
Çıkarırdım yanağından ürkek şapkalı 
Ve çantalı adamım 
Yaklaşırdı ve sorardı 
- Oralı mısınız oralıyım 
- alın ve okuyun incil ve yohannaya göre 
- misyoner misin değilim 
- o hah ha
- Değilim ve okuyun yohannaya göre 
İnsana olan sevgim - bodurluğuna kurnazlandığına 
Birden bilerek 
İstasyon bir boşluk 
Çünkü bir yok bir var 
Trenler çenreler

Üçüncü hat koş üçüncü hat 
Katlan elele katlandık ey Anna taş içinde heykelim 
Yonttum yonttum taş bitti sen çıkmadın 
Yanıldım avrupalanmakla çün bizde 
Kadını kelimeyle kurarlar saklarlar örtülerle 
Derken katar üstümüzdeki katardan çoğaldı 
Sen burgu oldun içimin dağlarına tünele girdim 
Sıtrasburg akşamın karnında 
Uslu çocuk olarak bekledi 
Bianka boğazlanan boğanın önünde kaldı 
İstersek durduruldu diyelim 
Çünkü halklar vardı 
Güvercin halkı 
Meydan 
Göz halkı 
İnce doğranmış fransız halkı 
ey Anna sen kalkan balığı 
Kafa vurmayan fakat gövde vuran 
Ağzın karnından biraz yukarda 
Karnında bir anne yeni kız doğuruyor işaretleri 
Kan gidişmeleri 
Açık göğün önünde açık meydan halkları 
Bianka kıvılcım 
Ucu kendine kıvrılmış kılınç

Öpüşümüz gizli olmalı 
Öpebilirsek uzanıp kaderlerimizden öpmeli 
Sıcak gözyaşı ve şikayetle 
Ağzı konuşmaz kılan 
Ağzımızda 
Dilimizi şişiren ayrılık bademi

Senin elin söyler 
Avucunun toprağa deyip donan çızgileri 
Anlatır 
İstasyon çayevini dolduran gebeyi 
Aşkın 
Şişen bir yara gibi gelişi 
İçimizden iki yolcu gibi gideceğini

Venedik birdenbire kavruldu 
Nedensiz ve niçin 
Çün korkunç 
Ve savaşla gidiyorsun 
Ama ancak sen 
Vurulduktan sonra ve kurşun 
Benden ayrıldı 
Ve gittin 
Ve dağ çöktü
         

*

Artık dayanamam 
Yabancı isimlerin ebelerinin içinden 
Yabancıların ter kokusunun içinden 
yabancının buyruğu ile geçmeye

Ey toprağım kalkamadığım 
Üs kimin üssü 
Kime ait minare

Ey sen karşımda paylaşılan 
Alna dudağa ve kalbe ayrılan 
Sen aşkım sabah doğrulunca bağırdığım 
Geceleri sancınla kıvrandığım

Karanlığı itiyorum yine gelir 
Sabahı seviyorum özlüyorum 
Seni aydınlığa getirip anlıyorum 
Daha sonra ışıksızlıkta anlamsız 
Ve sancım var

İnceden ve derinden gözlüyorum 
Çılgınlık ve inceliyorum 
Kilom elli beş boy bir yetmiş üç 
Sen kendime etiplikle eklediğim 
Kanı benden canı ciğerimden alırdım 
Aydınlıktın 
Hep onarırdım eksiyenlerini güneşle

Ay gece görününce açar aylığını 
Kurbanlar ve senin büyüklüğün dağınıklığın 
Çünkü her bölgeni başka bir şehirde yaşadım

Küskünlüğünü aşk öncesi şehirde 
Etinin lekelerini doğduğum şehirde 
Korkularını ve yüksek korkmalarımla 
Irmağı kapayan boydan boya 
Suyu toprağa ilave eden şehirde 
Gidişini özel olarak 
Kalbimin bağışladığı şehirde - en önce

Ayrılık vardı hep

Ay gece olunca pay ederdi ayrılığı 
Ey güzelce yakalandığım 
Mutlulukla sunulan 
Bize bahşedilen armağan kılınan 
Ayrılık sen ki 
Aşkın ve sanatın 
Durmadan doğumlar getiren anası 
Hep orda gebe kadınların dibinde içinde 
Doğuma en yakın 
Doğmadan gibi ve aralıksız doğarak

*                         

Böyleydi kuruluş yapı ve bizim ustalığımız

*
                           
Fakat sen 
Hep karşımda kalan 
Ağzı ağzımdan alınan 
Paylaşılmakta olan

*                           

Biz dördünce Muratın kılıcının sivri ucunu tutuyoruz 
Keskin yanında karılarımız ve çocuklarıyla 
Hızla akan bir vatan tutular 
Aşkın ve birlekteliğin çatısını orada kurdular

Karılarımız her asrın insan güzelleri 
İmkan bekçileri 
Ağır arabalarla taşınan sancılarımız 
Ağır tabanlarımız 
Etten değil gibi az yiyen gövdemiz 
Toprağın ürününe avuç açan karşı koyan 
Yeri var olmayan bir lisanla bağlayan 
Sıcağa ve nalın kıvılcımlarına gerçek isimler koyan

Irmak ve ırmağı süren yol 
Biri uzağında kaldığımız 
Öteki içine daldığımız

Buzul uzaksa ve beraberlik ateşi kucaklamışsa 
Sabaha çıkmamız kolay 
Güneşi bir mızrak boyu yükseltmemiz 
Yabanı kolundan tutup germemiz 
Alnına bir mıh 
Sırtına bir yafta ekleyip göndermemiz 
Yekin seslerindeki yanlışlığı düzeltip 
Büyük doğrulamanın aklına geçmemiz 
Yavuz boğalara benzeyecek 
Ve sancı değiştiren hayvanlara

Küçük kahraman öğütlerle büyük esere 
Bir mısramızdan girer 
Bir çocuk avlusunda salıncaktaki çocukların 
Anneleri ablaları sahilde çay içen ev'den konuşan 
Gelecekle haberli yemiş yutan elleri 
Şimdi salıncakta aynı anda 
Bir fotoğrafta gibi 
Her geçen anı fotoğraf olan çocukların 
Altlarındaki toprağa 
Öğütlerle büyük eser okları işaretleri 
Düştükleri taşlara dizlerini kanatmak için 
Biz açıyoruz 
Ekonomik iktisat risaleleri

Her şey benzinle aşk ve ilkbahar bile 
Barut ateşle harmanlandı 
Kılıç nasıl deldi geçti ve çekildi 
Ve nasıl kan göstermedi et 
Tanrı adıyla renk değiştiren mavileşen ateşe 
Örtü yapıp otururlar ateşten ateş ve yanmazlar 
Güvercin teslimiyeti içinde 
Bakın istiyorsak

Nasıl yıllarla sürüyor bir salise 
Sabah bulantıları birlikte yatılan akşamlar 
Kuşların yalnız uzanıp pencereden

Havaya alıştıkları saksıları kavrayıp uzaklaştırdıkları 
O gökler ağaçların tulumba gibi çalışan özsu boruları 
Sızıları tahta kulübelerin 
Dağda tahta kulübelerin

*                           

Ateş için odun topladık 
Ben makki ve beşimiz 
Kısa ama kesin çağırarak 
İçeriksiz coştuk hemen.Hey önce ateşin içinde ol 
Hey önce alevin sıçrasın 
Yüreğimizi kavuran soluğumuzu başka yollardan geçir 
Aynı an ayağa kalkıldı 
Doğranıldı 
Nasıl söylenir bir erkeğe bir kadın 
Denize atılan bombanın 
Balıklar delirtiğini 
En zor sorunun yöneltildiği 
Bir kadındı 
Nasıl ki kelimisiz ve gözler olmadı

Rensiz bir iz seçiliyor 
Belki karanlığın kendisi işaret veriyor 
Saçların değişiyor 
Karanlık tahta kulübe ve saçların 
Hepsi bu hepsi bunlar

özgürlüğü kur 
Suyu dök yürek etlerimizi 
Parçalanmalarımızı topla 
Büyük ateş meydana yağmur getirdi 
Gökteki kazan devrildi 
Ağaçların gece aydınlığı 
Duygunun canlılığı 
Kıvrılıp eğilişi dalların hüzne ateşe 
                                  hüzne ateşe 
                                  hüzne ateşe tutuşu

Toprağı üzüntüden ayıklayışı 
Sende kaybedebildiğim yani ey korkulu hayat 
Taktığım tarafımızdan sevilen 
Haklarımız esenliğimiz karanlığımız 
Güzelliğin ellerin alnınla 
Mızrağını seç önce seç kabarık alnımı 
Fırlat kayaya kimliğini kişiliğini 
Dişlerimin ortasına 
Sar beni kumlu ağaç kütükleriyle 
Ki suyu geç beni kurula

Arkamdan rüzgar seğirtiyor 
ellerim dağdaki kulübeden ses ediyor 
Orman uğultular kurt ulumaları 
Aşkın omurgan 
Yapışkan 
Yak beni çocuğumsuz

Senden ışıklandırılmış havuzlarımda 
Ve gizli su yollarında 
Sözün ediliyor

O sen sen 
Gölgemi bırak beni sürme 
Ben benimleyim

İçim büyük sabırla haşlandı 
İçim ey İçim bu yolculuk nereye 
Yine bir şehrin ölümünü başlatır gibisin

 *                          

Ve çocuğun uykusu böyle başladı 
Çünkü yeni bir çocuk uyanacaktır

Ey ana 
Parkları çocuğumla eş doğurdun 
Çimenleri mutlu kıldın

Bayrakların sularda aktı 
Pulatın 
İnce ve yumuşak saçın 
Yaralı ağzın

Mutlu kılan çocuk 
Çimene düşen yaprakları

Kadın sen tattın 
Babanıkine benzeyen 
Çocuğun böbreğindeki katlar 
 
*                         

Gün gelişini açıkladı 
Sen kapanan gözü açıkla 
Karısına arabayla tabut taşıyan adamı 
Güzel yontulmuş ve sarıları olan kadını 
Yeni bir çocuk planı yapan 
Yeni ve ölümü de trasfer eden aileyi

Nalçayı yiyince nasıl çöküyorsam yere 
Nasıl dumanını üfürürken ve solarken ciğerlerime 
Düşten yıkanıp ava değil çocuğa yatıyorum 
Değil vurmaya ve raslantıya 
Değil hülyalanıp dalgalanmaya 
Çıkara değil kedi gibi sokulup ayartmasını 
Değil sarı demire 
Değil söylev'e asla değil aştım gitti yirmi dokuz yıl önce ölenleri

Nalçayı yedikçe nasıl çöktüm yere
Zorla ezilenin zorlu öldürmesi olur 
Fabrikanın kasıklarını ovan işçilerin 
Hak dünyasında hastalanırım olağandır
Neden mi şimdi tepilebilirim
Maden ocaklarına dinamit yerine

Bir hakkın düşmanıyla kucaklaşıyorsam 
Sök beni yeniden şakağıma it ellerimi 
Bileklerime aklım aksın 
Damrlarımı lif lif denetle çöz gözümün perdelerini 
Trenleri uzlaştır sulh fenerlerini yak 
Nerede olursan ol kim olursam olayım

Sesimi bir dağ zannet 
Irmağa ver haberi 
Yangına doğru sürünen haberi 
Güneş beni saklar 
Sen alnındaki dumanı kazı 
Kemiğimin geleceğini düşün beni yont alıştır

Sararan örtü cafe müller 
Gırtlakta sarı halka 
Esirlik ve kendimden kayma halkası 
Yalnızlığın çarmıhı dere balıklarını ilanı 
Çarmıh yaylı ve değişken 
Karın çarmıhı bel kemiği ve baldırı 
Karnımız ayrı sancılardan kaymış 
Yeşil yada yeşil olmayan çocuğun ağzından çoğaltılmış 
 
*                      

Ey gece sen de aldatıldın 
Sana da tuzak kurdu yüzü güneş parıltılı kız

Rosemariegirbach 


                         
Gidip bilmediğin kentlerin 
Böğrünü delen harp mikkaplarını gördüm 
Kartpostal tüccarlarını 
Kilise ortak pazar dirlik orak çekiç 
Ve asya ve afrikaya ayak atma postallarını

Ve kimseyi göstermeyen aynaları

Ve bir istasyonda 
Hatta önemsiz bir memurun yakınında 
İçinden asya çıkan bir balya

Geleceği 
Ormana terk etmeği dener gibi yeni doğan çocuğu 
Ananın karın bulaşıklarını arımadan 
Çalıları ve topraklaşan yaprakların içine 
Alabildiğine gevşeyip bırakılmış gerginliğin ortasına iterek 
Geleceği ormana iter gibi ormana iterek 
Meleklerin hayatını yaşamaya 
Gidelim sizinle kendimde insan olmadan 
Kimseyi insanlamadan yaşamaya 
Sıcak kayayı arayan iki tavşan gibi 
Evleri korkutmadan uluyan kurtlar gibi 
Bellemeden 
Etle bilinçlemeden 
Evdeki sevincin ballanan hüzünleri 
Bilmeden aşkı ve aşk benzerini 
Çocuk sesinin düzgünlüğünü arayan bir çeşit insan olarak

Görevi bu olarak 
Yalnızlığımızı sesizce ortaya koyalım 
Erkeçe sesiz ve erkekçe 
Kiminki sahipse ölümü o karşılasın 
Ağırlasın

Ayaklarım ağrıdı güvercin izlemekten 
Onun başının önündeydi alevli sancak 
Elimi ve kalbimi uzattım 
Eriştim tanrıya çağırma kuleli evin 
Bekliyen güvercine 
Güneşi ayı ve yeryüzünü bütün şekilleriyle 
Bir kutlu çehrenin emrine kul bildim 
Bilesiniz 
Ona döndürüleceksiniz

Ve başı yeşil haleyle çevrilen 
Yüzünde tarihten ve gelecekten bir renk beliren 
Atmacanın pençesinde atmacayı kendinden geçiren 
Bir güvercin ki ne gören olmuş 
Ne işiten

Bir sabah bir çeşit güvercin fırtınasıydı sur önünde 
Gözleri burçlara 
Bayrak tebdiline dikilmiş bir kartalın 
Buyruğundan hızlanarak 
Bir kartaldı gözünü burçlara dikmiş 
Döşü surları geriletmiş 
Durur gücercinlerin en önünde

Emrolundu.Haliç bir yılan gibi yönelip 
Soktu Kayser'i

Zaman bir takla attı 
Zaman bir takla daha attı

Zaman altında kalan 
Çıplak boynu hançer kuşaklı 
Başı sülük ağızlarında 
Ayakları boşlukta çırpınan 
Bir millettik artık

Güvercin 
Merhamet kılıçlarını toplayabildi ancak

Camide toplantı var davranın 
Aşkı denetleyen güvercinler 
Kılınçlar eskinin habercileri 
Keskin bekçiler 
Bildirciler.

Bir iç çığlıkla 
Yürüken üstüne bir mısır habbesinin 
Yeni yorum yatırımcıları 
Ve büyük doğrulma günüyle 
Bir aliterasyon olan güvercin

Dansöz kalkışlı güvercin 
Gel.Sen gelince 
Azap çıkacak her evden 
Gidecek kendi evine

Organlar sizinle benim savaşım 
Ben ahretim 
Ahret yere gebedir

Sizinle hep beraberim 
Dağı tutmuştunuz kalbinizden geçendim 
Güzel duydunuz ve durduruldum 
Atımı atınız büyüledi 
Okyanus everesti nişanlayıp durdu 
Çünkü etin ötesinde 
Bir şey değildi everest ve okyanus

Korkunun yüzüne ayna konmuş  gibi 
Başkayım sizinle 
Aynayı eline alan korkuyu bilir 
Çün korku etin içinden yekinir

Hep koşmaklayız kitabın onayıylayız 
Tarlayı çok severiz.Yaradan 
Lokma lokma bölmüş istiyenlere 
Karından gelenlere 
Ve karna gelenlere 
 
*                          

Aşkı canbazımız aldı 
Tokmak kırıldı 
Kapının çatlağı esner 
Gözetleyen göz şişer küçülür 
Et aralığından görmeyi dileyince

Duyulur iç ses 
Uyan ey kaplumbağa kelimeyi kımıldat 
Çünkü kıymet sezilsin otobüs devrilsin 
Kımıldat kanlarını 
Koşanın yıldırım gibi duranın 
Susanın ve dağlarla konuşanın 
Kendiyle 
Dağları konuşturan 
Aklı çok kez hançerce bulunduranın 
Kendini sürü için öldürüp 
Sürüyü çobansız bırakan çobanın 
Hep içilmez sulara varan koyunların 
Mermerin namütenahi bekleyen kayanın 
İçinden hata edilerek çıkarılanların

İnsan yüzleri 
Çömelmiş inleyen ve içgüdü şekilleri 
Yaralar kan akmayan 
Kanla işi olmayan 
Taştan çıkanın ve çıkaranın birlikte söylevleri 
İnsan sanatı çığlıkları 
(bir yerde onlarlayım) 
Öpülerek topuğu parlatılan tuncun 
Günah anlatılan karanlıkların 
'Enriko istersen anlat önce sonra işle'

O dağlar güvercinin yabanına yuvadır 
Hiç solunmamış bir hava üfler rüzgar 
Dünya sürü yürüdükçe döner 
Çoban sürü için ölmez gelecek sürüler için 
Yaşamağa bakar 
Kısa süren bir hatıra değildir toplum

Mısır taneli çocuk avuçları 
Fotoğraflarını çek günahların 
Tövbeleri yıldırımla yayınla yine de

Esmeri 
Karayı 
Kızıl ve sarıyı bir tutanı 
Benden aldın

Buruşmaz entarisi İstanbulun entarisi buruşmaz entarisi 
Maraşın seferde 
Fakat İstanbul ve Maraş 
Fakat Maraşın 
Her kurban arayışında 
Fazla davrandım ben 
Yangına uğradım ben 
Kara bir moloza uğradım 
Bazen marsık sanıldım

Maraşın her kurban arayışında 
Ve bulup sunuşunda 
Mutlaka bir işareti vardı 
Bayram çöreklerini tuzundan yağından anlayışın 
Sertçe düşmanca gibi tokça kucaklanışın 
Harbeder gibi sevişin

Mesela adil erdem aynı silahla mücehhezdi

Üstümüzden aynı katr geçti 
Mutluluğumuz anlaşılsın yıkıldık 
Toprağa yayıldık ve büyüdük 
Çünkü topratan ancak böyle geçtik

Kızlar burgulu 
Etlerinde tahta kıymıkları karınca yığınları 
Alabildiğine açılmış bir organ 
Bir gramofon 
Geniş ağızlı

Her adımlarını bildiğimiz 
Hangi yörüngeye güttüklerini 
Hangi suyu geçtiklerini 
Ne çeşit bir şölenden koyulduklarını 
Çünkü sokağı aman nasıl eğilerek geçiyorlar 
Hangi tahta kapıdan çıktıklarını 
Zenginini ve bulgurlu su içenini 
Ellerinin çatlaklarını yine krem sürüleni 
göğüslerinin bakımını tahta sütyenlerini 
Ocaktaki dumanın yaktığı sapladığı göz sürmelerini

Çünkü kara dumunlı ocak 
Ve sürmeydi

Sürmeyi niye çekmeli 
Sürmeyi çekmeli mi

- Annen ne söyledi 
- (Elmanın yarısını kardeşin yesin) 
Kardeşin yesin anne yemesin mi

Elmayı yemiyorsun bir 
Ve öyle sıkılıyorsun ki elma ölecek 
Ne sen yiyeceksin 
Ne kardeşin ne annen

Bu evde yılanı yine değiştirmemişler 
Baba ana ve kardeşler 
Aynı odada soluyorlar 
Oda şişip iniyor 
Dışardan bakınca odaya 
Duvarlar kıvrılan oda 
Özel bir skorku ve kuşkuyla irkilerek 
Tehlikenin hayvanları yönünden 
Boğularak 
Yılandan gizli işaret alarak 
Göz kırpar gibi yapıp uluyor 
Oda uluyor

Yılan göz kaş işareti 
Konuşmayan hiç bir şey yapmayan

Başını yılandan çevir yemek taşmasın 
Başını yılandan çevir kuyu yakın 
Başını yılandan çevir unutma babayı yürekte tut 
Baba dağ ve balata

Anne 
Kolundan koynunda karnında çocuklar 
Gitti pazara dolandı çocuk beğendi

Anne ve dönünce 
Anne eve dönecek

Ölüm bilinecek küçük ölüm 
Mahalle daracık bilinecek

alçak duvar ötesinde ölün taht asıcak su 
Ve odun kokusu 
Kabre akıtılan sabunlu suyu 
(Yolun burasında çoşkuyla karşı ko) 
Nasılki beyninden apartman fışkıran mimarın 
Yaşamın öte yarısı 
Burçları gezer 
Kutup yıldızından söz eder

Gök çoğalınca 
Göğe açılan göz kapanınca beni duyacak anlamayacaksın

Bunlar hep senin ölün 
Bir yerinde yatağa sığmayan çocukların 
Suçları bir atmacayla alınan çobanların

Her şey karıştı çünkü öldün 
Artık kimse bulamaz kendini 
Eller birbirinin içinde 
Senin ölmüş elin yapışır 
Benim tetiğimin üzerine 
 
                           
*

Silah benim tetik bende koşanadek kurşun benim 
Parmak senin et senin güç senin 
İrade kimde 
Benim elim hangi köpeğin içinde 
Dişleri birbirine geçmiş bileğimde 
İlk traşını olan gencim 
Jileti kemiğin iliğinde 
- Kan seli 
- Tetik kan seli 
Hedef nerede kız mı erkek mi 
Dünya çekirdeği mi 
Yeryüzü ateş mi 
Şehvetin ya da nur içinde birleşmenin 
Sanat'ın içinde beklerken herşeyi önceden kestirenin 
Çünkü şarttı bir kere 
Ölümle yanyana şeytanın içinde durmak

Karnından geçmek 
Bir lambayı bekleyen makkinin 
Öpüşünü kanla bekleyen 
En küçük kilisede çarmıha çekilen 
Dom'un üç asrın 
Kana kan koyup 
Yücelttiği abesin 
Galerisi insan ve heykel ve resim ve kezzap galerisi

At gözü oyuk 
Heykel atın içinde 
Çünkü at büyük heykel 
Sürücünün içinde on aziz bir kaç isa yezus hiristus

Yüz bin haç 
Atın ayağında bir nalbant heykeli 
Nalın içinde bir at benzeri 
Karşılıklı uyuşan iki arslan 
Biri dişi diğeri dişi 
Yuvarlak yalanmış ve parlatılmış derileri 
Ki karpuz yenmiş gibi 
Goldah karpuz 
Anna karpuzun çekirdeği 
Frankrayh şu dağın ardındaki dağ 

*                           

Düşman kim onu anlat 
Mişel'i hatırlat alnımı uğraştır 
Kalbine planlı ve 
Avrupa bir duvarın taşları dizilen mişeli 
Saçlarına çocuk kuşlrı konmaz 
Çocuk uçmaz dallarından.İçinden yanından 
Boy tüfeği patlatsan 
Tuzaklı 
Hatırlat mişeli mişeli 
İçinden hep bir kuşku tankeri 
Bir petrol tankeri namıyla yol alır 
Pergel petrol 
Borusu motorun icadı 
Aşkın feda bayramı cenaze şekli 
Boyuna hatırlat 
Yoksa olur ki unuta kalırım esmerliğimi

Telefon 
- Görüşünüz nasıl 
- Yorgun uyanırken ve gittikçe diri ve daha esmer

Tanımadığım kentin 
Ağırlık merkezine alındım 
Taşıtlar grevler insan böğürmeleri 
alış verişler 
Şapka çekerken birden çocuk doğuruyorlar 
Baba oyundan çağrılan çocuklar gibi isteksizdir 
Ya da bırakır kürekleri denizin üstüne 
Suda kayan cilalı bir taş gibi seyirtir 

*                           

Her doğan çocukla orda 
Birlikte. Daha yeryüzüne bakınamadan 
Kırbaçlarınız uyumaya. Anakarnı yorgunluğumuz alınmadan 
Vurulur kollarımıza ve. Çarpılır dizimiz dizime

Her doğan çocuk 
Bir ertelemeydi analarca bağlanarak memelere 
(Artık sigara içmeyeceğim artık 
Koyun gütmiyeceğim) 
Meşgul uğraşır azar altında bile uyurken de 
Uykusundan silkelenip irileşmeye hamle elleri ve duramadan 
Yan beşiktekinin yüzüne gölgesini indirerek 
Bir gün önceki bedenini 
Kaybedilmiş bir okul eşyasını gibi özliyerek

Her doğdu 
Bir ölendi

Mayland uzun yüzlü bir kız resmi 
Hani şu hep 
Selamlaşıp geçerdik 
Uzun yüzlü kızlar çizen ressamla 
Aklımı anlat gönlümü kazandır 
Benden beni çıkar bakalım kalacak mıyım 
Üstüme beni koy bir de 
Gözle dayana bilecek miyim 
Yoksa hemen birkez daha bütünle bende beni 
özümü kullan 
Çünkü aşktır 
Beyaz bir sanat 
 
*                         

Evlerin dışında 
Çünkü böyle oldu

Pencereden uzanan başın dışında 
Günahın ve sevabın

Merkezinde hem tanımadığım 
Alışmadığım bir sistem gitgelinde 
Boyuna sırtımdan ve kafamın arkasından delindiğim 
Oynuyorum ve rolümü. Oyun çarkının boşuna döndüğünü 
Seyircilerden bir kadın olgun ve eteçalan 
Çıplak. Eşyadan ve odanın kapamasından 
Her an biraz daha soyunarak 
Yatağında 
Çivilenmeden gerilmiş çarmıha gibi yatan

Anlıyorum oyun çarkının kendine döndüğünü 
Ölümün 
Saklanacağı kalmayan avhayvanı gibi 
avcısına göründüğünü 
Ah anlıyorum 
Çünkü annanın 
Anlaşılmaz bir gözaldanımıyla 
İçimde bir gemi batırıp döndüğünü

Unutmadı 
Yanlışlıkla 
Onlara: 
Beni unutmayacaksınız  

*                           

Anlat kızın ekmek tutuşunu 
İçimdeki soylu kişiden  utanışını 
Annayı tutarken balık tutuyorum 
Ekvator ağzıyla kolumu buzdan indirmişim 
Kız içimde bir sarmaşık kelimesiyle büyürken 
Arada bir kanla uslayıp 
Seni anıyorum 
- eyeski sevdiklerim - 
Sizi şaşırtıyorum?Sanatım 
Fakat ben korkutuldum 
 
*

Şatoya bağlanan tahta köprüde beynim 
Ağırlaşmış dalmışım 
Güneş doğmuş işte böyle. Taş ısınmış ısınmış 
Neredeyse belleğinden kan ürperten 
Birsipahi sureti

Aşka ne zaman veda 
Demiş ki bu topraklar 
Boyuna kiliselere taşıyorlar otobüslerle.Isınamıyorum. 
Ve Baden Baden'de kaçtım 
Başka bir kiliseye 
gittim.Hafifçe. 
Çok ve canlı renkli süslemelerden azürpererek

Dost için yani dosto için 
Dönerken 
Kule yerine 
Küreye yakın parlak başlıklarına dönüp baktım

Dosto Badende 
Ve kumar da oynardı 
Bir çocuğun.Hırsla.Bir taşı 
Atışı gibi.Dikine.

Kapa perdeyi kapa köprüyü 
Ve şatonun ta kendisini 
İnce bedenin mühürlenişini 
Tüfek mahzenini 
Sevginin tiklerini aort deliklerini 
Duvarda asırlardır dinlenemeyen 
Dört işkence resminin

Takip tutuklanma işkence 
Ve tahta kurulan işkenceli etin 
Bin dokuz yüz 77 yıl 
Yenilen içilen kan ve etin 
Yarı açılan mor pelerinin 
Çizgi - kan 
Çizgiler ve kanın 
Başta yer yer kemiğe batan tacın 
Dört resmin dört korkunç dakikanın 
İri jestlerini anlıyorum

Makkiyi hayır 
Sigridi tren getirdi 
tren götürdü 
Yedi 
 

*

Duruşu kımıldanışı 
Mağrur tavırları olan 
Çünkü o güzel kelimelerle ağırlanan

Göllerin beşiği toprak eğrisi 
At yiyen ejderdi 
Tılsım 
Karıncanın kölesi

At köpeğin kuruyan ölüsünü 
Minderi düzelt 
Baklava kırıntılarını 
Ana babanın kol gezdiği koruduğu pencere kıyılarını 
Mutfak ve yüznumara korolarını 
Yatak amaliyatlarını cinsiyet taslarını 
An binlerce yıl olan et kabartmalarını

Pervaz ve şimdi 
Büyük terasalarda doğuruyorlar 
Kol bakımı bilek ve dizkapağı bakımı 
Gebelik ve sancı limonlukları 
Sıcağa karşı ay ışığı 
Yelpaze atkı palan 
Acılar yerdeler sinir göğü tırmalayan 
Kutlu sevinç giysileri yalayan 
Ve yağmur suyunu 
Havuza koyan ırgat olarak

Anlat insanda ölümsüz olmak yaprağının 
Hangi ağacın kıvranışı olduğunu 
Güzün hazırladığı insan yavrularını 
Kışın insan yeteneklerini 
Anlat durmadan

Hurmayı anlat hala uzanan 
Tüylü kalın dudağı anlat 
Yaban elmayla eriği 
Aşıyı 
Elmanın gelinliğini geyiğin baskın güveyliğini 
Atlı karıncayı 
Lunaparkta bir hayvan olan

Atlı karınca bir hayvansa 
'İsa ağladı' 
Kuzeyde ses kalmadı 
Alnımız buz kondu gece 
Aksın.Gündüz karıştırılmasın 
Ah sade bir gün yaşasak 
Dal dal - Kitap bil 
Lord kimin lordu hangi mabadin 
Sinonimi 
İkisi duman tütsü su rengi 
Perde kıllı el korku 
Bölüşmek kekelemek 
Donup kal - Aklımı al

Durmak bilmez yaşamakla 
Senin yaşamın nereye kadar neyana böyle benimki 
Can kamaram 
Yalnız göğsüm değil 
Hayat var kaçıp bıraktığım zamanlarda da 
Ölmek koşup varmak mıdır oralara 
Soluğunu yatıştırarak 
Perdeyi aralayıp girmeden çiçekli ovalara 
Ah kıra gitmek böyle zor olmasa 
Ellerimiz ısınan ocakta - Tabaktaki zifafet tasında 
Kızartılmış bir keklik 
Paslı ve kükürt salyalı bir ağızla 
Tatlılıkla ololki 
Ölünü gebeliğini morarmışlığını 
Etin devinme sanatını 
Bilesin yuvarlak akasın akşam olunca 
Yuvarlak akşam akşam 
Serçenin girdiği dolap

Şehri - eycanım - uçtan hayvan kuşları olarak yukarıdan 
Devgözüyle - bakışı görüyorsun 
Süzül.Kanatlar arasından 
Uzanan boynunla evleri ara ikizleri araştır 
Ren'in çamurlu suyundan bir gümüş iplik bük 
Sür yeryüzünü hamuruna 
Ki orda 
Bir yılan renkli başını onarır 
Kuyruğunu ağrı dağında yakala

Ekmek raketini çıkar kuşlar çağrılsın 
Kirazın yuvarlağı gibi yanağın 
Bir güçlü böceğen ki gibi alnın 
Otlara yayılmiş çıplaklığnda bir uçuç böceği 
Yanından dikene toprağa iniyor 
Ekmeği göğsünde ufala kuşlar çağrıldı 
Tutulmuş ve öyle güzelken 
Korkarak.Ağaçların arasında dolanan cin 
 

Sen misin-Ama içim Eyiçim

Kara başımı tutup kara başımı

Şu suyun insanını güttüğüm vakit 
Göğsümü asya bir edayla gerdiğim vakit 
Hem barışmak ne demek kendimle 
'Sen yoksan mekan yok zaman belli değil'dediğim vakit 
Sen ölçesilirsin sesimdeki beygirimsiliği 
Çün bu çamur 
Şu yaşamı bulandıran su 
Donyüzlü rahibe şu 
Şu ev ki ev 
Ve o karanlıkta cin 
Ve ormandaki dev

Oysa melodim 
Ne güzel. Sözlerim ne tatlı

Kuşkusuz. Yanımda olaydın 
Testiyi deler ırmağı temizlerdik 
Avucumuzla buz gibi içer 
Bileğimizden akan toprağa düşerdi



Ve şimdi 
anlat bana ey can tatlısı kız ki 
Çünkü ben ödevliyim yinelemeye 
Eskiçağ ozanlarının ağız toplantısını 
Anlat bana gönüllerindeki bağ bozumunu 
Hep şarkı sancıyan dizelerini 
Kocamış dumanı ve is yüklü tavan direklerinin 
Arasından destanlara sarkan yılanı 
Kapıdaki baharı yaprak selini sarı kanaryayı 
Ölümsüzlüğünün kar yığını - granit yığınını - su yığınını 
Anlat durmadan

Oğlu teketek öldüren babanın 
Oğula mızrağın ucuyla 
Gürzün kılıcın kıyımıyla ad koyan babanın 
Anlat bize içinde koşan atların 
Hangi koşudan kaçtıklarını 
Yani ilkel 
Ya da kültürle deşilmiş olmanın 
Anlat durmadan anlat oğlum 
Gençliğin 
Yarısı akan yarısı mezara konan kanın 
Genç ve geniş bir yaradan 
Hem babanın elinden mızrakla 
Ve baltayla açılmış yara'dan 
Şefkat ve müthiş bir dikkatle 
Ve müthiş bir hayranlıkla 
Şövalyelik adına açılmış yara'dan 
- Huysuz kan sonuna dek akar düşünürüz -

Anlat ki ey can tatlısı kız 
Babanın cesedi bir türlü toprağa atamadığını 
Yine de kanın sonuna dek atamadığını 
Anlat 
Babanın can elmas'ıyla kesilen oğulu 
Aydınlığa sun 
Toprağa sözü olan kanın 
Neden sonunadek akmadığını

Karşılık verir 
Can tatlısı kızlar korosu:

- OĞUL MIZRAK KESKİN GENÇ 
oğul genç mızrak keskin 
BABA DİNÇ YAŞLI MIZRAK AKILSIZ 
oğul baba 
MIZRAK BABA 
ÖLÜM baba 
Ölün Oğul Mızrak 
Ölüm Baba Mızrak 
OĞUL MIZRAK baba ÖLÜM

Kan ŞAŞIRDI KAN Şaşırdı

Genç cesedin ölüm gölünün başında 
Diz çökmüş olan baba 
Hınç ayırdı 
Hayret ve üzgünlük şerbeti 
Ve abes ayırdı 
Çok yıl sonraki tanrı tanımaz savaşlara 
Ve yenilip ve yenip dönerken ordu 
Neyi algılarsa çiftleşip çoğalmaktan

Babanın yüreği ordu yüreği 
/ Zırhını kırdı / 
Narası göğe vurdu 
Daha gür bir ses duyuldu 
Belki bir melek gülümsedi 
Çünkü sıyrıldı gergefi dizinden 
Belki ayağının dibine vuran sesten

Eybaba 
Kılıcı toprağa gizle 
kendini kınamak için çıkarıdı gerektikçe 
Yüzünü saratıp karatmak için 
Kavurması geldikçe

Çünkü bir serçenin diliyle gelmiyordu düşünce 
Beyaz güvercinin 
Bir ilkbahar gencinin güz güneşinin 
Taşı heykelleştiren eğlimin 
Su taşıyan kedi seven uykunun altına geçen döşeğin 
Erkeği kadında koşturan geleneğin 
Kızlıkta açan çiçekleri 
Sevişen fillerin 
Uyuyan çocuk ellerinin 
Karaya vuran geminin 
Yemeği hazır eden annenin 
... yalvaran dilin diliyle 
Gelmiyordu düşünce 
Geliyordu düşünce 
Ateş kuşunun gagasında

Çünkü soyluluğun ağırlaştı baba 
Bir'din orda oldun 
Zamanın bir gerisine bir ilerisine 
Son dünya savaşının eşiğine serildim 
Çocuğu vururken çekilen işkencenin 
Beşiğine

Baba çocuk 
Azap sancak

Baba genişledi nalbantı bildi 
Toprağın içinde oğlun ölümü 
Artıkça ve gezdikçe denizlerin dibin
Çünkü ölüm artık canlı oldu 
Nasıl kuduran boğa canlıysa 
Ve bir şeye koşarsa

Baba açığa çıkan kandan yedi 
Gezdi yeryüzünü 
Hayvan alım satım yerlerini 
Annenin ayak diplerini 
Karnı karıncanın ölmez gelenekçiliğinin 
Hayvanları şartlayıp 
Şatoları kefenleyip 
Ahırları koyunları 
Gördü baba gezdi baba 
Oğulun taş benzerlerini 
Nasıl ki oğulun ölümü 
/ Eli babanın derisinde / 
Bir gerisinde bir ilerisinde 
Artıkça ve gezdikçe suların dibini

Baba devşirdi bir ana 
Ki yüreğinin altında 
Bir et kordonla tutan 
Oğlu delmeyecek olan babayı

Yedi Güzel Adam, Cahit Zarifoğlu (Sayfa 77)Yedi Güzel Adam, Cahit Zarifoğlu (Sayfa 77)

Nurullah Genç-Gözlerine Yazılmamış Bir Destan
bu şiirde iki göz var
biri senin; biri onun
Senin o karanlık, küf kokulu
matem gözlerini terkediyorum

biliyorum; saçlarının sarısı
gözlerinin yeşiline karışmış
biliyorum; sana benzemek için
melikeler birbiriyle yarışmış
fosforlu ve derin bakışlarına
çağlar boyu nice destanlar yazılmış
oysa ben görülmedik bir lale yaprağına
gökleri kıskandıran bir destan yazıyorum
gözlerin değişip kaplasın karanlığı
bütün ufukları sarsın gözlerin
gene de hep bende kalsın gözlerin

l
kapama gözlerini; karanlıktan korkarım
atlılar kaybeder yolunu, hasretimin
posta güvercinleri geri dönmez ülkeme
yaslı dereler gibi mutsuzluğa akarım
kapama gözlerini; karanlıktan korkarım

ll
ateşten ve köpükten sıyırıp ellerimi
mekanımı gülistan eyleyendir gözerin
isyanıyla ihtiras ve gerilim yaşayan
Kabil’in ruhunu kan eyleyendir gözlerin
vuslat aşkını Leyla düşürmedi çöllere
arzı Mecnun’a hicran eyleyendir gözlerin
gözlerinde başladı tarihin macerası
Adem’i Havva’ya ram eyleyendir gözlerin
Kerem dağlar ardında aradı gözlerini
Kamber’i bile viran eyleyendir gözlerin
Ferhat dağları deldi yolunu bulmak için
sevmeyenleri giryan eyleyendir gözlerin
suların emzirdiği muamma bir çocuğu 
yedi iklime hakan eyleyendir gözlerin

lll
gözlerin göklerinde
her yüzyılın başında
birer akkor olmuş gözlerin
çekip çıkarsam da mısralarımı
ben yalnız gözlerinin şairiyim aslında

hangi rüzgara verdiysem aşkımı
beni alıp yangınlara götürdü
muştu beklediğim bütün yelkenlilerden
ateş düştü içime

lV
yüreğimden fışkıran birah” mıdır gözlerin
beni benden koparan “eyvah” mıdır gözlerin
Bu gözler, o aydınlık o güzel gözler değil
yoksa yalancı mıdır, günah mıdır gözlerin
ses midir, aynalarda çarpan kulaklarıma
kürdili hicazkar mı, segah mıdır gözlerin
Arif Bey’i Itri’yi ömür boyu inleten
nihavend mi, sultan-ı yegah mıdır gözlerin
kubbesinde yitirdim zaman duygularımı
akşam mıdır, gece midir, sabah mıdır gözlerin
ruhumu baştan başa acılarla dokuyan
beynimi kurşunlayan silah mıdır gözlerin
her köşede zifiri bir silüet bırakan
gönül memleketimde seyyah mıdır gözlerin
renkler avare; sitem başıboş kuytularda
mavi midir, yeşil mi, siyah mıdır gözlerin
yoksa yalancımıdır, günah mıdır gözlerin

V
nihan kıldı gözlerin bana kapılarını
oysa ben gözlerinden girerdim yüreğine
her bakışın bir damla ab-ı zindegan idi
hicranlı her gülüşün bin yıllık figan idi
içime, soluşundan sonra koyu renklerin
birer şirpençe gibi düştü gözbebeklerin
feryadıma gök bile bigane değil şimdi
söyle, kurtuluşun mu, harabın mı gözlerin
gözlerinde mi mehtab; mehtabın mı gözlerin

Vl
çağlayanlar bile hararetlidir
buğday başağının açlığıdır ufuklar
siperleri aşıklar mı doldurmalıydı
zalimler mi
neden böyle hıçkırıklı, umutlar

Vll
beni hangi urganla bağladın gözlerine
beni hangi ırmağa karıştırdın yeniden
senden kopamıyorum gözlerin var oldukça
sensiz yapamıyorum yüzün bahar oldukça
gözlerine baktıkça duruluyor yüreğim
ölse de, gözlerinden soruluyor yüreğim
indirme kirpiğini; tutuşmasın kainat
nazar kıl; ferahlasın; kavruluyor yüreğim
sensiz küle dönerek savruluyor yüreğim

Vlll
diyorlar ki ağla
ağla ki dumanı dağılsın yolların
ağlamayı denizlere bıraktım

yalnız gözlerindir hayatta kalan
uğruna adandığım
mahşeri sularla çevirip dört yanından
gönlümde sakladığım
aynalarda arayıp bulamazken günboyu
gölgesinde konakladığım
gözlerindir ufkumda dalgalanan

Rüstem’in kanını döktüm yerlere
İstanbul’u kuşattım gözlerin için
Azrail’e koştum siperlerimden
gözlerine baka baka dirildim
niçin kızıl kıyamettir gölerin bu gün
niçin heyelan var eteklerinde
İsrafil’den işaret mi almışsın
yanaklarında mahşer kalıntısı
dudaklarında mizan
bütün gamlı hüdhüdler Belkıs’le döner sana
yıldızlar vuslat için her gece iner sana
rengini, gözlerinde kaybolan bilir

lX
gözlerin uğrak yeridir bestekarların
şairler hüzne dalar yeşil okyanusunda
eşiğinde ölümsüz dilenciler
gözlerin gecenin intiharıdır

sen gözlerine mahkumsun; gözlerin bana
ben şiir yazmasam, kim tanır gözlerini
geçerken yalnızlık sokağından
hangi demirci indirir parmağına çekici
hangi berber yanağını keser müşterisinin
gözlerine bakmasam, doğar mı güneş

X
gözlerin boşluğa akan bir ırmak değil
gözlerin sadece ölmek, yaşamak değil
gözlerin tükeniş doruklarında
bulunmayanları aramak değil
gözerine aşina olduğum günden beri
ben artık hır gece sesleniyorum
düşe kalka
yorgun argın
derbeder
yapayalnız
duruyorum; yanlış anlaşılıyor
her hücremde bir inkılab
her gönlümde bir mahitab
evim harab; ömrüm harab
ne ay kaldı, ne de mehtab
gök bulanık; ufuk silik
gene de mağrur ve dimdik
yürüyorum; mezarım oluyorsun ansızın

Xl
bu son şiir, o küflü gözlerine yazılan
bu son mezar kalbimde hicranla kazılan
senin gamsız gözlerin kahkahalar atarken
benim gözlerim viran; ağlamaya değer mi
her cilven bir ıstırab; her nazın kapkaranlık
yorgun kuraklığında ıslanmaya değer mi
hiç güzel olur muydun gözlerin olmasaydı
ateşlere girmeye ve yanmaya değer mi
bir kevser ırmağında serinlemek dururken
sellerine karışıp bulanmaya değer mi
aydınlığın gözleri çağırıyor kalbimi
zehir bakışlarınla boyanmaya değer mi
gözlerine bir ömür dayanmaya değer mi

Ağrı
Vardım eteğine,secdeye kapandım;
Koşup bir koluna sımsıkı abandım.
Karlı başın yüce dedikleyin yüce,
Sükûn içindeki heybetin gönlümce.
Devce yapında ilk rahatlığı duydum.
Şifası mı ne ki ruha bu ilk yudum
Hayâl arkasında boş çırpınışların
Sen uygun bir vakti gelince rüzgârın
Sonsuzluğa doğru kalkacak sihirli
Bir gemisin göklerde demirli
Ve ben rıhtımında bekleyen tek yolcu...
Düşüncemizin en haksız, en korkuncu;
Açan o ağulu çiçek delilikte,
Gir sır mezara cesetle birlikte,
Şüphe; o bin çeşit çilenin yemişi,
Yılan ağzındaki elma... Ey, ateşi
En derin yerinde gizli gizli yanan!

Seyrediyor ruhum kar balkonlarından
İnsanın göresi olmaz manzarayı
Ve aklın o uçsuz bucaksız sarayı
Yıkılıyor... Duygu bir kartal hızıyla
Fırlıyor engine sevinç avazıyla
Bulutlar ne güzel bulutlardır onlar,
Hep öyle başımın üstünde dursunlar
Menekşe rengi, kan rengi, toprak rengi...
Asılı kalsın hep bu yağmur hevengi.
Dünyayı saran bu gece ne gecedir,
Yıldızlardan yağan ışık ne incedir!
Yansın o yıldızlar, bitinceye kadar
En derin uykular, en tatlı uykular.

Ey, gökperdelere şahlanan tanrısal!
Eteklerindeyiz işte. Ve bir masal
İçinden gelmişiz sana, atlı yaya,
Attığımız okta kısmeti bulmaya.
Yitik, perişandır elbet bencileyin
Pişmanlığın ırgat olup geceleyin
Günle bahtın çağrısına koşan kişi.
Ah, iç sıkıntısı! sen ettin bu işi.
Zevk, o yosma kadın eski bir bahçede
Ayaküstü günah işlenen gecede
Bir susuzluk kadehi sunmuştu bana:
Yüzümü maskesiz gösteren ilk ayna.
Yel alsın götürsün bütün o geçmişi,
Büyülü kadehin zehrinden içmişi
Serin yalanında kandırmaz her pınar.
Dindirir miydi ki en tatlı rüzgârlar
Bende gizli gizli başlamış ağrıyı:
Bu, rüzgâr ve gemi uğramaz bir kıyı
Ya da bir teknede açılmış bir delik;
Hangi pencereye koşarsan ahretlik
Bir gökyüzü, siyah, güneşten habersiz,
Her adım attığın yeri basan bir sis.
Hangi yana baksam onu görüyorum:
İnancın kaydığı bir dipsiz uçurum;
Günah kapılarının aralandığı,
Tanrıların bile avaralandığı
Şaşkın, çaresiz bir insan kaderince.
Güneş! güneş! güneş! ey, ölümsüz ece!
Sana tapınanlar kardeşimdi benim;
Güneş! güneş! ben sana doğru gelenim,
Kucakla beni, tanrıça, sev, sar beni,
En yırtıcı, en aç hayvanların ini
İçimin göz görmez mağaralarıma gir
Senin girmediğin yerde haset, kibir
Dert, kin, yalan, ölüm, korku ve işkence,
Çakal seslerinden örülmüş bir gece,
Teneşir başında oynaşan çirkinler
Engerek düğümü doğuran gelinler,
Zina şöleninde beynin nöbet nöbet
Cehennem halayı çeken bin iskelet
Ve yaprak indiren ağaçlar baharda...
Senin bağışından yoksun kucaklarda
Çocuklar kertenkeleyle bir biçimde.
Ağrı'ya eş bir dağ olsaydı içimde
İlkin şu gönlüme doğardın her sabah,
Daha her yer geceyken sarardın, gümrah
Sarı saçlarınla benim varlığımı,
Kendimde taşırdım kendi taptığımı...
Ağrı'ya eş yüce bir dağ yok içimde
Ne kadar cüceyim dert ve sevincimde!
Kaplamış gözümün gördüğü her ufku
Umutsuz, zifiri bir gece, bir korku.

Ah, yazık ki bütün insanlık güneşsiz.
Ey ateş, nasıl da seni yitirmişiz!
Bu yalnız inilti esen manzaradan
Bir çaresiz ay'dır sallanan aradan;
Işık tuttuğu her şey bir taze yara.
Onmaz bu gece. Bırak karanlıklara!
Can yiğitliği yitirmiş, kalp aşkı
İlenişlerinden insanın bir şarkı
Tutmuş dört yanı, bir çirkin ağıt, eski...
Ah güç de değildi bahtiyarlık belki;
Üstümüzde deniz gibi bir gökyüzü
Altında her kalbe esenlik payı var;
Bizimdir, yelken açmış giden bulutlar,
Vurup alnımıza serin gölgesini,
Bizimdir bu koku, bu renk dolu sini
Üstünde seslerle ışıklar kamaşan;
Bizimdir bu zafer, bu beste ve bu şan.
Şu aydın, ferah ve rahat gök altında
Her kazazedenin müjdesi bir ada,
Her gülüşe ayna bir gölek kenarı;
Koparırken elin taze meyvaları
Öyle kolaydı ki yaşıyorum demek;
Soframıza konmuş bu doyulmaz yemek
Niçin bir zehirli kaşıkla yenmede?
Ağrı! başına boz bulutlar inmede.
Ne ki bu cendere, ne ki bu sonsuzluk,
Kim bu vurulmuş yatan, ova boyunca,
Bir kan çeşmesine açık durup avcu?
Çile pazarında cana pey sürümü
Çözmek mi istemiş o çetin düğümü?
Korkunç bir ezgide çatlayan bu kamış
Yitirdiğimiz bir cennet mi aramış,
Ölümsüz barışa gülen şafakları,
Lezzet ve esenlik tüten ocakları,
Ömre öpüş tadıyle uyandığımız,
Tanrısal bir çıra gibi yandığımız?..
- Dağ! senin yandığın gibi bir vakitler-
Vuran bir toz parçası değilse eğer
Küçük gövdesine budur giren ölüm,
Onun yüzünü bizden çeviren ölüm...

Sen ey, oyununu en güzel oynayan!
Hangi kıvılcımla fışkırttın ruhundan
Bir gün söndürdüğümüz kutsal ateşi?
Ey sen! ölümden çok hayatın kardeşi
Dirilttin nasıl bir mucizeyle tekrar
Her şeyi, dostluktan düşmanlığa kadar
Ve geri getirdin o sürgünlerini?
Nerde buldun tekrar eski günlerini
Zamanlar içinde yitmiş kardeşlerin
Ve en güzelini sönmüş ateşlerin,
Kalbimin o kadar sevdiği o gülü,
Ölüm ötesinin mutlu tahayyülü
Evrensel cümbüşü, yaşama şevkini,
Bizden gidenlerin bir gün en yakını
Ümidi ve şafak kanatlı neşeyi,
O aşkı, o tadı, o gülümsemeyi?..
Ey boş gecelerin dadı ayışığı!
Salla, salla hüzün uyuyan beşiği
Söğütlerin nazlı dalları içinden
Ki o altın saman yolları içinden
Bir sabahı özleyen şu taze kadın
Yatsın başyastığına anılarının;

Bir makine sesiyle işleyen kalbi
Alıp gezdirsin onu bir gemi gibi
Düşlerinin durgun, mavi denizinde.
Beni de hep kendi kendimin izinde
Fenerinle yolumu aydınlatarak
Barış çeşmesini aramaya bırak,
Budur yaşadığın sürece görevin;
Gecelerin birinde, solgun alevin
Güne yenilmeye başladığı zaman
Üstüne başımın düştüğü kitaptan
Eser Mevlânâ'nın üflediği rüzgâr...
İşte, gam türküsü söyleyen kamışlar
Rüzgârından gördüğüm ova boyunca.
Bu bir düştür belki, insan uyanınca,
Gözlerinde kalır serabı bir ömür,
Her şey bu ışıltı ardından görünür
O insana; sevmek, yaşamak ve ölüm.
Seni uykuya çekip götüren elim
Kadınım, ayışığı içinden şu anda
Aldanış diye ne varsa bir insanda
O daldan tutuyor...Böyledir bu. Kader
Kavuşur sabaha en uzun geceler
Ve serin durur her avunuş testisi.

Rüzgârlar başladı. Sonsuzluk gemisi
Önünde köpürüp şahlanmada engin;
Yolcusu olduğun nihayetsizliğin
Bir ucu Allah'ta ve sende bir ucu.
Başlıyor serüvenlerin en korkuncu:
Gökyüzüne doğru yürüyen yeryüzü,
Barıştıran sınır geceyle gündüzü;
Ey sonuca doğru ilkuçtan gelen Dağ!
Göğü perde perde delip yükselen Dağ!

Ahmet Muhip DRANAS

Rüzgar eser, yağmur yağar, tilkiler üşür;
Bir odun parçası aydınlatır ocağı.
Anne ateşin önünde perişan,
Anne ateşin içinde hür...
Rüzgar eser, yağmur yağar, tilkiler üşür.

Yağmurlar sırtıyla sırtımın arasındadır;
Şarkılar dudaklarıyla dudaklarımın.
Bin parçaya böldü beni bir divane sır,
Sesi geliyor sesi günahkar çocukların;
Şarkılar dudaklarıyla dudaklarımın arasındadır.

Gönüller yanarak kavuşacaktı;
Yüzdeki ıstırap, çile ocağı,
Onun bu ocakta yanan toprağı,
Bir gece rüyamda avuçlarımı yaktı,
Gönüller yanarak kavuşacaktı.

Benim gözlerim yeşildir, onun gözleri kara;
Ben günah kadar beyazım, o tövbe kadar kara.

Annenin başı elleri arasında,
Parmağında aydınlık günlerden kalma yüzük.
Bir fotoğraf asılıdır duvarda:
Aynaya, geceye, maziye dönük,
Annenin başı elleri arasında,

Bir tüfeğin burnu havadadır,
Ateş almak üzredir, mermisiz.
Ben bir küçük kızım, ben bir deli kızım,
Siz beni ne anlarsınız siz!
Bir tüfek ateş almak üzredir, mermisiz...

Bir saman çöpüne tutunmuş kızların
Eteğini ben çektim.
NEyleyim göğsümü kara dağın sert rüzgarı doldurmuş,
Annemden ilk sütü Gülce'de içtim.
Ankara'ya, çatal dağa biz zindandan gün vurmuş:
Az kalsın yerine ben ölecektim
Bir saman çöpüne tutunmuş kızların...

Kediler halıları parçalıyor,
Kırmızı bir ışık düşüyor yere.
Annenin dizinde derman yok,
Annenin kafası iki parçadır.

Hükmedemiyor insan ruhuna ateş,
Rüzgar hükmedemiyor incecik perdelere;
Kediler halıları parçalıyor.

Ateşte sarı gül açan saksılar,
Kızarmış bir ekmek gibi duruyor;
Kulağıma garip sesler geliyor.
Kuş yumurtasından çıkan insanlar
Ahırda bir ata eğer vuruyor,
Kulağıma garip sesler geliyor.

Ben bir şarkı, ben bir tüyüm;
Ben Meryemin yanağındaki tüyüm.
Beni bir azizin nefesi uçurur,
Kalbimde Allahın elleri durur.
Cici ayaklarım iplikle bağlı,
Ben onun sılası, kendimin gurbetiyim;
Ben bir azizin hasreti,
Ben Meryem'in yanağındaki tüyüm.

Benim gözlerim yeşildir, evet evet, onun gözleri kara;
Ben günah kadar beyazım, o tövbe kadar kara...

Ocak sönüyor, ateş kül oluyor.
Annenin saçları beyaz,
Anne saçlarını yoluyor.
Ateşin içinde gül açar, servi büyür, ardıç büyür, çocuk büyür;
Ocak sönüyor, ateş kül oluyor,
Anne ruhunda ruhuma eğiliyor.

Yaralı kuş kanadını ısıtan
Bir güneş toprağı yarıp çıkacak.
Kadınlar sansa da yaşadığını,
Şarkısız kaldıkça yaşamayacak.
Kadınları şarkılar, geceler aydınlatır.
Kadınları şarkılar, akrepler aydınlatır.
Kadınları şarkılar, zehirler aydınlatır...

Artık ben gideceğim, ata eğer vuruyorlar.
Hatıralarımı birer birer yakacağım.
Entarimi parça parça edip
Zehirli kirpilere bırakacağım.
Beyaz bir kayanın üstüne çıkıp
Göğsüme siyah bir gül takacağım.
Batan güne doğru kurşunlar sıkıp
Kendimi boşluğa bırakacağım.
Ayaklarımın altından geçiyor bir deniz...
Ben bir küçük kızım, ben bir deli kızım,
Siz beni ne anlarsınız siz!
Artık ben gideceğim atım kişniyor;
Bir bebek mum istiyor, bir ölü şarkı istiyor,
Ayaklarımın altından geçiyor bir deniz, bir deniz;
Beni onun gözleri çağırıyor, duramam duramam.

Benim gözlerim yeşildir, ah, onun gözleri kara;
Ben günah kadar beyazım, o tövbe kadar kara...

Monna Rosa, Sezai KarakoçMonna Rosa, Sezai Karakoç
Sabırlı Firuze, bir alıntı ekledi.
14 Ara 2016 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Ah
Bir günah etse kişi, bin günah ah etmek gerek.
Bin günah ettim, ama bir günah ahım Yok benim!..

Tövbe, Akif Akay (Sayfa 80)Tövbe, Akif Akay (Sayfa 80)
Dilemma, bir alıntı ekledi.
29 Nis 2015

Her nefeste eyledik yüz bin günah
Bir günaha etmedik hiçbir gün ah...

Süleyman ÇelebiSüleyman Çelebi
Homo sapiens sapiens, bir alıntı ekledi.
24 Mar 2015

Bal Kurbanı

Zerdüşt’ün ruhunun üstünden yine aylar ve yıllar geçti. O, bunun farkında olmadı, fakat saçları ağarmıştı. Bir gün mağarasının önünde bir taşın üstüne oturup sakin sakin uzaklara bakarken -oradan deniz ve zikzaklı uçurumlar görünür-, hayvanları düşünceli düşünceli etrafında dolaştılar ve sonunda karşısına geldiler ve dediler ki:

“Zerdüşt, kendi mutluluğuna mı bakıyorsun?”

“Mutlulukta ne var?” diye cevap verdi Zerdüşt, “Çoktandır mutluluğa baktığım yok. Ben eserime bakıyorum.” Hayvanları:“Ah Zerdüşt!” dediler, “İyi şeylerden bıkkınlık getirmiş bir adam gibi konuşuyorsun. Mutluluğun gök mavisi gölünde yatmıyor musun?” Zerdüşt, “Çapkın, deliler!” dedi ve güldü, “Simgeyi ne güzel seçtiniz! Fakat bilesiniz ki benim şansım bir su dalgası gibi değil, bana baskı kurar, benden ayrılmak istemez. Erimiş zift gibidir.”

O zaman hayvanları yine düşünceli düşünceli, etrafında dolaştılar ve tekrar karşısına dizilerek dediler ki:

“Zerdüşt, bu nedenle olacak ki saçın gümüş gibi ağardığı halde yüzün sarardı ve karardı. Bak, ziftinin içinde oturuyorsun.”

“Ne söylüyorsunuz hayvanlarım,” dedi Zerdüşt ve güldü, “gerçekten, ziftten söz etmekle günah işledim. Benim başıma gelen, bütün olgunlaşan meyvelerin başına gelir. Kanımı koyulaştıran ve ruhuma durgunluk veren, damarlarımda toplanan, baldır.”

“Zerdüşt,” dediler hayvanları ve ona yaklaştılar, “öyle olacak, fakat bugün yüksek bir dağa çıkmak istemez misin? Hava çok açık ve bugün dünya her zamankinden daha iyi görülür.” "Evet, hayvanlarım” dedi Zerdüşt, "gerçekten gönlüme uyan iyi bir öneride bulundunuz. Bugün yüksek bir dağa çıkacağım. Fakat bana orda bal hazırlayın. Sarı, beyaz, halis, buz gibi serin petek balı. Biliniz ki orda bir bal kurbanı vermek istiyorum.”

Zerdüşt, yükseğe çıkınca kendisine eşlik eden hayvanları geri çevirdi ve kendisini yalnız buldu. O zaman bütün kalbiyle güldü, etrafına bakındı ve şöyle dedi:

"Kurbanlardan ve bal kurbanlarından söz edişim sözümün bir hilesi ve gerçekten faydalı bir delilikti. Bu dağ tepesinde, yalnız mağarasında ve yalnız hayvanlar arasında olduğumdan daha serbest konuşabilirim.

Neyi kurban etmeli? Bana armağan edilen şeyi israf ediyorum. Bin elle israf ediyorum. Nasıl, buna nasıl kurban vermek denir?

Böyle Buyurdu Zerdüşt, Friedrich NietzscheBöyle Buyurdu Zerdüşt, Friedrich Nietzsche