• Her nefesde eyledik yüz bin günâh
    Bir günâha etmedik hîçbir gün âh
  • Yazar: Kadimce
    Hikaye Adı : Evlilik
    Link: #31249563
    Müzik Parçası : Sessiz Veda

    Melih Kibar - Sessiz Veda

    https://youtu.be/lbpMjhFJ_Dk

    EVLİLİK

    Nerelerden başlanmalı ki söze bilmem…
    İki hayatı bir etmek deriz ya, silkelenen hayatlar görürüz. Hep mutluluklar dileriz, bir türlü görünemeyen, mutluluklar. Çok azımız görmüştür mutlu bir yuva, yaşamıştır, tesadüfen denk gelmiştir…

    Neler oluyor da, o verilen sözler, nağmeler, benim olsun diye dökülen diller; hediye edilen çiçekler, iş yerini basarak gelen çiçekçi gençler. Yolda yürürken özenilen, imrenilerek bakılan beyaz, kırmızı, pembe, mor güller. Acaba nazar mı değiyor diyeceğim, fakat bence bu da değil. Varsın olsun da herkes aşklara imrensin, nazar değsin. Sürtüşmeler olsun, tartışılsın da, sonunda her şey akıl ile de gönül ile de rayına otursun. Bunu da beceremiyorum…

    Bunu da beceremiyoruz, yapamıyoruz, aklımızla hareket etmeye çalışıyor, yüreğimizi de ki merhameti de bir kenara itiveriyoruz ki, ilk bombayı da burada patlatıyoruz. Öyle ki kimse altta kalmamalı, benlik olan gövde gösterisi bir anda katledilen yuvaların, mutluluğun dışın da kalmış çocuklarımızı da yıpratıyor etkiliyoruz.

    Merhamet sahibi olsak acaba nasıl davranırdık. Ne yani şimdi de merhametsiz mi olduk ? Neden olmasın! Kaçımız ak, pak bembeyazız. Neler yapıyoruz ? Nelere kızıyoruz… O kadar sorular var ki kafada, oturup düşünmüyoruz… Kendimizi neden yargılamıyoruz, yoksa, gerçeklerimiz ağır mı geliyor. Bu ne demek oluyor, insan evvela doğru bir şekilde kendini yargılarsa, kirişin en büyüğünü de kırmış olur. Bundan sonrası da çorap söküğü gibi akar gider…

    Ne demek istiyor?
    Ben olsaydım ne yapardım?
    O benim yerim de olsa nasıl davranırdı, ya da nasıl davranması gerekirdi!
    Benim ona sarf ettiğim davranışları, o bana etseydi; kabullenir miydim?
    Erkeğim demek, ben biliyorum demek mi?
    Adam olmak nedir? Çok delikanlı, Harbi kadın demiyor muyuz birilerine? Neden senin sevdiğin sahip olduğun sahiplenildiğin kadın, delikanlı değil mi? (belki saçma soru, bence tam yerinde soru).
    Kadın nedir? Üreme unsuru mu ? Cinsel istekler vakfı falan mı ? Kadınım dediğimiz (Meleğim deriz, sonra döveriz ya!) bizde ne ifade ediyor?
    Öyle ya kadın biz erkekler de genel de bir cinsel tercih olarak bakılıyor, Kadınların ne düşündüğü konusun da ki duyguları ben onlara bırakıyorum. Her şeyin bir sınırı olmalı, Eş için bir ömür Şehvete düşülebilir… Helalidir! Ama incitilme konusun da hakkımız yoktur. Bir çöp poşeti gibi tutulmaz kadın… Bir kadını çiçek gibi tutup çiçek gibi koruyacaksın, koklayacaksın.. vs vs..
    Erkek nedir Ey güzel kadın ? evet sen kalk ayağı da bana bir tarif et… Erkek demek aciz demektir belki, güç değildir kudret sahibi olmak, vurduğunu devirmek değildir. Bir erkeği Biz söz yıkar! Bir damla ya öldürür! İç dünyalarına hiç girdiniz mi ? Neler anlatır size de, yerle bir eder, boyun büker de üç güç kendinize gelemezsiniz. “Sabahattin Ali’nin “, “ Kürk Mantolu Madonna “ kitabını bitirdikten sonrası yaşanan karmaşık duygular gibi…
    Erkek, adam olmak zordur arkadaş, inan ki zordur. Büyün bir dünyayı sırtına yüklemeye çalışır, oda yetmezmiş gibi, hadi koş deriz… Hiç üşenmez koşar sizin için, ev e geldiğinde bir tebessüm gülüşünüz için, “ tuzu altın mı bey ?, çocuklara Şokolata da alaydın. Fistan da alamadık hâLa (halen) şu, o, bu… “.
    Bakalım mı ne yapmalıyız..
    “Hoş geldin canım, Erim, Hayatım, Beyim… “ Güzel değil mi sizce, Bir erkeklerin yerine koyun kendinizi. Bir erkek Çok güzel sözler hak eder, bunu unutmayın! “ Nasıl hak eder? “, “geliyor ne selam ne kelam, yayılıyor öküz gibi koltuğa “… Ama demeyin öğle o sizin kocanız, canınız, yüreğiniz (değil mi?) aynı döşeği bir etmediniz mi, yada etmeyecek misiniz?...
    Hiç ayaklarını yıkadınız mı ? Evin Reis’ dir diye değil!.. İnanın bu değil, Yükünü sırtlanmanız. “Biz de evde akşama kadar mutfak, elektrik süpürgesi, bulaşık, çamaşır. (az da olsa el ile bunları yapan insanlar var ve biz de ki bu rahatlığa rağmen mutlu olanlar çoğunlukta)… bu ne demek biliyor musunuz?
    PARA; MUTLULUK OLAMAZ, ASLA!
    Ne kadar geri kafalıyım değil mi? Bu zaman da “erkeğinin “ ayağını yıkamak, Ninelerimiz ne geri kafalıymış meğer… Ayak yıkamak boyun eğmek değildir. En azından ben böyle bakmıyorum. Birkaç kişiye de böyle bakılmayacağını göstermeye çalışacağım…
    Eşinizle bir bayram alışverişine diyelim, çıktınız. Ama süslülüğümüzden de ödün vermeyerek, topukluyu da giydik, İstemez misiniz ayağınıza masaj yapsın, hatta su ile ovalasın, veya şimdi kremler var güzelce kan dolaşımınızı dağıtsın? Değil mi? “ Yapmaz ki “, “ sen yaptın mı ki “. Ne haber?.. Gösterdin mi ilgi alakayı ?

    Eğer bir şeylerin değişmesini istiyor isek, karşı tarafta ki insanı değiştirmeye uğraşma! Sadece kendini yormakla kalmaz eş olanı ya da eşin olacak insanı kendinden nefret ettirirsin.. Asla senin istediğin gibi bir kadın olmasını bekleme karşıdakine, ya da erkeğin sana benzemesine.
    Nasıl sen, sensin; o da o!
    “Mutlu olmak istiyorsan, başkasını sana benzetmeye uğraşma. Onu öyle kabul eder isen, mutlu olursun “.
    Yıkamazsınız değil mi Beyler? Çorba da yapmaz mısınız eşinize! Öğle ya biz erkeğiz, höyytt dedik mi kadın susmalı. Dokuz ay karnımız da taşısak, acaba kadınları yine de anlayabilir miyiz? Ya da onların yerine kendimizi koyup, bazılarımızın yaptığı gibi sömürülsek acaba hoşumuza gider mi… Kadın bu, bazen bir çiçek görürüz, ya koklar ama koparmaya kıyamaz öğlece yolumuza devam ederiz veyahut dibinden kopartırız, sadece ne güzel durduğu için ya da ne güzel koktuğu için.

    Erkeklik duygusu ile mi bakıyoruz biz, hep, bir bu garip hayata hani canımdı aşkımdı, ömründü senin canının içi idi, sen canının içine böyle mi muamele ediyorsun “canın cehenneme “ der gibi.. “ Elini sıcak sudan soğuk suya sokturmam senin “… yersek, değil mi…

    Her şey, karşılıklı sevgi ve saygı ile alakalı gördüğümüz gibi…

    Gel Gelelim ki Evlilikte ilk adıma ve Düğüne kadar ki olaylara…
    Selam büyükler, Eşya seçimine mümkünse gitmeyin, Çocuklarınız çağırsa da gitmeyin… Mutluluklarını paylaşın ama gitmeyin. Sizin gittiğiniz bir alışveriş kesinlikle sizin seçiminize göre düzenlenmesini istersiniz… hayır hayır hayır!. Onlar evlenecek kadar büyüdü ise, Eşyalarını seçecek kadar da zevk sahibidirler. “Kız Ayşe bunu aldır kız, ilk defa evleniyorsunuz “ Af edersiniz de size ne? Evet düğünü siz yapıyorsunuz, yardım da ediyorsunuz, Allah razı olsun. Maddi destek ve manevi desteğinizi her zaman sağlayacaksınız, fakat söz konusu aile içinde ki seçimler, (eşyalar, kavgalar, kaygılar) bir adım dışarı da kalınız ki! Onlar kendi problemlerini görüp çözebilsinler.
    Eğer yardım isterler ise kesinlikle tarafsız olun!
    “ ooyyy benim kızım bunu hak etmedi “. “ben görmedim, kızım görsün “… (ya iyi de teyzem senin zamanın da bulaşık makinası yoktu. Senin zamanın da.. neyse bu konuya girmeyeceğim… sizin gençliğiniz de değil sene iki bin bilmem kaç… ve eskiden 20 30 40 yılda bir nesil değişirken, şimdi beş yılda bir değişiyor)
    ben ezildim kızım ezilmesin…
    o kadar çok söz var ki..
    “gittin de bu mendeburu mu seçtin “… (Allah rızası için istedin o gelini teyze “oğluna “)

    Büyüklerin cehaleti, ya da cahilliği yüzünden binlerce yuva yıkılıyor bir sene de. Büyükler “yardım “ denilince yardım eder. Aksi “yandım “ oluyor böyle.. tabi eltiler baldızlar görümceler. Ah! Ah!, Kimseye Şeytan demek istemiyorum… Şeytana uyan insanlar, yuvanın hassasiyeti ile Şeytanın oyununa geliyorlar bazen, diye kibarlaşarak ve nazik bir üslup takınarak… karışmayın! Yönlendirmeyin erkek kardeşlerinizi, kız kardeşlerinizi… “ Ali Ali… senin karı bana böyle, böyle dedi… “ rahatsız oluyorsan gitmeyeceksin ablacım… neden kötülüyorsun adama kadınını… Sen evde mutsuzsun diye başka bir yuvaya gölge düşürmek nedir? Bilmez misin, yuvayı bozanın, yuvası bozulur… Şeytana uydum!... Allaha uyaydın. Ne diyeyim.

    Biz insanlar hem suç işler hem de suçu başkasına atmayı severiz, Demek ki Şeytana boynuzu takma merasimi burdan geliyor! Günah keçisi deriz ya, keçi de boynuzludur…

    Şimdi Kız aldık verdin Melodisini bir tarafa koyuyor , nasıl yaparız da bu konuya el atarız diyerek, damdan düşer gibi mi olsun, yoksa alıştıra, alıştıra mı anlatmalı bilemedim. Bir gün kuyumcuya çeyrek altın bozdurmaya gittim. O saatte bana denk gelmiş olmalı ki, kuyumcu sahibinin elamanı yok. Kaç dakika yok ya da o gün mü yok, izinli mi.. derken konuyu uzatmadan. Kulak misafiri oldum kaynana kaynata gelin damat muhabbetine, şu yüzük küçük, bu yüzük büyük, şu bilezikler ince, bu bilezikler kalın derken giden 15 yirmi bin liranın ardından dan bunun bir de mobilyası, süsü, camı, mutfağı, lira bağı, bahçesi… koy oraya 25 bin daha ne ettik efendim? 40 bin beyaz eşyası perdesi düğün salonu ile toplam 50 bin liralık borcun size olan cirosu da , Kocaman bir hüsran…

    Neden mi ?
    Almayalım mı ? (çok mu paramız var?)
    Hak etmedik mi bunca eşyayı? (eşyayı mı hak ettik ki acaba?)
    Boş yere mi otursun gelen misafir… (öyle ya misafir oturmaya geliyor!)
    En azından misafirin, misafirlik edecek bir yuva bulması gerekir…
    Onca söz, verilen yemin, giden emek, kaybolan umutlar, Yıkılan düşer.. (bir de var ise Çocuk(lar)), kırılan kalpler ve sayamadığım dahası…

    Evlenmek istediğiniz de, kafanıza göre bir insan bulmalı evvela!
    Ne istediğinizi bilmelisiniz!
    Doğru kişiyi belki defalarca’sına hayır diyerek, doğru kişiyi bulmalısınız…
    En büyük yanlışlardan birisi, Kendinize benzetmeye uğraşmaktır…(Ya olduğu gibi kabullenin onu, ya da hiç ne kendinizi, ne de bir başkasını, ateşe atmayın)…
    Evlenmiş olayım diye evlenilmez, mutlu olmak için evlenilir…
  • Melih Kibar - Sessiz Veda

    https://youtu.be/lbpMjhFJ_Dk

    EVLİLİK

    Nerelerden başlanmalı ki söze bilmem…
    İki hayatı bir etmek deriz ya, silkelenen hayatlar görürüz. Hep mutluluklar dileriz, bir türlü görünemeyen, mutluluklar. Çok azımız görmüştür mutlu bir yuva, yaşamıştır, tesadüfen denk gelmiştir…

    Neler oluyor da, o verilen sözler, nağmeler, benim olsun diye dökülen diller; hediye edilen çiçekler, iş yerini basarak gelen çiçekçi gençler. Yolda yürürken özenilen, imrenilerek bakılan beyaz, kırmızı, pembe, mor güller. Acaba nazar mı değiyor diyeceğim, fakat bence bu da değil. Varsın olsun da herkes aşklara imrensin, nazar değsin. Sürtüşmeler olsun, tartışılsın da, sonunda her şey akıl ile de gönül ile de rayına otursun. Bunu da beceremiyorum…

    Bunu da beceremiyoruz, yapamıyoruz, aklımızla hareket etmeye çalışıyor, yüreğimizi de ki merhameti de bir kenara itiveriyoruz ki, ilk bombayı da burada patlatıyoruz. Öyle ki kimse altta kalmamalı, benlik olan gövde gösterisi bir anda katledilen yuvaların, mutluluğun dışın da kalmış çocuklarımızı da yıpratıyor etkiliyoruz.

    Merhamet sahibi olsak acaba nasıl davranırdık. Ne yani şimdi de merhametsiz mi olduk ? Neden olmasın! Kaçımız ak, pak bembeyazız. Neler yapıyoruz ? Nelere kızıyoruz… O kadar sorular var ki kafada, oturup düşünmüyoruz… Kendimizi neden yargılamıyoruz, yoksa, gerçeklerimiz ağır mı geliyor. Bu ne demek oluyor, insan evvela doğru bir şekilde kendini yargılarsa, kirişin en büyüğünü de kırmış olur. Bundan sonrası da çorap söküğü gibi akar gider…

    Ne demek istiyor?
    Ben olsaydım ne yapardım?
    O benim yerim de olsa nasıl davranırdı, ya da nasıl davranması gerekirdi!
    Benim ona sarf ettiğim davranışları, o bana etseydi; kabullenir miydim?
    Erkeğim demek, ben biliyorum demek mi?
    Adam olmak nedir? Çok delikanlı, Harbi kadın demiyor muyuz birilerine? Neden senin sevdiğin sahip olduğun sahiplenildiğin kadın, delikanlı değil mi? (belki saçma soru, bence tam yerinde soru).
    Kadın nedir? Üreme unsuru mu ? Cinsel istekler vakfı falan mı ? Kadınım dediğimiz (Meleğim deriz, sonra döveriz ya!) bizde ne ifade ediyor?
    Öyle ya kadın biz erkekler de genel de bir cinsel tercih olarak bakılıyor, Kadınların ne düşündüğü konusun da ki duyguları ben onlara bırakıyorum. Her şeyin bir sınırı olmalı, Eş için bir ömür Şehvete düşülebilir… Helalidir! Ama incitilme konusun da hakkımız yoktur. Bir çöp poşeti gibi tutulmaz kadın… Bir kadını çiçek gibi tutup çiçek gibi koruyacaksın, koklayacaksın.. vs vs..
    Erkek nedir Ey güzel kadın ? evet sen kalk ayağı da bana bir tarif et… Erkek demek aciz demektir belki, güç değildir kudret sahibi olmak, vurduğunu devirmek değildir. Bir erkeği Biz söz yıkar! Bir damla ya öldürür! İç dünyalarına hiç girdiniz mi ? Neler anlatır size de, yerle bir eder, boyun büker de üç güç kendinize gelemezsiniz. “Sabahattin Ali’nin “, “ Kürk Mantolu Madonna “ kitabını bitirdikten sonrası yaşanan karmaşık duygular gibi…
    Erkek, adam olmak zordur arkadaş, inan ki zordur. Büyün bir dünyayı sırtına yüklemeye çalışır, oda yetmezmiş gibi, hadi koş deriz… Hiç üşenmez koşar sizin için, ev e geldiğinde bir tebessüm gülüşünüz için, “ tuzu altın mı bey ?, çocuklara Şokolata da alaydın. Fistan da alamadık hâLa (halen) şu, o, bu… “.
    Bakalım mı ne yapmalıyız..
    “Hoş geldin canım, Erim, Hayatım, Beyim… “ Güzel değil mi sizce, Bir erkeklerin yerine koyun kendinizi. Bir erkek Çok güzel sözler hak eder, bunu unutmayın! “ Nasıl hak eder? “, “geliyor ne selam ne kelam, yayılıyor öküz gibi koltuğa “… Ama demeyin öğle o sizin kocanız, canınız, yüreğiniz (değil mi?) aynı döşeği bir etmediniz mi, yada etmeyecek misiniz?...
    Hiç ayaklarını yıkadınız mı ? Evin Reis’ dir diye değil!.. İnanın bu değil, Yükünü sırtlanmanız. “Biz de evde akşama kadar mutfak, elektrik süpürgesi, bulaşık, çamaşır. (az da olsa el ile bunları yapan insanlar var ve biz de ki bu rahatlığa rağmen mutlu olanlar çoğunlukta)… bu ne demek biliyor musunuz?
    PARA; MUTLULUK OLAMAZ, ASLA!
    Ne kadar geri kafalıyım değil mi? Bu zaman da “erkeğinin “ ayağını yıkamak, Ninelerimiz ne geri kafalıymış meğer… Ayak yıkamak boyun eğmek değildir. En azından ben böyle bakmıyorum. Birkaç kişiye de böyle bakılmayacağını göstermeye çalışacağım…
    Eşinizle bir bayram alışverişine diyelim, çıktınız. Ama süslülüğümüzden de ödün vermeyerek, topukluyu da giydik, İstemez misiniz ayağınıza masaj yapsın, hatta su ile ovalasın, veya şimdi kremler var güzelce kan dolaşımınızı dağıtsın? Değil mi? “ Yapmaz ki “, “ sen yaptın mı ki “. Ne haber?.. Gösterdin mi ilgi alakayı ?

    Eğer bir şeylerin değişmesini istiyor isek, karşı tarafta ki insanı değiştirmeye uğraşma! Sadece kendini yormakla kalmaz eş olanı ya da eşin olacak insanı kendinden nefret ettirirsin.. Asla senin istediğin gibi bir kadın olmasını bekleme karşıdakine, ya da erkeğin sana benzemesine.
    Nasıl sen, sensin; o da o!
    “Mutlu olmak istiyorsan, başkasını sana benzetmeye uğraşma. Onu öyle kabul eder isen, mutlu olursun “.
    Yıkamazsınız değil mi Beyler? Çorba da yapmaz mısınız eşinize! Öğle ya biz erkeğiz, höyytt dedik mi kadın susmalı. Dokuz ay karnımız da taşısak, acaba kadınları yine de anlayabilir miyiz? Ya da onların yerine kendimizi koyup, bazılarımızın yaptığı gibi sömürülsek acaba hoşumuza gider mi… Kadın bu, bazen bir çiçek görürüz, ya koklar ama koparmaya kıyamaz öğlece yolumuza devam ederiz veyahut dibinden kopartırız, sadece ne güzel durduğu için ya da ne güzel koktuğu için.

    Erkeklik duygusu ile mi bakıyoruz biz, hep, bir bu garip hayata hani canımdı aşkımdı, ömründü senin canının içi idi, sen canının içine böyle mi muamele ediyorsun “canın cehenneme “ der gibi.. “ Elini sıcak sudan soğuk suya sokturmam senin “… yersek, değil mi…

    Her şey, karşılıklı sevgi ve saygı ile alakalı gördüğümüz gibi…

    Gel Gelelim ki Evlilikte ilk adıma ve Düğüne kadar ki olaylara…
    Selam büyükler, Eşya seçimine mümkünse gitmeyin, Çocuklarınız çağırsa da gitmeyin… Mutluluklarını paylaşın ama gitmeyin. Sizin gittiğiniz bir alışveriş kesinlikle sizin seçiminize göre düzenlenmesini istersiniz… hayır hayır hayır!. Onlar evlenecek kadar büyüdü ise, Eşyalarını seçecek kadar da zevk sahibidirler. “Kız Ayşe bunu aldır kız, ilk defa evleniyorsunuz “ Af edersiniz de size ne? Evet düğünü siz yapıyorsunuz, yardım da ediyorsunuz, Allah razı olsun. Maddi destek ve manevi desteğinizi her zaman sağlayacaksınız, fakat söz konusu aile içinde ki seçimler, (eşyalar, kavgalar, kaygılar) bir adım dışarı da kalınız ki! Onlar kendi problemlerini görüp çözebilsinler.
    Eğer yardım isterler ise kesinlikle tarafsız olun!
    “ ooyyy benim kızım bunu hak etmedi “. “ben görmedim, kızım görsün “… (ya iyi de teyzem senin zamanın da bulaşık makinası yoktu. Senin zamanın da.. neyse bu konuya girmeyeceğim… sizin gençliğiniz de değil sene iki bin bilmem kaç… ve eskiden 20 30 40 yılda bir nesil değişirken, şimdi beş yılda bir değişiyor)
    ben ezildim kızım ezilmesin…
    o kadar çok söz var ki..
    “gittin de bu mendeburu mu seçtin “… (Allah rızası için istedin o gelini teyze “oğluna “)

    Büyüklerin cehaleti, ya da cahilliği yüzünden binlerce yuva yıkılıyor bir sene de. Büyükler “yardım “ denilince yardım eder. Aksi “yandım “ oluyor böyle.. tabi eltiler baldızlar görümceler. Ah! Ah!, Kimseye Şeytan demek istemiyorum… Şeytana uyan insanlar, yuvanın hassasiyeti ile Şeytanın oyununa geliyorlar bazen, diye kibarlaşarak ve nazik bir üslup takınarak… karışmayın! Yönlendirmeyin erkek kardeşlerinizi, kız kardeşlerinizi… “ Ali Ali… senin karı bana böyle, böyle dedi… “ rahatsız oluyorsan gitmeyeceksin ablacım… neden kötülüyorsun adama kadınını… Sen evde mutsuzsun diye başka bir yuvaya gölge düşürmek nedir? Bilmez misin, yuvayı bozanın, yuvası bozulur… Şeytana uydum!... Allaha uyaydın. Ne diyeyim.

    Biz insanlar hem suç işler hem de suçu başkasına atmayı severiz, Demek ki Şeytana boynuzu takma merasimi burdan geliyor! Günah keçisi deriz ya, keçi de boynuzludur…

    Şimdi Kız aldık verdin Melodisini bir tarafa koyuyor , nasıl yaparız da bu konuya el atarız diyerek, damdan düşer gibi mi olsun, yoksa alıştıra, alıştıra mı anlatmalı bilemedim. Bir gün kuyumcuya çeyrek altın bozdurmaya gittim. O saatte bana denk gelmiş olmalı ki, kuyumcu sahibinin elamanı yok. Kaç dakika yok ya da o gün mü yok, izinli mi.. derken konuyu uzatmadan. Kulak misafiri oldum kaynana kaynata gelin damat muhabbetine, şu yüzük küçük, bu yüzük büyük, şu bilezikler ince, bu bilezikler kalın derken giden 15 yirmi bin liranın ardından dan bunun bir de mobilyası, süsü, camı, mutfağı, lira bağı, bahçesi… koy oraya 25 bin daha ne ettik efendim? 40 bin beyaz eşyası perdesi düğün salonu ile toplam 50 bin liralık borcun size olan cirosu da , Kocaman bir hüsran…

    Neden mi ?
    Almayalım mı ? (çok mu paramız var?)
    Hak etmedik mi bunca eşyayı? (eşyayı mı hak ettik ki acaba?)
    Boş yere mi otursun gelen misafir… (öyle ya misafir oturmaya geliyor!)
    En azından misafirin, misafirlik edecek bir yuva bulması gerekir…
    Onca söz, verilen yemin, giden emek, kaybolan umutlar, Yıkılan düşer.. (bir de var ise Çocuk(lar)), kırılan kalpler ve sayamadığım dahası…

    Evlenmek istediğiniz de, kafanıza göre bir insan bulmalı evvela!
    Ne istediğinizi bilmelisiniz!
    Doğru kişiyi belki defalarca’sına hayır diyerek, doğru kişiyi bulmalısınız…
    En büyük yanlışlardan birisi, Kendinize benzetmeye uğraşmaktır…(Ya olduğu gibi kabullenin onu, ya da hiç ne kendinizi, ne de bir başkasını, ateşe atmayın)…
    Evlenmiş olayım diye evlenilmez, mutlu olmak için evlenilir…
    Kadim TATAROĞLU
  • Rahman Rahim Allah'ın Adıyla

    31- Mü'min kadınlara da söyle: "Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar(31) ve ırzlarını(32) korusunlar;(33) süslerini(34) açığa vurmasınlar, ancak kendiğilinden görüneni hariç.(35) Baş örtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar.(36) Süslerini, kendi kocalarından(37) ya da babalarından ya da kocalarının babalarından(38) ya da oğullarından ya da kocalarının oğullarından(39) ya da kendi kardeşlerinden(40) ya da kardeşlerinin oğullarından(41) ya da kız kardeşlerinin oğullarından(42) ya da kendi kadınlarından(43) ya da sağ ellerinin altında bulunanlardan(44) ya da kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden(45) ya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan(46) başkasına göstermesinler. Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar.(47) Hep birlikte Allah'a tevbe edin(48) ey mü'minler, umulur ki felah bulursunuz."(49)

    AÇIKLAMA

    31. Erkeklerin kadınlar karşısında bakışlarını indirme hükmü, erkekler karşısında kadınlar için de aynıdır. Kadınların başka erkeklere gözlerini dikip bakmaları yasaktır, ister istemez erkekleri gördüklerinde hemen gözlerini çevirmeli ve başkalarının avret yerlerine bakmaktan kaçınmalıdırlar. Bununla birlikte, erkeklerin kadınlara bakıp bakmamalarıyla ilgili hükümler, kadınların erkeklere bakıp bakmamalarıyla ilgili hükümlerden biraz farklıdır. Bu konuda bir rivayet şöyle gelmektedir: Hz.Peygamber (s.a) hanımlarından Hz.Ümmü Meymune ve Hz.Ümmü Seleme ile otururlarken, âmâ bir sahabi olan Hz.İbn Ümmü Mektum çıkagelir. Hz.Peygamber (s.a) hanımlarına "Yüzünüzü ondan gizleyin" buyurur. Hanımlarının, "Ey Allah'ın Rasûlü, o kör değil mi? Bizi ne görebilir, ne tanıyabilir" demeleri üzerine de şu cevabı verir: "Siz de mi körsünüz? Onu görmüyor musunuz?" Hz.Ümmü Seleme bu olayın örtü hükümlerinin inmesinden sonra meydana geldiğini açıklar. (İmam Ahmed, Ebu Davud, Tirmizi) .
    Bunu destekleyen bir başka rivayet daha vardır ki, şöyledir: "Amâ bir adamın kendisini görmeye gelmesi üzerine Hz.Aişe ondan gizlenir. Adam kendisini göremezken örtünmeye neden gerek duyduğunu Hz.Aişe şöyle açıklar: "Ama, ben onu görüyorum" (Muvatta) .
    Ne var ki, bunların karşısında Hz.Aişe'den gelen değişik bir rivayet vardır. Hicret'in 7'inci yılında Medine'ye bir zenci heyet gelir ve Mescid-i Nebevî'de fiziki bir hüner gösterisinde bulunurlar. Hz.Peygamber (s.a) bunu Hz.Aişe'ye gösterir. (Buhari, Müslim, İmam Ahmed) . Bir başka olayda, Fatıma bint-i Kays'ı kocası boşadığı zaman, iddetini nerede geçireceği sorunu baş gösterir. Hz.Peygamber (s.a) ona önce Ümmü Şerik el-Ensari ile kalmasını söyler, fakat sonra âmâ olduğu için daha rahat eder düşüncesiyle İbn Ümmü Mektum'un evinde kalmasını emreder. Ümmü Şerik zengin olup, evi ziyafet verdiği sahabelerle dolup taştığından, onun evinde kalmasını hoşgörmez. (Müslim, Ebu Davud) .
    Bu rivayetler, kadınların erkeklere bakması konusunda getirilen sınırlamaların erkeklerin kadınlara bakmalarıyla ilgili sınırlamalar kadar sert olmadığını gösterir. Kadınların erkeklerle karşı karşıya oturmaları yasaklanmış olmakla birlikte, yoldan geçerken erkeklere bakmaları veya erkeklerin mahzur bulunmayan gösterilerini uzaktan izlemeleri haram değildir. Yine, gerçek ihtiyaç durumunda kadınların birlikte kaldıkları evdeki erkekleri görmelerinde de mahzur yoktur. İmam Gazali ve İbn Hacer de aşağı yukarı aynı görüştedirler.
    Şevkânî Neyl'ül-Evtar'da İbn Hacer'den şu görüşü nakleder "Kadınlarla ilgili bu izni, açık havadaki işlerinde de kendilerine böyle bir serbesti tanınmış olması gerçeği desteklemektedir. Camilere gittiklerinde veya sokaklarda dolaşırken, ya da seyahatta kadınlar erkekler kendilerine bakmasın diye peçe takarlarken, erkeklere kadınlar kendilerine bakmasın diye peçe takma emri verilmemiştir. Bu da iki cinsle ilgili hükümlerin farklı olduğunu gösterir." (Cilt: 6, sh. 101) . Bununla birlikte, kadınların serbestçe istedikleri kadar erkeklere bakıp durmaları ve bununla göz zevki almaları caiz değildir.
    32. Yani, gizli yerlerini başkalarının yanında açmaktan ve cinsel arzularını gayri meşru yollarla gidermekten sakınsınlar. Bu konudaki hüküm kadınlar ve erkekler için aynıysa da, avret yerinin sınırları kadınlar ve erkekler için farklıdır. Ayrıca, kadınların avret yeri erkekler karşısında ve kadınlar karşısında da değişiklik gösterir.
    Kadınların erkekler karşısındaki avret yerleri el ve yüz dışında kalan tüm vücudlarıdır, avret yerlerini açması koca dışında, kardeşleri ve babaları için dahi doğru değildir. Vücud çizgilerini ve deriyi ortaya koyacak biçimde ince ve dar giyinmek de yasaktır. Hz.Aişe'den gelen bir rivayete göre, bir defasında kız kardeşi Esma ince bir elbise içinde Hz. Peygamber'e (s.a) gelir. Hemen yüzünü çeviren Hz.Peygamber (s.a) şöyle buyurur: "Ey Esma, bir kadın ergenlik çağına geldiği zaman, yüz ve el dışında vücudunun herhangi bir parçasının açığa çıkmasına izin yoktur." (Ebu Davud) .
    Benzer bir hadisi İbn Cerir yine Hz Aişe'den nakleder. Buna göre, bir defasında, Hz.Aişe'nin annesinin önceki kocasından olma Abdullah bin Tufeyl'in kızı kendisini ziyarete gelir. O esnada eve giren Hz.Peygamber (s.a) kızı görünce yüzünü çevirir. Hz.Aişe, "Ey Allah'ın Rasûlü, o benim yeğenimdir" der. Buna Hz.Peygamber (s.a) şöyle karşılık verir: "Bir kadın ergenlik çağına geldiği zaman, el ve yüz dışında vücudunu göstermesi helâl değildir" (Sonra da, elle nereyi kasdettiğini göstermek için bileğini tutar ve kavradığı yerle avucunun orası kadar bir mesafe kalır.) Bu bağlamda gösterilen tek hoşgörü, vücudunun bir kısmını yakın akrabalarının önünde (kardeş, baba gibi) gösterebilmesi için tanınan izindir. Bu da, kadın ev işlerini yaparken gereklidir. Sözgelimi, hamur yoğururken kolunu, döşemeleri yıkarken pantolununu sıvayabilir.
    Kadınların kadınlar karşısındaki avret yerleri, erkeklerin erkekler karşısındaki avret yerlerinin aynısı, yani göbekle diz kapağı arasıdır. Fakat, bu kadının kadın karşısında yarı çıplak duracağı anlamına gelmez. Şu kadar ki, vücudun göbekle diz kapağı arasının her halükârda kapanması gerekirken, vücudunun diğer bölümleri için böyle değildir.
    33. İlahi Kanun'un kadınlardan istediği yalnızca erkeklerden istediğiyle, yani bakışlarını sakınıp, ferçlerini korumakla sınırlı olmayıp, erkeklerden istenmeyen daha başka şeylerin de kadınlardan istendiği önemle belirtilmelidir. Bu da gösteriyor ki, bu alanda erkeklerle kadınlar bir değildir.
    34. "Zinet" çekici elbiseler, süslemeler ve kadınların genellikle kullandığı diğer baş, yüz, el, ayak vs. süslerini içine alır ve modern manada "makyaj" (süslenme) sözcüğüyle ifade edilebilir. Bu zinetin başkalarının yanında açılmaması emri aşağıdaki açıklama notlarında ayrıntılarıyla açıklanacaktır.
    35. Çeşitli müfessirlerce bu ayete verilen anlamlar ayetin gerçek anlamını karmakarışık bir hale getirmiştir. Oysa, açıkça söylenmek istenen, "kadınların zinet ve süslerini" açıkta olan-kendiliğinden görünen" ve kontrollerinin ötesine taşanın dışında göstermemeleri gerektiğidir. Yani, kadınlar bilerek ve kasden süslerini açığa vuramazlar, fakat, niyet ve kasıt olmaksızın, başörtünün savrulup zinetin ortaya çıkması veya kadın giyiminin bir parçası olarak çekiciliği bulunmakla birlikte gizlenmesi mümkün olmayan dış elbisenin görünmesi gibi durumlarda zinetin açığa çıkmasında kadın üzerine sorumluluk yoktur. Hz.Abdullah İbn Mes'ud, Hasan Basrî, İbn Sirin ve İbrahim Nehaî'nin tefsirleri de bu şekildedir. Buna karşılık, bazı müfessirler ayeti, "vücudun genellikle açıkta kalan ve örtülmeyen kısımları" anlamına almışlar ve tüm süsleriyle birlikte yüzü ve elleri bunun içine dahil etmişlerdir.
    Bu, Hz.Abdullah İbn Abbas'la izleyicilerinin ve çok sayıda Hanefi fakihinin görüşüdür. (Ahkâmü'l-Kur'an, el-Cessas, Cilt: 3, 388-389) . Bu durumda, bunlara göre kadınların, tüm makyajıyla yüzleri ve süsleriyle elleri açık olarak dışarı çıkmalarında bir mahzur yoktur.
    Fakat biz bu görüşe katılamayacağız. Bir şeyi göstermekle o şeyin kendiliğinden görünmesi arasında dağlar kadar fark vardır. Birincisi niyet ve kasıt belirtirken ikincisi zorda kalma ve çaresiz olmayı ifade eder. Üstelik böyle bir yorum. Hz.Peygamber (s.a) devrinde örtü ayetinin inmesinden sonra kadınların yüzleri açık dışarı çıkmadıklarını bildiren rivayetlere de ters düşmektedir. Örtü hükmü yüzlerin örtülmesini de içine almaktadır ve peçe, Hacc'da ihramlı olmanın dışında kadın giyiminin bir parçası haline gelmiştir. Bunun bir diğer delili de, ellerin ve yüzün kadınların avret yerine dahil edilmemiş olmasıdır, avret yeri ile örtü farklı şeylerdir. Avret yeri, baba ve erkek kardeş gibi erkeklerin bile yanında açılmaması zorunlu olan yerlerdir; oysa örtü, kadını mahremi olmayan erkeklerden ayıran şeydir, buradaki tartışma avret yeri değil, örtü hükümleriyle ilgilidir.
    36. İslâm öncesi cahiliye günlerinde kadınlar, başın arkasında bağlanan bir tür başlık kullanırlardı. Gömleğin yakası da, boynun önünü ve göğsün üst kısmını dışarda bırakacak şekilde açılırdı. Göğüsleri örtecek gömlekten başka bir şey yoktu ve saçlar bir veya iki çift örgü halinde arkaya bırakılırdı. (El-Keşşaf, cilt: 2, sh. 9', İbn Kesir, c: 3, sh: 283-284) . Bu ayet inince müslüman kadınlar başlarını, göğüslerini ve sırtlarını bütünüyle örten bir başörtüsü takmaya başladılar. Müslüman kadınların bu hüküm karşısındaki davranışlarını Hz.Aişe (r.a) canlı bir biçimde anlatır. "Nur Suresi inip, halk muhtevasını Hz.Peygamber'den (s.a) öğrenince doğru evlerine koştular ve ayetleri karıları, kızları ve kız kardeşlerine okudular" der ve ilave eder: "Ayetlere anında cevap geldi. Ensar kadınları hemen kalkıp, ellerine geçen bez parçalarından başörtüleri yaptılar. Ertesi sabah namaz için Mescid-i Nebevi'ye gelen tüm kadınlar baş örtülüydüler." Bir başka rivayette, Hz.Aişe ince bezlerin bırakılıp, bu amaçla kadınların kalın bez seçtiklerini anlatır. (İbn Kesir, cilt: 3, sh: 284, Ebu Davud) .
    Hükmün amacı ve gerçek niteliği, baş örtüsünün güzel ve ince bezden yapılmamasını gerektirmektedir. Ensar kadınları gerçek hedefi anlamışlardı ve ne tür bir bezin kullanılması gerektiğini biliyorlardı. Kanun Koyucu bizzat bu noktayı açıklamış ve halkın yorumuna bırakmamıştır. Dihyetü'l-Kelbî anlatıyor: "Bir keresinde Hz.Peygamber'e (s.a) belli uzunlukta güzel bir Mısır muslini getirildi. Ondan bir parça bana vererek, "Bir kısmını gömleğin için kullan, kalanını da başörtüsü yapması için karına ver, fakat ona şöyle de, bunun iç yüzüne bir başka bez parçası diksin ve içinden beden görünmesin" dedi." (Ebu Davud) .
    37. Bu ayet, bir kadının tüm makyaj ve süsüyle serbestçe hareket edebileceği çevreyi açıklamaktadır. Bu çevrenin dışında, akraba olsun yabancı olsun, başkalarının karşısına makyajıyla çıkmasına izin yoktur. Hüküm, bu sınırlı çevrenin dışında kasden veya dikkatsizce süslerini göstermemesi gerektiğini ifade eder. Bununla birlikte, dikkat ve titizliğe rağmen, elde olmadan meydana gelen açılmaları da Allah affeder.
    38. "Babalar" hem anne, hem de baba yanından dedeleri ve büyük dedeleri de içine alır. Dolayısıyla, bir kadın kendi babası ve dedesine görünebildiği gibi, kocasının babası ve babasının babasına da görünebilir.
    39. "Oğullar" kadın ve erkek tarafından torunları ve küçük torunları da içine alır. Öz oğullarla üvey oğullar arasında herhangi bir ayırım yapılmamıştır.
    40. "Erkek kardeşler" öz ve üvey kardeşleri içine alır.
    41. "Erkek ve kız kardeşlerin oğulları", öz ve üvey erkek ve kız kardeşlerin oğulları, torunları ve küçük torunları içine alır.
    42. Yakınlardan sonra, diğer insanlara geçilmektedir. Bunları anlatmaya geçmeden önce karıştırma olmaması için üç noktanın anlaşılması yararladır:
    1) Bazı fakihler, bir kadının hareket ve süslerini gösterme serbestisinin bu ayette anılan akraba çevresiyle sınırlı olduğu görüşündedirler. Bu çevrenin dışında kalan herkes, amca ve dayıya varıncaya kadar bu listenin dışında kalır ve Kur'an'da anılmadıkları için kadın onların yanında da örtünmek zorundadır. Fakat, bu fakihlerin bu görüşü doğru değildir. Bırakın gerçek amcaları, Hz.Peygamber (s.a) Hz.Aişe'nin süt amcası karşısında bile tam anlamıyla örtünmesine gerek duymamıştır. Kütübü Sitte ve Müsned'i Ahmed'de Hz.Aişe'den gelen bir rivayete göre, bir defasında Ebu'l-Kays'ın kardeşi Eflah Hz.Aişe'yi görmeye gelir ve eve girmek için izin ister. Fakat,örtünme emri inmiş olduğu için, Hz.Aişe izin vermez. Bunun üzerine Eflah, "Sen benim yeğenimsin, seni kardeşim Ebu'l-Kays'ın karısı emzirdi" der. Buna rağmen, Hz.Aişe böyle bir yakınının yanında peçesiz bulunmaya izin olup olmadığında tereddüt eder. O esnada Hz.Peygamber (s.a) gelir ve Hz.Aişe'ye Eflah'ı görebileceğine hükmeder. Bu da gösteriyor ki, bizzat Hz.Peygamber (s.a) ayeti bu fakihlerin yorumladığı gibi yorumlamamış yani yalnızca ayette anılan yakınlara peçesiz görünmenin helâl olduğuna hükmetmemiş amca, dayı,damat ve süt akrabalar gibi kendileriyle evlenmesi haram olan yakınlar karşısında örtüye gerek olmadığına karar vermiştir. Tabiun'dan Hasan-ı Basri aynı görüşü benimsemiş ve bu görüş Ahkamü'l-Kur'an'da (cilt: 3 sh: 390). Alleme Ebu Bekr el-Cessas tarafından desteklenmiştir.
    2) Kendileriyle evlenmenin ebedi haram olmadığı yakınlar sorunu vardır ortada, bu yakınlar, ne kendilerine kadının süsleriyle görünebileceği mahrem yakınlar kategorisine, ne de başkaları karşısında olduğu gibi, kendileri karşısında da bütünüyle örtünmesi gereken tümden yabancılar kategorisine girmektedir. Herhalde kesin çizgilerle tesbit edilemeyeceğinden olsa gerek. İslâm bu konuda iki uç arasında benimsenmesi gereken yolu tayin etmemiştir. Böyle durumlarda örtüye uyup uyulmayacağı, karşılıklı ilişkilere, kadın ve erkeğin yaşına, ailevi ilişki ve bağlara ve (aynı veya ayrı evlerde oturmak gibi) daha bazı şartlara bağlı olacaktır. Bu konuda bizzat Hz.Peygamber'in (s.a) sergilediği örnek bize aynı yolu göstermektedir.
    Çok sayıda rivayet, Ebu Bekr'in kızı, Hz.Peygamber'in (s.a) baldızı Esma'nın Hz.Peygamber'in (s.a) karşısında peçesiz çıktığını ve en azından yüz ve ellerini örtmediğini aktarmaktadır. Bu durum, Hz.Peygamber'in vefatından bir kaç ay önce yapılan Veda Haccı'na kadar devam etmiştir. (Ebu Davud) .
    Aynı şekilde Ebu Talib'in kızı ve Hz.Peygamber'in yeğeni Ümmü Hani de yüzünü ve ellerini örtmeden Hz.Peygamber'in karşısına çıkardı. Bizzat kendisi, bunu doğrulayan bir olayı Mekke'nin fethiyle ilgili olarak nakleder. (Ebu Davud). Buna karşılık Hz.Abbas'ın oğlu Fazl'ı, (Hz.Peygamber'in (s.a) amca çocuğu) Rabia bin Haris b. Abdülmuttalib'in de oğlu Abdulmüttalib'i ailenin kazanan üyeleri olmadıkları için evlenemediklerinden bir iş ricasıyla Hz.Peygamber'e (s.a) gönderdiklerini görüyoruz. Her ikisi de Hz.Peygamber'i, (s.a) Fazl'ın amca veya hala kızı ve Abdülmuttalib bin Rabia'nın babasına da benzer bir biçimde yakınlığı olan Hz.Zeyneb'in evinde görürler. Hz.Zeynep karşılarına çıkmaz ve kendileriyle Hz.Peygamber'in (s.a) huzurunda bir perde arkasından konuşur. (Ebu Davud). Bu iki örneği birlikte ele alırsak, yukarda ifade ettiğimiz aynı sonuca varırız.
    3) İlişkinin kesin olmadığı durumlarda, mahrem yakınlarının yanında bile örtüye dikkat edilmelidir. Buhari, Müslim ve Ebu Davud'un rivayet ettiği bir hadise göre, Hz.Peygamber'in (s.a) hanımlarından Sevde'nin cariyeden doğma bir erkek kardeşi vardı. Sevde'nin ve delikanlının babası, Utbe, kardeşi Sa'd b. Ebu Vakkas'a kendi sulbünden olduğu için bir yeğen olarak delikanlıya bakması vasiyetinde bulunur. Durum kendisine aktarılınca, Hz.Peygamber (s.a) Sa'd'ın iddiasını reddeder ve şöyle buyurur: "Çocuk kimin yatağında doğmuşsa ona aittir, zaniye ise recm gerekir". Hz.Peygamber (s.a) bununla da kalmaz ve Hz.Sevde'ye gerçekten erkek kardeşi olup olmadığı şüpheli bulunduğundan delikanlının karşısında örtüye bütünüyle riayet etmesini söyler.
    43. Arapça "" kelimesi, "onların kadınları" demektir. Burada tam olarak hangi kadınların kasdedildiğine geçmeden önce, burada geçen "en-nisa" kelimesinin yalnızca kadınlar, "nisai-hinne"nin ise "onların kadınları" anlamına geldiği belirtilmelidir. İlk durumda, müslüman bir kadının tüm kadınlar karşısında peçesiz görünüp, süslerini gösterebileceği anlamına gelir. Fakat "en-nisa" yerine "nisa-ihinne"nin kullanılışı bu serbestiyi belli bir çevreyle sınırlandırmıştır. Bu belli kadınlar çevresinin ne olduğu konusunda müfessirler ve fakihler farklı görüşler belirtmişlerdir.
    Bir gruba göre, "kadınları"ndan kasıt yalnızca müslüman kadınlar olup, zımmî veya başkası tüm gayri müslim kadınlar bu çevrenin dışındadır ve erkekler gibi onların karşısında da örtüye bütünüyle riayet edilmesi gerekir. İbn Abbas, Mücahid ve İbn Cüreyc bu görüşte olup, delil olarak şu olayı ileri sürerler. Halife Ömer, Ebu Ubeyde'ye yazar: "Bazı müslüman kadınların gayri müslim kadınlarla birlikte halka açık hamamlara gittiklerini duyuyorum. Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanan müslüman bir kadının, vücudunu kendi toplumundan olmayan kadınların önünde açması helal değildir." Bu mektubu alan Hz.Ebu Ubeyde çok sarsılır ve bağırır: "Tenini ağartmak için hamama giden kadının yüzü kıyamet gününde kararsın." (İbn Cerir, Beyhaki, İbn Kesir.)
    İmam Razi'nin de içinde bulunduğu bir diğer grup, "kadınları"ndan kasdın istisnasız tüm kadınlar olduğu görüşündedir. Fakat, böyle olsaydı, "nisa-i hinne" yerine "en-nisa" kelimesinin kullanılması yeterli olacağından, bu görüşü kabul etmek mümkün değildir.
    Üçüncü ve daha akla yatkın Kur'an'a daha yakın görünen görüş, "kadınları"ndan kasdın, müslüman bir kadının, müslüman olsun olmasın, günlük hayatında yakından ilişki içinde bulunduğu ve her günkü ev işini paylaştığı vs. tanıdık-bildik kadınlar olduğunu belirtmesidir. Burada amaç, kültürel ve manevi kökenleri bilinmeyen veya geçmişleri şüpheli görünen ve dolayısıyla güvenilemezlik arzeden yabancıları çevrenin dışına çıkarmaktır. Bu görüşü, zımmî kadınların Hz.Peygamber'in (s.a) hanımlarını ziyarete geldiğini ifade eden sahih hadisler de desteklemektedir. Bu bağlamda göz önünde bulundurulması gereken ana nokta, dini inanç değil, ahlâkî karakterdir. Müslüman kadınlar gayri müslim de olsalar tanınmış ve güvenilir ailelerin soylu, iffetli ve faziletli kadınlarıyla görüşebilir ve içten sosyal bağlar kurabilirler. Fakat müslüman da olsalar, iffetsiz ah-lâksız ve adi kadınlar karşısında örtüye riayet etmelidirler. Bu kadınlarla bir arada bulunmak ahlâkî açıdan erkekle bir arada olmak kadar tehlikelidir. Bilinmeyen ve tanıdık olmayan kadınlar ise, en fazla mahrem olmayan yakınlar gibi davranılır. Bunlar karşısında yüz ve eller açılabilir, fakat vücudun kalan kısmı ve zinetler kapatılmalıdır.
    44. Bu emrin gerçek anlamı konusunda fakihler arasında büyük görüş ayrılıkları vardır. Bir grup, bu yalnız bir hanımın sahip olduğu cariyelerle ilgilidir der ve ilâhî hükmü, müslüman kadınların zinetlerini, ister müşrik, ister Yahudi, isterse Hıristiyan olsun, cariyeleri karşısında açabilecekleri, fakat örtünmenin amaçları açısından hür bir yabancı erkek gibi davranılması gereken köleleri karşısında görünemeyecekleri şeklinde tefsir eder.
    Bu, Abdullah b. Mes'ud, Mücahid, Hasan Basri, İbn Sirin, Said b. Müseyyeb, Tavus ve İmam Ebu Hanife'yle İmam Şafiî'nin bir görüşüdür. Bunlar, kölenin hanımına mahrem olmadığına, serbest kaldığında onunla evlenebileceğini delil getirirler. Dolayısıyla, onun salt köle olması, kendisine erkek mahremler gibi davranılmasını gerektirmez ve kadının onun karşısında serbestçe görünmesine izin vermez. Genel anlamda ve hem kölelere, hem de cariyelere uygulanabilecek şekilde kullanılan "ellerinin altında bulunanlar" ifadesinin yalnızca cariyelerle sınırlandırılmasının nedenini bu fakihler şöyle açıklarlar: İfade her ne kadar genelse de, içinde yer aldığı metnin siyak ve sibakı (öncesi ve sonrası) onu yalnızca cariyelere özgü kılmaktadır. Ayette "ellerinin altında bulunanlar" ifadesi, hemen "kadınları"'ndan sonra gelmektedir, bu nedenle ayetten kadınların yakınları ve diğer arkadaşlarının kastedildiği dolayısıyla cariyelerin bu hükmün dışında tutulduğu gibi bir yanlış anlamaya meydan verilmemesi ve kadınların hür kadın dostları gibi, cariyeleri karşısında da zinetlerini açabileceklerini belirtmek için "ellerinin altında bulunanlar" ifadesi kullanılmıştır.
    Diğer grup, "ellerinin altında bulunanlar" ifadesinin, hem köleleri hem de cariyeleri içine aldığı görüşündedir. Bu da Hz.Aişe, Ümmü Seleme ve Hz.Peygamber'in (s.a) Evi'nin (Ehl-i Beyt'in) bir takım büyük alimleriyle İmam Şafiî'nin görüşüdür. Bunlar, yalnızca ifadenin genel anlamına dayanmazlar, görüşlerine Sünnet'ten de delil getirirler. Örneğin, bir defasında Hz.Peygamber (s.a) kölesi Abdullah b. Müsa'de el-Fezarî ile kızı Hz.Fatıma'nın evine gider. O zaman Hz.Fatıma'nın üzerinde ayaklarını açıkta bırakan bir entari vardı, başını örtse ayakları, ayaklarını örtse başı açıkta kalıyordu. Hz.Peygamber (s.a) kızının utandığını görünce, "Zararı yok, yalnızca baban ve kölen var" buyurdular. (Enes b. Malik'ten Ebu Davud, Ahmed, Beyhaki) . İbn Asabis'in rivayetine göre, Hz. Peygamber (s.a) bu köleyi Hz.Fatıma'ya verir ve Hz.Fatıma onu yetiştirir, sonra da azad eder. (Ama, adam iyilik bilmez nankör bir yaramaz olur ve Sıffin savaşında Hz.Ali'ye ateşli bir düşman kesilerek Emir Muaviye'nin yanında yer alır.)
    Bu fakihler, görüşlerine bir diğer delil olarak, Hz.Peygamber'in (s.a) hadisini naklederler: "İçinizden biri kölesiyle mukatebe yapar ve köle de hürriyetini satın alacak gerekli araca sahip olursa, (sahibi olan) kadın, karşısındaki örtüsüne riayet etsin." (Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace, Hz.Ümmü Seleme'den) .
    45. Bu ifadenin harfi harfine tercümesi şöyledir: "Erkeklerden bağlılarınız olup, hiçbir arzu taşımayanlar". Buradaki anlam açıkça, müslüman bir kadının mahrem erkeklerden ayrı olarak, şu iki şarta sahip olan erkekler karşısında da zinetlerini açabileceğidir: 1) Ancak ikinci derecede, yani kadına tabi bir statüde olmak, 2) Efendisinin karısı, kızı, kızkardeşi veya annesi hakkında kötü düşünce veya arzu taşımayacak şekilde, yaşlılık, güçsüzlük, yoksulluk ve düşük sosyal mevkilerde olma gibi nedenlerle cinsel etkilerden uzak bulunmak. Bu hükmü, ona itaat etmek için salim bir zihinle inceleyen herkes, kötüye kaçma yol ve araçları aramaya kaçmadığı takdirde, bugün evlerde istihdam edilen hamal, aşçı, şoför ve diğer yetişkin hizmetçilerin bu kategoriye girmediğini teslim edecektir. Müfessir ve fakihlerce yapılan açıklamalar bu ayette kasdedilen erkeklerin tümünü ortaya koymaktadır. Şöyle ki:
    İbn Abbas: Kadınlara karşı hiç ilgi duymayan alık kimseler.
    Katade: Sadece gerekli rızkını sağlamak için size bağlanmış olan yoksullar.
    Mücahid: Yalnızca yiyeceğe ihtiyaç duyup, kadınlara karşı ilgisi olmayan alık erkekler.
    Şa'bi: Her bakımdan efendisine bağlı olan ve evdeki kadınlara kötü nazarla bakma cesareti bulunmayan kimseler.
    İbn Zeyd: Bir aileye o ailenin üyesi sayılacak kadar uzun süre hizmet etmiş ve evin kadınlarına karşı hiçbir arzu taşımayan erkekler. Bu erkekler yalnızca geçimlerini sağlamak için evdedirler.
    Tavus ve Zuhrî: Kadınlara karşı hiç bir arzu duymayan ve duyma cesareti de olmayan saf kimseler, (İbn Cerir, cilt: 18, sh: 95-96, İbn Kesir, cilt: 3 sh: 285) .
    Bu konudaki en güzel açıklama Hz.Peygamber (s.a) zamanında meydana gelen ve Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesaî ve İmam Ahmed'in Hz.Aişe ve Hz.Ümmü Seleme'den rivayet ettikleri şu olaydır: Medine'de, iktidarsız ve cinsel etkilerden uzak sanıldığından, Hz.Peygamber'in (s.a) hanımlarının yanına serbestçe girebilen bir hadım erkek (Hunsa) vardı. Hz.Peygamber (s.a) bir gün hanımlarından Hz.Ümmü Seleme'nin evine gittiğinde, bu adamı kardeşi Abdullah b. Ebi Ümeyye ile konuşurken işitti. Abdullah'a ertesi gün Taif'i fethederlerse, hemen Gaylan Sekafi'nin kızı Bedia'yı elde etmesini tavsiye ediyordu. Sonra, Bedia'nın güzelliğini ve çekiciliğini övmeye başladı ve o kadar ki, onun gizli yerlerini tasvir etmeye kadar gitti, Hz.Peygamber (s.a) bunları duyunca şöyle dedi: "Ey Allah'ın düşmanı, sanki onun her yanını görmüşsün". Sonra da, bu adam karşısında kadınların örtüye tam riayet etmelerini bir daha onun evlere alınmamasını emretti. Bunun ardından, onu Medine'den çıkardı ve diğer hadımların da evlere girmelerini yasakladı. Çünkü kadınlar onların varlığına aldırmazken, onlar bir evdeki kadınları diğer evlerdeki erkeklerin karşısında tasvir ediyorlardı.
    Bu da gösteriyor ki, "cinsel arzu duyamayan" ifadesi, yalnızca fiziksel iktidarsızlığı belirtmemektedir. Fiziksel açıdan iktidarsız olmakla birlikte, içten içe cinsel arzu besleyen ve kadınlara karşı ilgi duyan kişiler pek çok şerlere neden olabilirler.
    46. Yani, cinsel duyguları henüz uyanmamış olan çocuklar. Bu da, en fazla 11-12 yaşındaki çocuklar için geçerli olabilir. Bu yaşın üstündeki çocuklar, henüz bülüğa ermemiş bile olsalar, cinsel duygu sahibi olmaya başlarlar.
    47. Hz.Peygamber (s.a) bu hükmü yalnızca süs eşyalarının şıngırtısıyla sınırlamış, bundan bakışın yanısıra, duyguları harekete geçirecek her türlü şeyin, Allah'ın kadınlara zinetlerini göstermeme emrindeki amaca aykırı olduğu ilkesini çıkarmıştır. Bu nedenle, kadınların koku sürünerek dışarı çıkmalarını da yasaklamıştır. Hz.Ebu Hureyre'ye göre, bu konuda şöyle buyurur o: "Allah'ın kadın kullarını mescidlere gelmekten men etmeyin, şu kadar ki, koku sürünerek gelmesinler." (Ebu Davud, İmam Ahmed) .
    Bir başka rivayete göre, Ebu Hureyre mescidden gelen bir kadına rastlamış ve onun koku süründüğünü hissedince kendisini durdurarak, "Ey Allah'ın kadın kulu, mescidden mi geliyorsun?" diye sormuş, kadının "evet" demesi üzerine de, "Habibim Ebu'l-Kasım'ın (s.a) şöyle buyurduğunu işittim: "Kokuyla mescide gelen kadının namazı, o kadın cinsel ilişkiden sonra yıkandığı gibi yıkanmadıkça kabul olunmaz" demiştir. (Ebu Davud, İbn Mace, İmam Ahmed, Nesaî) .
    Ebu Musa el-Eş'arî Hz.Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Halkın onun kokusundan zevk alacak şekilde, koku sürünmüş olarak yoldan geçen bir kadın şöyle şöyledir: Oldukça sert sözler kullanmıştır." (Tirmizi, Ebu Davud, Nesaî) . Onun bu konudaki emri kadınların parlak renkli, fakat hafif kokulu parfümler (kokular) kullanması şeklindeydi (Ebu Davud) .
    Hz.Peygamber (s.a) kadın seslerinin gereksiz yere erkeklerin kulaklarına gitmesini de tasvip etmemiştir. Gerçek ihtiyaç durumunda, bizzat Kur'an kadınların erkeklerle konuşmalarına izin verdiği gibi, Hz.Peygamber'in (s.a) hanımları da dinî konularda halkı aydınlatırlardı. Fakat, hiçbir gerekçe veya dini ya da ahlâkî bir amaç olmadığı durumlarda, kadınların seslerini erkeklere duyurmaları tasvip edilmemiştir. O kadar ki, imam cemaata namaz kıldırırken yanılır veya atlamada bulunursa, erkeklerin "Sübhanallah" demeleri gerekirken kadınlar yalnızca el çırparlar. (Buhari, Müslim, İmam Ahmed, Tirmizi, Ebu Davud, Nesaî, İbn Mace) .
    48. "Allah'a tevbe edin": Bu konuda şimdiye kadar işleye geldiğimiz hatalar nedeniyle Allah'tan bağışlanma dileyin ve Allah ve Rasûlü'nün koyduğu hükümler doğrultusunda gidişatınızı düzeltin.
    49. Bu hükümlerin inmesinden sonra, İslâm toplumunda Hz.Peygamber'in (s.a) yaptığı diğer düzeltmeleri de vermek yararlı olacaktır. Şöyle ki:
    1) Başka erkeklerin (akraba da olsalar) bir kadını gizlice görmelerini veya kadının mahrem yakınlarının yokluğunda onunla oturmalarını yasaklamıştır. Hz.Cabir İbn Abdullah, Hz.Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Kocaları evde bulunmayan kadınların yanına girmeyin, çünkü şeytan kan gibi sizin içinizde dolaşır." (Tirmizi) .
    Yine, Hz.Cabir'in rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Allah'a ve ahiret günü'ne inanan kimse, yanında mahrem bir yakını bulunmayan kadının yanına girmesin. Çünkü bu durumda üçüncü kişi şeytandır." (İmam Ahmed) . İmam Ahmed, Amir b. Rabia'dan buna benzer bir hadis daha rivayet eder. Bizzat Hz.Peygamber (s.a) bu konuda son derece titizdi. Bir defasında, geceleyin hanımı Hz. Safiye'yi evine getirirken, Ensar'dan iki adam yanlarından geçer. Hz.Peygamber (s.a) onları durdurarak şöyleder: "Yanımdaki kadın karım Safiye'dir." Onlar da "Sübhenallah ey Allah'ın Rasûlü, senin hakkında hiç şüphe edilir mi?" derler. Hz.Peygamber (s.a) şöyle cevap verir: "Şeytan insanın vücudunda kan gibi dolaşır. Zihinlerinize kötü bir düşünce yerleştirir diye korktum." (Ebu Davud) .
    2) Hz.Peygamber (s.a), erkeğin elinin namahrem kadının bedenine dokunmasını tasvip etmemiştir. Bu yüzden, biat esnasında erkeklerin elini sıkarken, bunu kadınlara karşı hiç yapmamıştır. Hz.Aişe, Hz.Peygamber'in hiç bir yabancı kadına dokunmadığını söyler. Kadınlarla sözle biatlaşır ve bu bitince de, "Gidebilirsiniz, biatınız tamamdır" derdi. (Ebu Davud) .
    3) Kadınların yanlarında mahremleri bulunmadan veya na-mahremle birlikte yolculuğa çıkmalarını şiddetle yasaklamıştır. Buhari ve Müslim'in İbn Abbas'tan rivayetine göre, Hz.Peygamber (s.a) bir hutbelerinde şöyle buyurmuşlardır: "Hiç bir erkek, yanında mahremi bulunmadığı sürece yalnızken bir kadının yanına giremez ve hiç bir kadın, yanında mahremi bulunmadan tek başına yolculuğa çıkamaz." Bir adam kalkar ve der: "Karım Hacc'a gidecek, fakat bana bir sefere katılma emri verildi." Hz.Peygamber (s.a) buna şöyle karşılık verir: "Karınla Hacc'a gidebilirsin."
    Aynı konuda sahih hadis kaynaklarının İbn Ömer, Ebu Said el-Hudri ve Ebu Hüreyre'den rivayet ettikleri hadislerde, Allah'a ve ahiret günü'ne inanan müslüman bir kadının yanında mahremi olmadan yolculuğa çıkamayacağı ifade edilmektedir. Şu kadar ki, yolculuğun uzunluğu ve süresi hakkında bazı farklı rivayetler vardır. Bazı rivayetlerde, yolculuğun asgari sınırı 12 mil olarak gelmekte, bazıları bir gün, bir gün bir gece, iki gün veya hatta üç günlük bir süre koymaktadır. Bu farklılık, rivayetlerin sıhhatine gölge düşürmediği gibi, içlerinden birini diğerlerine tercihle kabul etmemizi de gerektirmez. Rivayetlerin arasını bulmak için, Hz.Peygamber'in (s.a) farklı durumlarda şartlara ve durumun gereğine göre farklı talimatlarda bulunduğu söylenebilir. Sözgelimi, üç günlük yolculuğa çıkan bir kadın mahremsiz çıkmaktan yasaklanırken, bir günlük yolculuğa çıkan bir başkası da aynı şekilde yasaklanmış olabilir. Burada ana sorun, farklı durumlarda farklı kişilere farklı talimat vermek değil, İbn Abbas hadisinde ifade olunduğu üzere, bir kadının mahremsiz yolculuğa çıkamayacağı ilkesidir.
    4) Hz.Peygamber (s.a) cinslerin serbestçe karışımına uygulamalarıyla engel olduğu gibi, bunu şifahen de yasaklamıştır. İslâm'da Cum'a ve cemaat namazlarının önemi herkesin malumudur. Cum'a namazı bizzat Allah tarafından farz kılınmış, cemaatle namazın öneminin derecesi ise şu hadiste ifadesini bulmuştur: "Eğer bir kişi gerçek bir özrü olmaksızın mescide gelmez ve namazını evde kılarsa, Allah bu namazını kabul etmeyecektir." (Ebu Davud, İbn Mace, Darekutnî, Hakim, İbn Abbas'tan) . Böyleyken Hz.Peygamber (s.a) kadınları Cum'a namazından muaf tutmuştur. (Ebu Davud, Darekutnî, Beyhakî) .
    Cemaatle namazlara gelip gelmemeleri konusunda ise kadınları serbest bırakmış ve "Mescidlere gelmek isterlerse kendilerine engel olmayın" buyurmuşlardır. Bununla birlikte, kadınların namazlarını evde kılmalarının mescidde kılmaktan daha faziletli olduğunu da belirtmekten geri durmamışlardır. İbn Ömer ve Ebu Hureyre şu rivayette bulunurlar: "Allah'ın kadın kullarını Allah'ın mescidlerine gelmekten men etmeyin." (Ebu Davud). İbn Ömer'den gelen diğer rivayetler de aynı mealdedir: "Kadınların geceleyin mescidlere gelmelerine izin verin." (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesaî, Ebu Davud). Ve "Evleri, kendileri için mescidlerden daha iyiyse de, kadınlarınızı mescidlere gelmekten alıkoymayın." (İmam Ahmed, Ebu Davud). Ümmü Nümeyd es-Saîdiyye bir keresinde Hz.Peygamber'e (s.a): "Ey Allah'ın Rasûlü! Namazımı senin imamlığında kılmayı çok arzu ediyorum" der. Rasul-i Ekrem (s.a) şöyle cevap verir: "Namazını odanda kılman taraçada kılmandan hayırlıdır. Namazını evinde kılman, yakınınızdaki mescidde kılmandan hayırlıdır, namazını yakınınızdaki mescidde kılman ana mescidde kılmandan hayırlıdır." (İmam Ahmed, Taberanî). Ebu Davud, Abdullah İbn Mes'ud'dan aynı mealde bir rivayette bulunur.
    Hz.Ümmü Seleme'ye göre Hz.Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kadınlar için mescidlerin en hayırlıları evlerinin en iç bölmeleridir." (İmam Ahmed, Taberanî). Hz.Aişe, Emeviler zamanında hakim olan şartları görünce, "Hz. Peygamber kadınların bu tür davranışlarına şahit olsaydı, İsrailoğluları kadınlarına yapıldığı gibi, onları da mescidlere girmekten mutlaka men ederdi." (Buhari, Müslim, Ebu Davud).
    Hz.Peygamber, Mescidi'nde kadınların girmesi için ayrı bir kapı ayırmış ve kendi zamanında Hz.Ömer de erkeklerin bu kapıdan girmelerini yasaklayan kesin emirlerde bulunmuştu. (Ebu Davud). Cemaatle kılınan namazlarda kadınların erkeklerin arkasında ayrı saf tutmaları emrolunmuştur, ayrıca, namazın bitiminde Hz.Peygamber ve ashabı, kadınlar erkeklerden önce mescidden çıksınlar diye bir süre beklerlerdi. (İmam Ahmed, Buhari) .
    Hz.Peygamber (s.a) şöyle buyurur: "Erkekler için safların en iyisi ön saf, en kötüsü de (kadınların safına en yakın olan) son saftır, fakat kadınlar için safların en iyisi en son saf, en kötüsü de (hemen erkeklerin arkasındaki) ön saftır." (Müslim, Ebu Davud, Tirmizi,Nesaî, İmam Ahmed.)
    Kadınlar bayram namazlarına da katılırlardı. Şu kadar ki, erkeklerden ayrı kapalı bir yerde bulunurlardı. Hutbeden sonra Hz.Peygamber (s.a) kendilerine ayrıca hitabede bulunurdu. (Ebu Davud, Buhari, Müslim). Bir keresinde Hz.Peygamber erkeklerle kadınları kalabalık içinde yan yana giderlerken gördü ve kadınları durdurarak şöyle dedi: "Yolun ortasından yürümeniz doğru değildir, kenarlardan yürüyün". Bunu duyan kadınlar hemen duvar boyunca yürümeye başladılar. (Ebu Davud) .
    Bütün bu hükümler, kadın-erkek karışık toplantıların İslâm'ın ruhuna bütünüyle aykırı olduğunu gösterir. Erkeklerle kadınların Allah'ın kutsal evlerinde namaz için yanyana durmalarına izin vermeyen İlâhî Kanun'un, onların okullarda, dairelerde, kulüplerde ve diğer toplantı yerlerinde serbestçe bir arada bulunmalarına izin vermesi düşünülemez.
    5) Kadınların normal ölçülerde makyaj (süslenme) kullanmalarına izin, hatta bu konuda talimat vermiş, fakat aşırı makyajı (süslenme) kesinlikle yasaklamıştır. O dönemde Arap kadınları arasında geçerli olan makyaj ve süs çeşitlerinden aşağıdakileri lânetlemiş ve toplum için yıkıcı bulmuştur:
    a) Daha uzun ve sık göstermek için saça fazladan yapay saç takmak,
    b) Vücudun çeşitli kısımlarına dövme yapmak ve yapay benler meydana getirmek,
    c) Belli bir görünüm vermek için kaşları yolmak veya daha açık bir görünüm kazandırmak için yüzdeki tüyleri yolmak,
    d) Daha çok inceltmek için dişleri ovalamak, ya da dişlerde yapay delikler açmak,
    e) Yapay bir renk ve görünüm kazandırmak için yüzü safran veya daha başka kozmetiklerle ovmak.
    Bu talimatlar Kütübü Sitte ve Müsned'i Ahmed'de Hz.Aişe, Esma bint-i Ebu Bekir, Hz.Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas ve Emir Muaviye'den güvenilir ravilerce rivayet edilmektedir.
    Allah ve Rasûlü'nün bu apaçık hükümlerini öğrendikten sonra, bir müslümanın önüne iki yol açılır. Ya günlük hayatında bu hükümleri uygulayıp kendisini, ailesini ve toplumunu, ortadan kaldırılmaları için Allah ve Rasûlü'nün böylesine ayrıntılı hükümleri koyduğu kötülüklerden temizleyecek, ya da bir takım zaafları nedeniyle bu hükümlerin bir veya bir kaçını çiğneyip, hiç olmazsa günah işlediğini bilecek ve bunu böyle kabul ederek, yaptığına fazilet etiketi vurmayacaktır. Bu seçeneklerin dışında, Kur'an ve Sünnet'in açık hükümlerine aykırı olarak, Batı türü bir hayat tarzını benimseyenler ve sonra da müslümanlığı kimseye bırakmayıp, İslâm'da örtünme diye bir şeyin olmadığını açıkça iddia edenler, yalnızca itaatsızlık suçunu işlemekle kalmazlar, aynı zamanda cahilliklerini ve münafıkça inatlarını da sergilemiş olurlar. Böyle bir tavır, ne dünyada doğru düşünen biri tarafından onaylanabilir, ne de ahirette Allah'ın nimetine hak kazanabilir. Fakat gel gör ki, müslümanlar arasında yer alan ve münafıklıklarında öylesine mesafa katetmiş bulunan birtakım münafıklar, ilahi hükümleri gerçek dışı görerek reddetmekte ve gayrı müslim toplumlardan ödünç aldıkları yaşama biçimlerinin doğru ve gerçeğe dayalı olduğuna inanmaktadırlar. Böyleleri asla müslüman değildirler, eğer müslüman sayılacak olurlarsa, İslâm ve İslâmdışı kelimeler bütün anlam ve önemini yitirecektir. Eğer müslüman adlarını değiştirmiş olsalar ve İslâm'ı terkettiklerini açıkça ifade etseler, o zaman hiç olmazsa medenî ve manevî cesaretlerinin bulunduğunu söyleriz. Ama, bu kişiler tüm yanlış tavırlarına rağmen, kendilerini müslüman olarak sunmaya devam etmektedirler. Dünyada bunlardan daha bayağı bir insan sınıfı herhalde bulunamaz. Böylelerinden, böylesi bir karakter ve ahlâk taşıyanlardan her türlü yalan, hile, aldatma ve iffetsizlik beklemek mümkün değil midir.
  • Gül kokuları çocukların kaburga kırıklarından geliyor 
    Acıyı ve insanlığı çocuklar 
    Böyle dayanılmaz kıldılar ve yeni suları 
    Onların bilgileri getirdi 
    Elleri önlerine bağlı - duruşları 
    Omuzlarından göğüslerine doğru kıvrık ve yumulu 
    Yaşarlar ebedi göz ve ölümsüzlük aşısı yapan kitabı 
    Ki şimendifer 
    Nasıl peşinden koşturursa katarları yolcu kutularını 
    Oralarda civarda 
    Böcekler sürüngenler bulunan kırda 
    Dönen çember - toprakla çalkalanan çocukların önünde 
    Bir dev gezinir 
    Şimşek düşer

    Ve balık yumurtaları 
    Ki onları balıklar 
    Suyun gencine bırakırlar 
    Ve suları da gezer ölüm 
    Çelikağ yok eder insan eliyle uzanarak 
    Hem balığı hem yumurtayı 
    Hem yumurtadaki balığı 
    Hem balıktaki yumurtayı.

    Toprağa dikili gözler neler bulmaz 
    İstese dağlar mı bulmaz 
    Sonsuz gebelik ölümü su çiçeği gibi döken hayat 
    Suları ve karaları uluyor birbirine 
    Erkekler kadınla donlarının altında harp cep kitapları 
    Dudaklarında verem çiçekleri uzaktan 
    Yakından aynı ve ayrı uluslardan

    Genç bir adamdım 
    Tren uğurladım

    Eski ve yeni efendileri 
    Taç giyen şahzedenin karpuz gibi 
    Yada gemilere açılan çelik bir köprü gibi 
    Serin kırmızı ve sıcağını bırakarak 
    İkiye bölüneceği haberini 
    Büyük olayları hava limanlarında zonklayan 
    Trenlerle ben yolladım

    Parklarım vardı akşamları 
    Kapatırdım 
    Saati vurunca trenlerin bekleyip gelmiyenlerin

    Bıldırcın tüneli  ve bir açık ve bir örtülü tren 
    Akşamsa hemen 
    Korkardım - bir kızeline tutunarak 
    Karşı komadan sarışın - onu dökülmüş yapraklara yayarak 
    Çıkarırdım yanağından ürkek şapkalı 
    Ve çantalı adamım 
    Yaklaşırdı ve sorardı 
    - Oralı mısınız oralıyım 
    - alın ve okuyun incil ve yohannaya göre 
    - misyoner misin değilim 
    - o hah ha
    - Değilim ve okuyun yohannaya göre 
    İnsana olan sevgim - bodurluğuna kurnazlandığına 
    Birden bilerek 
    İstasyon bir boşluk 
    Çünkü bir yok bir var 
    Trenler çenreler

    Üçüncü hat koş üçüncü hat 
    Katlan elele katlandık ey Anna taş içinde heykelim 
    Yonttum yonttum taş bitti sen çıkmadın 
    Yanıldım avrupalanmakla çün bizde 
    Kadını kelimeyle kurarlar saklarlar örtülerle 
    Derken katar üstümüzdeki katardan çoğaldı 
    Sen burgu oldun içimin dağlarına tünele girdim 
    Sıtrasburg akşamın karnında 
    Uslu çocuk olarak bekledi 
    Bianka boğazlanan boğanın önünde kaldı 
    İstersek durduruldu diyelim 
    Çünkü halklar vardı 
    Güvercin halkı 
    Meydan 
    Göz halkı 
    İnce doğranmış fransız halkı 
    ey Anna sen kalkan balığı 
    Kafa vurmayan fakat gövde vuran 
    Ağzın karnından biraz yukarda 
    Karnında bir anne yeni kız doğuruyor işaretleri 
    Kan gidişmeleri 
    Açık göğün önünde açık meydan halkları 
    Bianka kıvılcım 
    Ucu kendine kıvrılmış kılınç

    Öpüşümüz gizli olmalı 
    Öpebilirsek uzanıp kaderlerimizden öpmeli 
    Sıcak gözyaşı ve şikayetle 
    Ağzı konuşmaz kılan 
    Ağzımızda 
    Dilimizi şişiren ayrılık bademi

    Senin elin söyler 
    Avucunun toprağa deyip donan çızgileri 
    Anlatır 
    İstasyon çayevini dolduran gebeyi 
    Aşkın 
    Şişen bir yara gibi gelişi 
    İçimizden iki yolcu gibi gideceğini

    Venedik birdenbire kavruldu 
    Nedensiz ve niçin 
    Çün korkunç 
    Ve savaşla gidiyorsun 
    Ama ancak sen 
    Vurulduktan sonra ve kurşun 
    Benden ayrıldı 
    Ve gittin 
    Ve dağ çöktü
             

    *

    Artık dayanamam 
    Yabancı isimlerin ebelerinin içinden 
    Yabancıların ter kokusunun içinden 
    yabancının buyruğu ile geçmeye

    Ey toprağım kalkamadığım 
    Üs kimin üssü 
    Kime ait minare

    Ey sen karşımda paylaşılan 
    Alna dudağa ve kalbe ayrılan 
    Sen aşkım sabah doğrulunca bağırdığım 
    Geceleri sancınla kıvrandığım

    Karanlığı itiyorum yine gelir 
    Sabahı seviyorum özlüyorum 
    Seni aydınlığa getirip anlıyorum 
    Daha sonra ışıksızlıkta anlamsız 
    Ve sancım var

    İnceden ve derinden gözlüyorum 
    Çılgınlık ve inceliyorum 
    Kilom elli beş boy bir yetmiş üç 
    Sen kendime etiplikle eklediğim 
    Kanı benden canı ciğerimden alırdım 
    Aydınlıktın 
    Hep onarırdım eksiyenlerini güneşle

    Ay gece görününce açar aylığını 
    Kurbanlar ve senin büyüklüğün dağınıklığın 
    Çünkü her bölgeni başka bir şehirde yaşadım

    Küskünlüğünü aşk öncesi şehirde 
    Etinin lekelerini doğduğum şehirde 
    Korkularını ve yüksek korkmalarımla 
    Irmağı kapayan boydan boya 
    Suyu toprağa ilave eden şehirde 
    Gidişini özel olarak 
    Kalbimin bağışladığı şehirde - en önce

    Ayrılık vardı hep

    Ay gece olunca pay ederdi ayrılığı 
    Ey güzelce yakalandığım 
    Mutlulukla sunulan 
    Bize bahşedilen armağan kılınan 
    Ayrılık sen ki 
    Aşkın ve sanatın 
    Durmadan doğumlar getiren anası 
    Hep orda gebe kadınların dibinde içinde 
    Doğuma en yakın 
    Doğmadan gibi ve aralıksız doğarak

    *                         

    Böyleydi kuruluş yapı ve bizim ustalığımız

    *
                               
    Fakat sen 
    Hep karşımda kalan 
    Ağzı ağzımdan alınan 
    Paylaşılmakta olan

    *                           

    Biz dördünce Muratın kılıcının sivri ucunu tutuyoruz 
    Keskin yanında karılarımız ve çocuklarıyla 
    Hızla akan bir vatan tutular 
    Aşkın ve birlekteliğin çatısını orada kurdular

    Karılarımız her asrın insan güzelleri 
    İmkan bekçileri 
    Ağır arabalarla taşınan sancılarımız 
    Ağır tabanlarımız 
    Etten değil gibi az yiyen gövdemiz 
    Toprağın ürününe avuç açan karşı koyan 
    Yeri var olmayan bir lisanla bağlayan 
    Sıcağa ve nalın kıvılcımlarına gerçek isimler koyan

    Irmak ve ırmağı süren yol 
    Biri uzağında kaldığımız 
    Öteki içine daldığımız

    Buzul uzaksa ve beraberlik ateşi kucaklamışsa 
    Sabaha çıkmamız kolay 
    Güneşi bir mızrak boyu yükseltmemiz 
    Yabanı kolundan tutup germemiz 
    Alnına bir mıh 
    Sırtına bir yafta ekleyip göndermemiz 
    Yekin seslerindeki yanlışlığı düzeltip 
    Büyük doğrulamanın aklına geçmemiz 
    Yavuz boğalara benzeyecek 
    Ve sancı değiştiren hayvanlara

    Küçük kahraman öğütlerle büyük esere 
    Bir mısramızdan girer 
    Bir çocuk avlusunda salıncaktaki çocukların 
    Anneleri ablaları sahilde çay içen ev'den konuşan 
    Gelecekle haberli yemiş yutan elleri 
    Şimdi salıncakta aynı anda 
    Bir fotoğrafta gibi 
    Her geçen anı fotoğraf olan çocukların 
    Altlarındaki toprağa 
    Öğütlerle büyük eser okları işaretleri 
    Düştükleri taşlara dizlerini kanatmak için 
    Biz açıyoruz 
    Ekonomik iktisat risaleleri

    Her şey benzinle aşk ve ilkbahar bile 
    Barut ateşle harmanlandı 
    Kılıç nasıl deldi geçti ve çekildi 
    Ve nasıl kan göstermedi et 
    Tanrı adıyla renk değiştiren mavileşen ateşe 
    Örtü yapıp otururlar ateşten ateş ve yanmazlar 
    Güvercin teslimiyeti içinde 
    Bakın istiyorsak

    Nasıl yıllarla sürüyor bir salise 
    Sabah bulantıları birlikte yatılan akşamlar 
    Kuşların yalnız uzanıp pencereden

    Havaya alıştıkları saksıları kavrayıp uzaklaştırdıkları 
    O gökler ağaçların tulumba gibi çalışan özsu boruları 
    Sızıları tahta kulübelerin 
    Dağda tahta kulübelerin

    *                           

    Ateş için odun topladık 
    Ben makki ve beşimiz 
    Kısa ama kesin çağırarak 
    İçeriksiz coştuk hemen.Hey önce ateşin içinde ol 
    Hey önce alevin sıçrasın 
    Yüreğimizi kavuran soluğumuzu başka yollardan geçir 
    Aynı an ayağa kalkıldı 
    Doğranıldı 
    Nasıl söylenir bir erkeğe bir kadın 
    Denize atılan bombanın 
    Balıklar delirtiğini 
    En zor sorunun yöneltildiği 
    Bir kadındı 
    Nasıl ki kelimisiz ve gözler olmadı

    Rensiz bir iz seçiliyor 
    Belki karanlığın kendisi işaret veriyor 
    Saçların değişiyor 
    Karanlık tahta kulübe ve saçların 
    Hepsi bu hepsi bunlar

    özgürlüğü kur 
    Suyu dök yürek etlerimizi 
    Parçalanmalarımızı topla 
    Büyük ateş meydana yağmur getirdi 
    Gökteki kazan devrildi 
    Ağaçların gece aydınlığı 
    Duygunun canlılığı 
    Kıvrılıp eğilişi dalların hüzne ateşe 
                                      hüzne ateşe 
                                      hüzne ateşe tutuşu

    Toprağı üzüntüden ayıklayışı 
    Sende kaybedebildiğim yani ey korkulu hayat 
    Taktığım tarafımızdan sevilen 
    Haklarımız esenliğimiz karanlığımız 
    Güzelliğin ellerin alnınla 
    Mızrağını seç önce seç kabarık alnımı 
    Fırlat kayaya kimliğini kişiliğini 
    Dişlerimin ortasına 
    Sar beni kumlu ağaç kütükleriyle 
    Ki suyu geç beni kurula

    Arkamdan rüzgar seğirtiyor 
    ellerim dağdaki kulübeden ses ediyor 
    Orman uğultular kurt ulumaları 
    Aşkın omurgan 
    Yapışkan 
    Yak beni çocuğumsuz

    Senden ışıklandırılmış havuzlarımda 
    Ve gizli su yollarında 
    Sözün ediliyor

    O sen sen 
    Gölgemi bırak beni sürme 
    Ben benimleyim

    İçim büyük sabırla haşlandı 
    İçim ey İçim bu yolculuk nereye 
    Yine bir şehrin ölümünü başlatır gibisin

     *                          

    Ve çocuğun uykusu böyle başladı 
    Çünkü yeni bir çocuk uyanacaktır

    Ey ana 
    Parkları çocuğumla eş doğurdun 
    Çimenleri mutlu kıldın

    Bayrakların sularda aktı 
    Pulatın 
    İnce ve yumuşak saçın 
    Yaralı ağzın

    Mutlu kılan çocuk 
    Çimene düşen yaprakları

    Kadın sen tattın 
    Babanıkine benzeyen 
    Çocuğun böbreğindeki katlar 
     
    *                         

    Gün gelişini açıkladı 
    Sen kapanan gözü açıkla 
    Karısına arabayla tabut taşıyan adamı 
    Güzel yontulmuş ve sarıları olan kadını 
    Yeni bir çocuk planı yapan 
    Yeni ve ölümü de trasfer eden aileyi

    Nalçayı yiyince nasıl çöküyorsam yere 
    Nasıl dumanını üfürürken ve solarken ciğerlerime 
    Düşten yıkanıp ava değil çocuğa yatıyorum 
    Değil vurmaya ve raslantıya 
    Değil hülyalanıp dalgalanmaya 
    Çıkara değil kedi gibi sokulup ayartmasını 
    Değil sarı demire 
    Değil söylev'e asla değil aştım gitti yirmi dokuz yıl önce ölenleri

    Nalçayı yedikçe nasıl çöktüm yere
    Zorla ezilenin zorlu öldürmesi olur 
    Fabrikanın kasıklarını ovan işçilerin 
    Hak dünyasında hastalanırım olağandır
    Neden mi şimdi tepilebilirim
    Maden ocaklarına dinamit yerine

    Bir hakkın düşmanıyla kucaklaşıyorsam 
    Sök beni yeniden şakağıma it ellerimi 
    Bileklerime aklım aksın 
    Damrlarımı lif lif denetle çöz gözümün perdelerini 
    Trenleri uzlaştır sulh fenerlerini yak 
    Nerede olursan ol kim olursam olayım

    Sesimi bir dağ zannet 
    Irmağa ver haberi 
    Yangına doğru sürünen haberi 
    Güneş beni saklar 
    Sen alnındaki dumanı kazı 
    Kemiğimin geleceğini düşün beni yont alıştır

    Sararan örtü cafe müller 
    Gırtlakta sarı halka 
    Esirlik ve kendimden kayma halkası 
    Yalnızlığın çarmıhı dere balıklarını ilanı 
    Çarmıh yaylı ve değişken 
    Karın çarmıhı bel kemiği ve baldırı 
    Karnımız ayrı sancılardan kaymış 
    Yeşil yada yeşil olmayan çocuğun ağzından çoğaltılmış 
     
    *                      

    Ey gece sen de aldatıldın 
    Sana da tuzak kurdu yüzü güneş parıltılı kız

    Rosemariegirbach 


                             
    Gidip bilmediğin kentlerin 
    Böğrünü delen harp mikkaplarını gördüm 
    Kartpostal tüccarlarını 
    Kilise ortak pazar dirlik orak çekiç 
    Ve asya ve afrikaya ayak atma postallarını

    Ve kimseyi göstermeyen aynaları

    Ve bir istasyonda 
    Hatta önemsiz bir memurun yakınında 
    İçinden asya çıkan bir balya

    Geleceği 
    Ormana terk etmeği dener gibi yeni doğan çocuğu 
    Ananın karın bulaşıklarını arımadan 
    Çalıları ve topraklaşan yaprakların içine 
    Alabildiğine gevşeyip bırakılmış gerginliğin ortasına iterek 
    Geleceği ormana iter gibi ormana iterek 
    Meleklerin hayatını yaşamaya 
    Gidelim sizinle kendimde insan olmadan 
    Kimseyi insanlamadan yaşamaya 
    Sıcak kayayı arayan iki tavşan gibi 
    Evleri korkutmadan uluyan kurtlar gibi 
    Bellemeden 
    Etle bilinçlemeden 
    Evdeki sevincin ballanan hüzünleri 
    Bilmeden aşkı ve aşk benzerini 
    Çocuk sesinin düzgünlüğünü arayan bir çeşit insan olarak

    Görevi bu olarak 
    Yalnızlığımızı sesizce ortaya koyalım 
    Erkeçe sesiz ve erkekçe 
    Kiminki sahipse ölümü o karşılasın 
    Ağırlasın

    Ayaklarım ağrıdı güvercin izlemekten 
    Onun başının önündeydi alevli sancak 
    Elimi ve kalbimi uzattım 
    Eriştim tanrıya çağırma kuleli evin 
    Bekliyen güvercine 
    Güneşi ayı ve yeryüzünü bütün şekilleriyle 
    Bir kutlu çehrenin emrine kul bildim 
    Bilesiniz 
    Ona döndürüleceksiniz

    Ve başı yeşil haleyle çevrilen 
    Yüzünde tarihten ve gelecekten bir renk beliren 
    Atmacanın pençesinde atmacayı kendinden geçiren 
    Bir güvercin ki ne gören olmuş 
    Ne işiten

    Bir sabah bir çeşit güvercin fırtınasıydı sur önünde 
    Gözleri burçlara 
    Bayrak tebdiline dikilmiş bir kartalın 
    Buyruğundan hızlanarak 
    Bir kartaldı gözünü burçlara dikmiş 
    Döşü surları geriletmiş 
    Durur gücercinlerin en önünde

    Emrolundu.Haliç bir yılan gibi yönelip 
    Soktu Kayser'i

    Zaman bir takla attı 
    Zaman bir takla daha attı

    Zaman altında kalan 
    Çıplak boynu hançer kuşaklı 
    Başı sülük ağızlarında 
    Ayakları boşlukta çırpınan 
    Bir millettik artık

    Güvercin 
    Merhamet kılıçlarını toplayabildi ancak

    Camide toplantı var davranın 
    Aşkı denetleyen güvercinler 
    Kılınçlar eskinin habercileri 
    Keskin bekçiler 
    Bildirciler.

    Bir iç çığlıkla 
    Yürüken üstüne bir mısır habbesinin 
    Yeni yorum yatırımcıları 
    Ve büyük doğrulma günüyle 
    Bir aliterasyon olan güvercin

    Dansöz kalkışlı güvercin 
    Gel.Sen gelince 
    Azap çıkacak her evden 
    Gidecek kendi evine

    Organlar sizinle benim savaşım 
    Ben ahretim 
    Ahret yere gebedir

    Sizinle hep beraberim 
    Dağı tutmuştunuz kalbinizden geçendim 
    Güzel duydunuz ve durduruldum 
    Atımı atınız büyüledi 
    Okyanus everesti nişanlayıp durdu 
    Çünkü etin ötesinde 
    Bir şey değildi everest ve okyanus

    Korkunun yüzüne ayna konmuş  gibi 
    Başkayım sizinle 
    Aynayı eline alan korkuyu bilir 
    Çün korku etin içinden yekinir

    Hep koşmaklayız kitabın onayıylayız 
    Tarlayı çok severiz.Yaradan 
    Lokma lokma bölmüş istiyenlere 
    Karından gelenlere 
    Ve karna gelenlere 
     
    *                          

    Aşkı canbazımız aldı 
    Tokmak kırıldı 
    Kapının çatlağı esner 
    Gözetleyen göz şişer küçülür 
    Et aralığından görmeyi dileyince

    Duyulur iç ses 
    Uyan ey kaplumbağa kelimeyi kımıldat 
    Çünkü kıymet sezilsin otobüs devrilsin 
    Kımıldat kanlarını 
    Koşanın yıldırım gibi duranın 
    Susanın ve dağlarla konuşanın 
    Kendiyle 
    Dağları konuşturan 
    Aklı çok kez hançerce bulunduranın 
    Kendini sürü için öldürüp 
    Sürüyü çobansız bırakan çobanın 
    Hep içilmez sulara varan koyunların 
    Mermerin namütenahi bekleyen kayanın 
    İçinden hata edilerek çıkarılanların

    İnsan yüzleri 
    Çömelmiş inleyen ve içgüdü şekilleri 
    Yaralar kan akmayan 
    Kanla işi olmayan 
    Taştan çıkanın ve çıkaranın birlikte söylevleri 
    İnsan sanatı çığlıkları 
    (bir yerde onlarlayım) 
    Öpülerek topuğu parlatılan tuncun 
    Günah anlatılan karanlıkların 
    'Enriko istersen anlat önce sonra işle'

    O dağlar güvercinin yabanına yuvadır 
    Hiç solunmamış bir hava üfler rüzgar 
    Dünya sürü yürüdükçe döner 
    Çoban sürü için ölmez gelecek sürüler için 
    Yaşamağa bakar 
    Kısa süren bir hatıra değildir toplum

    Mısır taneli çocuk avuçları 
    Fotoğraflarını çek günahların 
    Tövbeleri yıldırımla yayınla yine de

    Esmeri 
    Karayı 
    Kızıl ve sarıyı bir tutanı 
    Benden aldın

    Buruşmaz entarisi İstanbulun entarisi buruşmaz entarisi 
    Maraşın seferde 
    Fakat İstanbul ve Maraş 
    Fakat Maraşın 
    Her kurban arayışında 
    Fazla davrandım ben 
    Yangına uğradım ben 
    Kara bir moloza uğradım 
    Bazen marsık sanıldım

    Maraşın her kurban arayışında 
    Ve bulup sunuşunda 
    Mutlaka bir işareti vardı 
    Bayram çöreklerini tuzundan yağından anlayışın 
    Sertçe düşmanca gibi tokça kucaklanışın 
    Harbeder gibi sevişin

    Mesela adil erdem aynı silahla mücehhezdi

    Üstümüzden aynı katr geçti 
    Mutluluğumuz anlaşılsın yıkıldık 
    Toprağa yayıldık ve büyüdük 
    Çünkü topratan ancak böyle geçtik

    Kızlar burgulu 
    Etlerinde tahta kıymıkları karınca yığınları 
    Alabildiğine açılmış bir organ 
    Bir gramofon 
    Geniş ağızlı

    Her adımlarını bildiğimiz 
    Hangi yörüngeye güttüklerini 
    Hangi suyu geçtiklerini 
    Ne çeşit bir şölenden koyulduklarını 
    Çünkü sokağı aman nasıl eğilerek geçiyorlar 
    Hangi tahta kapıdan çıktıklarını 
    Zenginini ve bulgurlu su içenini 
    Ellerinin çatlaklarını yine krem sürüleni 
    göğüslerinin bakımını tahta sütyenlerini 
    Ocaktaki dumanın yaktığı sapladığı göz sürmelerini

    Çünkü kara dumunlı ocak 
    Ve sürmeydi

    Sürmeyi niye çekmeli 
    Sürmeyi çekmeli mi

    - Annen ne söyledi 
    - (Elmanın yarısını kardeşin yesin) 
    Kardeşin yesin anne yemesin mi

    Elmayı yemiyorsun bir 
    Ve öyle sıkılıyorsun ki elma ölecek 
    Ne sen yiyeceksin 
    Ne kardeşin ne annen

    Bu evde yılanı yine değiştirmemişler 
    Baba ana ve kardeşler 
    Aynı odada soluyorlar 
    Oda şişip iniyor 
    Dışardan bakınca odaya 
    Duvarlar kıvrılan oda 
    Özel bir skorku ve kuşkuyla irkilerek 
    Tehlikenin hayvanları yönünden 
    Boğularak 
    Yılandan gizli işaret alarak 
    Göz kırpar gibi yapıp uluyor 
    Oda uluyor

    Yılan göz kaş işareti 
    Konuşmayan hiç bir şey yapmayan

    Başını yılandan çevir yemek taşmasın 
    Başını yılandan çevir kuyu yakın 
    Başını yılandan çevir unutma babayı yürekte tut 
    Baba dağ ve balata

    Anne 
    Kolundan koynunda karnında çocuklar 
    Gitti pazara dolandı çocuk beğendi

    Anne ve dönünce 
    Anne eve dönecek

    Ölüm bilinecek küçük ölüm 
    Mahalle daracık bilinecek

    alçak duvar ötesinde ölün taht asıcak su 
    Ve odun kokusu 
    Kabre akıtılan sabunlu suyu 
    (Yolun burasında çoşkuyla karşı ko) 
    Nasılki beyninden apartman fışkıran mimarın 
    Yaşamın öte yarısı 
    Burçları gezer 
    Kutup yıldızından söz eder

    Gök çoğalınca 
    Göğe açılan göz kapanınca beni duyacak anlamayacaksın

    Bunlar hep senin ölün 
    Bir yerinde yatağa sığmayan çocukların 
    Suçları bir atmacayla alınan çobanların

    Her şey karıştı çünkü öldün 
    Artık kimse bulamaz kendini 
    Eller birbirinin içinde 
    Senin ölmüş elin yapışır 
    Benim tetiğimin üzerine 
     
                               
    *

    Silah benim tetik bende koşanadek kurşun benim 
    Parmak senin et senin güç senin 
    İrade kimde 
    Benim elim hangi köpeğin içinde 
    Dişleri birbirine geçmiş bileğimde 
    İlk traşını olan gencim 
    Jileti kemiğin iliğinde 
    - Kan seli 
    - Tetik kan seli 
    Hedef nerede kız mı erkek mi 
    Dünya çekirdeği mi 
    Yeryüzü ateş mi 
    Şehvetin ya da nur içinde birleşmenin 
    Sanat'ın içinde beklerken herşeyi önceden kestirenin 
    Çünkü şarttı bir kere 
    Ölümle yanyana şeytanın içinde durmak

    Karnından geçmek 
    Bir lambayı bekleyen makkinin 
    Öpüşünü kanla bekleyen 
    En küçük kilisede çarmıha çekilen 
    Dom'un üç asrın 
    Kana kan koyup 
    Yücelttiği abesin 
    Galerisi insan ve heykel ve resim ve kezzap galerisi

    At gözü oyuk 
    Heykel atın içinde 
    Çünkü at büyük heykel 
    Sürücünün içinde on aziz bir kaç isa yezus hiristus

    Yüz bin haç 
    Atın ayağında bir nalbant heykeli 
    Nalın içinde bir at benzeri 
    Karşılıklı uyuşan iki arslan 
    Biri dişi diğeri dişi 
    Yuvarlak yalanmış ve parlatılmış derileri 
    Ki karpuz yenmiş gibi 
    Goldah karpuz 
    Anna karpuzun çekirdeği 
    Frankrayh şu dağın ardındaki dağ 

    *                           

    Düşman kim onu anlat 
    Mişel'i hatırlat alnımı uğraştır 
    Kalbine planlı ve 
    Avrupa bir duvarın taşları dizilen mişeli 
    Saçlarına çocuk kuşlrı konmaz 
    Çocuk uçmaz dallarından.İçinden yanından 
    Boy tüfeği patlatsan 
    Tuzaklı 
    Hatırlat mişeli mişeli 
    İçinden hep bir kuşku tankeri 
    Bir petrol tankeri namıyla yol alır 
    Pergel petrol 
    Borusu motorun icadı 
    Aşkın feda bayramı cenaze şekli 
    Boyuna hatırlat 
    Yoksa olur ki unuta kalırım esmerliğimi

    Telefon 
    - Görüşünüz nasıl 
    - Yorgun uyanırken ve gittikçe diri ve daha esmer

    Tanımadığım kentin 
    Ağırlık merkezine alındım 
    Taşıtlar grevler insan böğürmeleri 
    alış verişler 
    Şapka çekerken birden çocuk doğuruyorlar 
    Baba oyundan çağrılan çocuklar gibi isteksizdir 
    Ya da bırakır kürekleri denizin üstüne 
    Suda kayan cilalı bir taş gibi seyirtir 

    *                           

    Her doğan çocukla orda 
    Birlikte. Daha yeryüzüne bakınamadan 
    Kırbaçlarınız uyumaya. Anakarnı yorgunluğumuz alınmadan 
    Vurulur kollarımıza ve. Çarpılır dizimiz dizime

    Her doğan çocuk 
    Bir ertelemeydi analarca bağlanarak memelere 
    (Artık sigara içmeyeceğim artık 
    Koyun gütmiyeceğim) 
    Meşgul uğraşır azar altında bile uyurken de 
    Uykusundan silkelenip irileşmeye hamle elleri ve duramadan 
    Yan beşiktekinin yüzüne gölgesini indirerek 
    Bir gün önceki bedenini 
    Kaybedilmiş bir okul eşyasını gibi özliyerek

    Her doğdu 
    Bir ölendi

    Mayland uzun yüzlü bir kız resmi 
    Hani şu hep 
    Selamlaşıp geçerdik 
    Uzun yüzlü kızlar çizen ressamla 
    Aklımı anlat gönlümü kazandır 
    Benden beni çıkar bakalım kalacak mıyım 
    Üstüme beni koy bir de 
    Gözle dayana bilecek miyim 
    Yoksa hemen birkez daha bütünle bende beni 
    özümü kullan 
    Çünkü aşktır 
    Beyaz bir sanat 
     
    *                         

    Evlerin dışında 
    Çünkü böyle oldu

    Pencereden uzanan başın dışında 
    Günahın ve sevabın

    Merkezinde hem tanımadığım 
    Alışmadığım bir sistem gitgelinde 
    Boyuna sırtımdan ve kafamın arkasından delindiğim 
    Oynuyorum ve rolümü. Oyun çarkının boşuna döndüğünü 
    Seyircilerden bir kadın olgun ve eteçalan 
    Çıplak. Eşyadan ve odanın kapamasından 
    Her an biraz daha soyunarak 
    Yatağında 
    Çivilenmeden gerilmiş çarmıha gibi yatan

    Anlıyorum oyun çarkının kendine döndüğünü 
    Ölümün 
    Saklanacağı kalmayan avhayvanı gibi 
    avcısına göründüğünü 
    Ah anlıyorum 
    Çünkü annanın 
    Anlaşılmaz bir gözaldanımıyla 
    İçimde bir gemi batırıp döndüğünü

    Unutmadı 
    Yanlışlıkla 
    Onlara: 
    Beni unutmayacaksınız  

    *                           

    Anlat kızın ekmek tutuşunu 
    İçimdeki soylu kişiden  utanışını 
    Annayı tutarken balık tutuyorum 
    Ekvator ağzıyla kolumu buzdan indirmişim 
    Kız içimde bir sarmaşık kelimesiyle büyürken 
    Arada bir kanla uslayıp 
    Seni anıyorum 
    - eyeski sevdiklerim - 
    Sizi şaşırtıyorum?Sanatım 
    Fakat ben korkutuldum 
     
    *

    Şatoya bağlanan tahta köprüde beynim 
    Ağırlaşmış dalmışım 
    Güneş doğmuş işte böyle. Taş ısınmış ısınmış 
    Neredeyse belleğinden kan ürperten 
    Birsipahi sureti

    Aşka ne zaman veda 
    Demiş ki bu topraklar 
    Boyuna kiliselere taşıyorlar otobüslerle.Isınamıyorum. 
    Ve Baden Baden'de kaçtım 
    Başka bir kiliseye 
    gittim.Hafifçe. 
    Çok ve canlı renkli süslemelerden azürpererek

    Dost için yani dosto için 
    Dönerken 
    Kule yerine 
    Küreye yakın parlak başlıklarına dönüp baktım

    Dosto Badende 
    Ve kumar da oynardı 
    Bir çocuğun.Hırsla.Bir taşı 
    Atışı gibi.Dikine.

    Kapa perdeyi kapa köprüyü 
    Ve şatonun ta kendisini 
    İnce bedenin mühürlenişini 
    Tüfek mahzenini 
    Sevginin tiklerini aort deliklerini 
    Duvarda asırlardır dinlenemeyen 
    Dört işkence resminin

    Takip tutuklanma işkence 
    Ve tahta kurulan işkenceli etin 
    Bin dokuz yüz 77 yıl 
    Yenilen içilen kan ve etin 
    Yarı açılan mor pelerinin 
    Çizgi - kan 
    Çizgiler ve kanın 
    Başta yer yer kemiğe batan tacın 
    Dört resmin dört korkunç dakikanın 
    İri jestlerini anlıyorum

    Makkiyi hayır 
    Sigridi tren getirdi 
    tren götürdü 
    Yedi 
     

    *

    Duruşu kımıldanışı 
    Mağrur tavırları olan 
    Çünkü o güzel kelimelerle ağırlanan

    Göllerin beşiği toprak eğrisi 
    At yiyen ejderdi 
    Tılsım 
    Karıncanın kölesi

    At köpeğin kuruyan ölüsünü 
    Minderi düzelt 
    Baklava kırıntılarını 
    Ana babanın kol gezdiği koruduğu pencere kıyılarını 
    Mutfak ve yüznumara korolarını 
    Yatak amaliyatlarını cinsiyet taslarını 
    An binlerce yıl olan et kabartmalarını

    Pervaz ve şimdi 
    Büyük terasalarda doğuruyorlar 
    Kol bakımı bilek ve dizkapağı bakımı 
    Gebelik ve sancı limonlukları 
    Sıcağa karşı ay ışığı 
    Yelpaze atkı palan 
    Acılar yerdeler sinir göğü tırmalayan 
    Kutlu sevinç giysileri yalayan 
    Ve yağmur suyunu 
    Havuza koyan ırgat olarak

    Anlat insanda ölümsüz olmak yaprağının 
    Hangi ağacın kıvranışı olduğunu 
    Güzün hazırladığı insan yavrularını 
    Kışın insan yeteneklerini 
    Anlat durmadan

    Hurmayı anlat hala uzanan 
    Tüylü kalın dudağı anlat 
    Yaban elmayla eriği 
    Aşıyı 
    Elmanın gelinliğini geyiğin baskın güveyliğini 
    Atlı karıncayı 
    Lunaparkta bir hayvan olan

    Atlı karınca bir hayvansa 
    'İsa ağladı' 
    Kuzeyde ses kalmadı 
    Alnımız buz kondu gece 
    Aksın.Gündüz karıştırılmasın 
    Ah sade bir gün yaşasak 
    Dal dal - Kitap bil 
    Lord kimin lordu hangi mabadin 
    Sinonimi 
    İkisi duman tütsü su rengi 
    Perde kıllı el korku 
    Bölüşmek kekelemek 
    Donup kal - Aklımı al

    Durmak bilmez yaşamakla 
    Senin yaşamın nereye kadar neyana böyle benimki 
    Can kamaram 
    Yalnız göğsüm değil 
    Hayat var kaçıp bıraktığım zamanlarda da 
    Ölmek koşup varmak mıdır oralara 
    Soluğunu yatıştırarak 
    Perdeyi aralayıp girmeden çiçekli ovalara 
    Ah kıra gitmek böyle zor olmasa 
    Ellerimiz ısınan ocakta - Tabaktaki zifafet tasında 
    Kızartılmış bir keklik 
    Paslı ve kükürt salyalı bir ağızla 
    Tatlılıkla ololki 
    Ölünü gebeliğini morarmışlığını 
    Etin devinme sanatını 
    Bilesin yuvarlak akasın akşam olunca 
    Yuvarlak akşam akşam 
    Serçenin girdiği dolap

    Şehri - eycanım - uçtan hayvan kuşları olarak yukarıdan 
    Devgözüyle - bakışı görüyorsun 
    Süzül.Kanatlar arasından 
    Uzanan boynunla evleri ara ikizleri araştır 
    Ren'in çamurlu suyundan bir gümüş iplik bük 
    Sür yeryüzünü hamuruna 
    Ki orda 
    Bir yılan renkli başını onarır 
    Kuyruğunu ağrı dağında yakala

    Ekmek raketini çıkar kuşlar çağrılsın 
    Kirazın yuvarlağı gibi yanağın 
    Bir güçlü böceğen ki gibi alnın 
    Otlara yayılmiş çıplaklığnda bir uçuç böceği 
    Yanından dikene toprağa iniyor 
    Ekmeği göğsünde ufala kuşlar çağrıldı 
    Tutulmuş ve öyle güzelken 
    Korkarak.Ağaçların arasında dolanan cin 
     

    Sen misin-Ama içim Eyiçim

    Kara başımı tutup kara başımı

    Şu suyun insanını güttüğüm vakit 
    Göğsümü asya bir edayla gerdiğim vakit 
    Hem barışmak ne demek kendimle 
    'Sen yoksan mekan yok zaman belli değil'dediğim vakit 
    Sen ölçesilirsin sesimdeki beygirimsiliği 
    Çün bu çamur 
    Şu yaşamı bulandıran su 
    Donyüzlü rahibe şu 
    Şu ev ki ev 
    Ve o karanlıkta cin 
    Ve ormandaki dev

    Oysa melodim 
    Ne güzel. Sözlerim ne tatlı

    Kuşkusuz. Yanımda olaydın 
    Testiyi deler ırmağı temizlerdik 
    Avucumuzla buz gibi içer 
    Bileğimizden akan toprağa düşerdi



    Ve şimdi 
    anlat bana ey can tatlısı kız ki 
    Çünkü ben ödevliyim yinelemeye 
    Eskiçağ ozanlarının ağız toplantısını 
    Anlat bana gönüllerindeki bağ bozumunu 
    Hep şarkı sancıyan dizelerini 
    Kocamış dumanı ve is yüklü tavan direklerinin 
    Arasından destanlara sarkan yılanı 
    Kapıdaki baharı yaprak selini sarı kanaryayı 
    Ölümsüzlüğünün kar yığını - granit yığınını - su yığınını 
    Anlat durmadan

    Oğlu teketek öldüren babanın 
    Oğula mızrağın ucuyla 
    Gürzün kılıcın kıyımıyla ad koyan babanın 
    Anlat bize içinde koşan atların 
    Hangi koşudan kaçtıklarını 
    Yani ilkel 
    Ya da kültürle deşilmiş olmanın 
    Anlat durmadan anlat oğlum 
    Gençliğin 
    Yarısı akan yarısı mezara konan kanın 
    Genç ve geniş bir yaradan 
    Hem babanın elinden mızrakla 
    Ve baltayla açılmış yara'dan 
    Şefkat ve müthiş bir dikkatle 
    Ve müthiş bir hayranlıkla 
    Şövalyelik adına açılmış yara'dan 
    - Huysuz kan sonuna dek akar düşünürüz -

    Anlat ki ey can tatlısı kız 
    Babanın cesedi bir türlü toprağa atamadığını 
    Yine de kanın sonuna dek atamadığını 
    Anlat 
    Babanın can elmas'ıyla kesilen oğulu 
    Aydınlığa sun 
    Toprağa sözü olan kanın 
    Neden sonunadek akmadığını

    Karşılık verir 
    Can tatlısı kızlar korosu:

    - OĞUL MIZRAK KESKİN GENÇ 
    oğul genç mızrak keskin 
    BABA DİNÇ YAŞLI MIZRAK AKILSIZ 
    oğul baba 
    MIZRAK BABA 
    ÖLÜM baba 
    Ölün Oğul Mızrak 
    Ölüm Baba Mızrak 
    OĞUL MIZRAK baba ÖLÜM

    Kan ŞAŞIRDI KAN Şaşırdı

    Genç cesedin ölüm gölünün başında 
    Diz çökmüş olan baba 
    Hınç ayırdı 
    Hayret ve üzgünlük şerbeti 
    Ve abes ayırdı 
    Çok yıl sonraki tanrı tanımaz savaşlara 
    Ve yenilip ve yenip dönerken ordu 
    Neyi algılarsa çiftleşip çoğalmaktan

    Babanın yüreği ordu yüreği 
    / Zırhını kırdı / 
    Narası göğe vurdu 
    Daha gür bir ses duyuldu 
    Belki bir melek gülümsedi 
    Çünkü sıyrıldı gergefi dizinden 
    Belki ayağının dibine vuran sesten

    Eybaba 
    Kılıcı toprağa gizle 
    kendini kınamak için çıkarıdı gerektikçe 
    Yüzünü saratıp karatmak için 
    Kavurması geldikçe

    Çünkü bir serçenin diliyle gelmiyordu düşünce 
    Beyaz güvercinin 
    Bir ilkbahar gencinin güz güneşinin 
    Taşı heykelleştiren eğlimin 
    Su taşıyan kedi seven uykunun altına geçen döşeğin 
    Erkeği kadında koşturan geleneğin 
    Kızlıkta açan çiçekleri 
    Sevişen fillerin 
    Uyuyan çocuk ellerinin 
    Karaya vuran geminin 
    Yemeği hazır eden annenin 
    ... yalvaran dilin diliyle 
    Gelmiyordu düşünce 
    Geliyordu düşünce 
    Ateş kuşunun gagasında

    Çünkü soyluluğun ağırlaştı baba 
    Bir'din orda oldun 
    Zamanın bir gerisine bir ilerisine 
    Son dünya savaşının eşiğine serildim 
    Çocuğu vururken çekilen işkencenin 
    Beşiğine

    Baba çocuk 
    Azap sancak

    Baba genişledi nalbantı bildi 
    Toprağın içinde oğlun ölümü 
    Artıkça ve gezdikçe denizlerin dibini 
    Çünkü ölüm artık canlı oldu 
    Nasıl kuduran boğa canlıysa 
    Ve bir şeye koşarsa

    Baba açığa çıkan kandan yedi 
    Gezdi yeryüzünü 
    Hayvan alım satım yerlerini 
    Annenin ayak diplerini 
    Karnı karıncanın ölmez gelenekçiliğinin 
    Hayvanları şartlayıp 
    Şatoları kefenleyip 
    Ahırları koyunları 
    Gördü baba gezdi baba 
    Oğulun taş benzerlerini 
    Nasıl ki oğulun ölümü 
    / Eli babanın derisinde / 
    Bir gerisinde bir ilerisinde 
    Artıkça ve gezdikçe suların dibini

    Baba devşirdi bir ana 
    Ki yüreğinin altında 
    Bir et kordonla tutan 
    Oğlu delmeyecek olan babayı
  • bu şiirde iki göz var
    biri senin; biri onun
    Senin o karanlık, küf kokulu
    matem gözlerini terkediyorum

    biliyorum; saçlarının sarısı
    gözlerinin yeşiline karışmış
    biliyorum; sana benzemek için
    melikeler birbiriyle yarışmış
    fosforlu ve derin bakışlarına
    çağlar boyu nice destanlar yazılmış
    oysa ben görülmedik bir lale yaprağına
    gökleri kıskandıran bir destan yazıyorum
    gözlerin değişip kaplasın karanlığı
    bütün ufukları sarsın gözlerin
    gene de hep bende kalsın gözlerin

    l
    kapama gözlerini; karanlıktan korkarım
    atlılar kaybeder yolunu, hasretimin
    posta güvercinleri geri dönmez ülkeme
    yaslı dereler gibi mutsuzluğa akarım
    kapama gözlerini; karanlıktan korkarım

    ll
    ateşten ve köpükten sıyırıp ellerimi
    mekanımı gülistan eyleyendir gözerin
    isyanıyla ihtiras ve gerilim yaşayan
    Kabil’in ruhunu kan eyleyendir gözlerin
    vuslat aşkını Leyla düşürmedi çöllere
    arzı Mecnun’a hicran eyleyendir gözlerin
    gözlerinde başladı tarihin macerası
    Adem’i Havva’ya ram eyleyendir gözlerin
    Kerem dağlar ardında aradı gözlerini
    Kamber’i bile viran eyleyendir gözlerin
    Ferhat dağları deldi yolunu bulmak için
    sevmeyenleri giryan eyleyendir gözlerin
    suların emzirdiği muamma bir çocuğu 
    yedi iklime hakan eyleyendir gözlerin

    lll
    gözlerin göklerinde
    her yüzyılın başında
    birer akkor olmuş gözlerin
    çekip çıkarsam da mısralarımı
    ben yalnız gözlerinin şairiyim aslında

    hangi rüzgara verdiysem aşkımı
    beni alıp yangınlara götürdü
    muştu beklediğim bütün yelkenlilerden
    ateş düştü içime

    lV
    yüreğimden fışkıran bir “ah” mıdır gözlerin
    beni benden koparan “eyvah” mıdır gözlerin
    Bu gözler, o aydınlık o güzel gözler değil
    yoksa yalancı mıdır, günah mıdır gözlerin
    ses midir, aynalarda çarpan kulaklarıma
    kürdili hicazkar mı, segah mıdır gözlerin
    Arif Bey’i Itri’yi ömür boyu inleten
    nihavend mi, sultan-ı yegah mıdır gözlerin
    kubbesinde yitirdim zaman duygularımı
    akşam mıdır, gece midir, sabah mıdır gözlerin
    ruhumu baştan başa acılarla dokuyan
    beynimi kurşunlayan silah mıdır gözlerin
    her köşede zifiri bir silüet bırakan
    gönül memleketimde seyyah mıdır gözlerin
    renkler avare; sitem başıboş kuytularda
    mavi midir, yeşil mi, siyah mıdır gözlerin
    yoksa yalancımıdır, günah mıdır gözlerin

    V
    nihan kıldı gözlerin bana kapılarını
    oysa ben gözlerinden girerdim yüreğine
    her bakışın bir damla ab-ı zindegan idi
    hicranlı her gülüşün bin yıllık figan idi
    içime, soluşundan sonra koyu renklerin
    birer şirpençe gibi düştü gözbebeklerin
    feryadıma gök bile bigane değil şimdi
    söyle, kurtuluşun mu, harabın mı gözlerin
    gözlerinde mi mehtab; mehtabın mı gözlerin

    Vl
    çağlayanlar bile hararetlidir
    buğday başağının açlığıdır ufuklar
    siperleri aşıklar mı doldurmalıydı
    zalimler mi
    neden böyle hıçkırıklı, umutlar

    Vll
    beni hangi urganla bağladın gözlerine
    beni hangi ırmağa karıştırdın yeniden
    senden kopamıyorum gözlerin var oldukça
    sensiz yapamıyorum yüzün bahar oldukça
    gözlerine baktıkça duruluyor yüreğim
    ölse de, gözlerinden soruluyor yüreğim
    indirme kirpiğini; tutuşmasın kainat
    nazar kıl; ferahlasın; kavruluyor yüreğim
    sensiz küle dönerek savruluyor yüreğim

    Vlll
    diyorlar ki ağla
    ağla ki dumanı dağılsın yolların
    ağlamayı denizlere bıraktım

    yalnız gözlerindir hayatta kalan
    uğruna adandığım
    mahşeri sularla çevirip dört yanından
    gönlümde sakladığım
    aynalarda arayıp bulamazken günboyu
    gölgesinde konakladığım
    gözlerindir ufkumda dalgalanan

    Rüstem’in kanını döktüm yerlere
    İstanbul’u kuşattım gözlerin için
    Azrail’e koştum siperlerimden
    gözlerine baka baka dirildim
    niçin kızıl kıyamettir gölerin bu gün
    niçin heyelan var eteklerinde
    İsrafil’den işaret mi almışsın
    yanaklarında mahşer kalıntısı
    dudaklarında mizan
    bütün gamlı hüdhüdler Belkıs’le döner sana
    yıldızlar vuslat için her gece iner sana
    rengini, gözlerinde kaybolan bilir

    lX
    gözlerin uğrak yeridir bestekarların
    şairler hüzne dalar yeşil okyanusunda
    eşiğinde ölümsüz dilenciler
    gözlerin gecenin intiharıdır

    sen gözlerine mahkumsun; gözlerin bana
    ben şiir yazmasam, kim tanır gözlerini
    geçerken yalnızlık sokağından
    hangi demirci indirir parmağına çekici
    hangi berber yanağını keser müşterisinin
    gözlerine bakmasam, doğar mı güneş

    X
    gözlerin boşluğa akan bir ırmak değil
    gözlerin sadece ölmek, yaşamak değil
    gözlerin tükeniş doruklarında
    bulunmayanları aramak değil
    gözerine aşina olduğum günden beri
    ben artık hır gece sesleniyorum
    düşe kalka
    yorgun argın
    derbeder
    yapayalnız
    duruyorum; yanlış anlaşılıyor
    her hücremde bir inkılab
    her gönlümde bir mahitab
    evim harab; ömrüm harab
    ne ay kaldı, ne de mehtab
    gök bulanık; ufuk silik
    gene de mağrur ve dimdik
    yürüyorum; mezarım oluyorsun ansızın

    Xl
    bu son şiir, o küflü gözlerine yazılan
    bu son mezar kalbimde hicranla kazılan
    senin gamsız gözlerin kahkahalar atarken
    benim gözlerim viran; ağlamaya değer mi
    her cilven bir ıstırab; her nazın kapkaranlık
    yorgun kuraklığında ıslanmaya değer mi
    hiç güzel olur muydun gözlerin olmasaydı
    ateşlere girmeye ve yanmaya değer mi
    bir kevser ırmağında serinlemek dururken
    sellerine karışıp bulanmaya değer mi
    aydınlığın gözleri çağırıyor kalbimi
    zehir bakışlarınla boyanmaya değer mi
    gözlerine bir ömür dayanmaya değer mi
  • Vardım eteğine,secdeye kapandım;
    Koşup bir koluna sımsıkı abandım.
    Karlı başın yüce dedikleyin yüce,
    Sükûn içindeki heybetin gönlümce.
    Devce yapında ilk rahatlığı duydum.
    Şifası mı ne ki ruha bu ilk yudum
    Hayâl arkasında boş çırpınışların
    Sen uygun bir vakti gelince rüzgârın
    Sonsuzluğa doğru kalkacak sihirli
    Bir gemisin göklerde demirli
    Ve ben rıhtımında bekleyen tek yolcu...
    Düşüncemizin en haksız, en korkuncu;
    Açan o ağulu çiçek delilikte,
    Gir sır mezara cesetle birlikte,
    Şüphe; o bin çeşit çilenin yemişi,
    Yılan ağzındaki elma... Ey, ateşi
    En derin yerinde gizli gizli yanan!

    Seyrediyor ruhum kar balkonlarından
    İnsanın göresi olmaz manzarayı
    Ve aklın o uçsuz bucaksız sarayı
    Yıkılıyor... Duygu bir kartal hızıyla
    Fırlıyor engine sevinç avazıyla
    Bulutlar ne güzel bulutlardır onlar,
    Hep öyle başımın üstünde dursunlar
    Menekşe rengi, kan rengi, toprak rengi...
    Asılı kalsın hep bu yağmur hevengi.
    Dünyayı saran bu gece ne gecedir,
    Yıldızlardan yağan ışık ne incedir!
    Yansın o yıldızlar, bitinceye kadar
    En derin uykular, en tatlı uykular.

    Ey, gökperdelere şahlanan tanrısal!
    Eteklerindeyiz işte. Ve bir masal
    İçinden gelmişiz sana, atlı yaya,
    Attığımız okta kısmeti bulmaya.
    Yitik, perişandır elbet bencileyin
    Pişmanlığın ırgat olup geceleyin
    Günle bahtın çağrısına koşan kişi.
    Ah, iç sıkıntısı! sen ettin bu işi.
    Zevk, o yosma kadın eski bir bahçede
    Ayaküstü günah işlenen gecede
    Bir susuzluk kadehi sunmuştu bana:
    Yüzümü maskesiz gösteren ilk ayna.
    Yel alsın götürsün bütün o geçmişi,
    Büyülü kadehin zehrinden içmişi
    Serin yalanında kandırmaz her pınar.
    Dindirir miydi ki en tatlı rüzgârlar
    Bende gizli gizli başlamış ağrıyı:
    Bu, rüzgâr ve gemi uğramaz bir kıyı
    Ya da bir teknede açılmış bir delik;
    Hangi pencereye koşarsan ahretlik
    Bir gökyüzü, siyah, güneşten habersiz,
    Her adım attığın yeri basan bir sis.
    Hangi yana baksam onu görüyorum:
    İnancın kaydığı bir dipsiz uçurum;
    Günah kapılarının aralandığı,
    Tanrıların bile avaralandığı
    Şaşkın, çaresiz bir insan kaderince.
    Güneş! güneş! güneş! ey, ölümsüz ece!
    Sana tapınanlar kardeşimdi benim;
    Güneş! güneş! ben sana doğru gelenim,
    Kucakla beni, tanrıça, sev, sar beni,
    En yırtıcı, en aç hayvanların ini
    İçimin göz görmez mağaralarıma gir
    Senin girmediğin yerde haset, kibir
    Dert, kin, yalan, ölüm, korku ve işkence,
    Çakal seslerinden örülmüş bir gece,
    Teneşir başında oynaşan çirkinler
    Engerek düğümü doğuran gelinler,
    Zina şöleninde beynin nöbet nöbet
    Cehennem halayı çeken bin iskelet
    Ve yaprak indiren ağaçlar baharda...
    Senin bağışından yoksun kucaklarda
    Çocuklar kertenkeleyle bir biçimde.
    Ağrı'ya eş bir dağ olsaydı içimde
    İlkin şu gönlüme doğardın her sabah,
    Daha her yer geceyken sarardın, gümrah
    Sarı saçlarınla benim varlığımı,
    Kendimde taşırdım kendi taptığımı...
    Ağrı'ya eş yüce bir dağ yok içimde
    Ne kadar cüceyim dert ve sevincimde!
    Kaplamış gözümün gördüğü her ufku
    Umutsuz, zifiri bir gece, bir korku.

    Ah, yazık ki bütün insanlık güneşsiz.
    Ey ateş, nasıl da seni yitirmişiz!
    Bu yalnız inilti esen manzaradan
    Bir çaresiz ay'dır sallanan aradan;
    Işık tuttuğu her şey bir taze yara.
    Onmaz bu gece. Bırak karanlıklara!
    Can yiğitliği yitirmiş, kalp aşkı
    İlenişlerinden insanın bir şarkı
    Tutmuş dört yanı, bir çirkin ağıt, eski...
    Ah güç de değildi bahtiyarlık belki;
    Üstümüzde deniz gibi bir gökyüzü
    Altında her kalbe esenlik payı var;
    Bizimdir, yelken açmış giden bulutlar,
    Vurup alnımıza serin gölgesini,
    Bizimdir bu koku, bu renk dolu sini
    Üstünde seslerle ışıklar kamaşan;
    Bizimdir bu zafer, bu beste ve bu şan.
    Şu aydın, ferah ve rahat gök altında
    Her kazazedenin müjdesi bir ada,
    Her gülüşe ayna bir gölek kenarı;
    Koparırken elin taze meyvaları
    Öyle kolaydı ki yaşıyorum demek;
    Soframıza konmuş bu doyulmaz yemek
    Niçin bir zehirli kaşıkla yenmede?
    Ağrı! başına boz bulutlar inmede.
    Ne ki bu cendere, ne ki bu sonsuzluk,
    Kim bu vurulmuş yatan, ova boyunca,
    Bir kan çeşmesine açık durup avcu?
    Çile pazarında cana pey sürümü
    Çözmek mi istemiş o çetin düğümü?
    Korkunç bir ezgide çatlayan bu kamış
    Yitirdiğimiz bir cennet mi aramış,
    Ölümsüz barışa gülen şafakları,
    Lezzet ve esenlik tüten ocakları,
    Ömre öpüş tadıyle uyandığımız,
    Tanrısal bir çıra gibi yandığımız?..
    - Dağ! senin yandığın gibi bir vakitler-
    Vuran bir toz parçası değilse eğer
    Küçük gövdesine budur giren ölüm,
    Onun yüzünü bizden çeviren ölüm...

    Sen ey, oyununu en güzel oynayan!
    Hangi kıvılcımla fışkırttın ruhundan
    Bir gün söndürdüğümüz kutsal ateşi?
    Ey sen! ölümden çok hayatın kardeşi
    Dirilttin nasıl bir mucizeyle tekrar
    Her şeyi, dostluktan düşmanlığa kadar
    Ve geri getirdin o sürgünlerini?
    Nerde buldun tekrar eski günlerini
    Zamanlar içinde yitmiş kardeşlerin
    Ve en güzelini sönmüş ateşlerin,
    Kalbimin o kadar sevdiği o gülü,
    Ölüm ötesinin mutlu tahayyülü
    Evrensel cümbüşü, yaşama şevkini,
    Bizden gidenlerin bir gün en yakını
    Ümidi ve şafak kanatlı neşeyi,
    O aşkı, o tadı, o gülümsemeyi?..
    Ey boş gecelerin dadı ayışığı!
    Salla, salla hüzün uyuyan beşiği
    Söğütlerin nazlı dalları içinden
    Ki o altın saman yolları içinden
    Bir sabahı özleyen şu taze kadın
    Yatsın başyastığına anılarının;

    Bir makine sesiyle işleyen kalbi
    Alıp gezdirsin onu bir gemi gibi
    Düşlerinin durgun, mavi denizinde.
    Beni de hep kendi kendimin izinde
    Fenerinle yolumu aydınlatarak
    Barış çeşmesini aramaya bırak,
    Budur yaşadığın sürece görevin;
    Gecelerin birinde, solgun alevin
    Güne yenilmeye başladığı zaman
    Üstüne başımın düştüğü kitaptan
    Eser Mevlânâ'nın üflediği rüzgâr...
    İşte, gam türküsü söyleyen kamışlar
    Rüzgârından gördüğüm ova boyunca.
    Bu bir düştür belki, insan uyanınca,
    Gözlerinde kalır serabı bir ömür,
    Her şey bu ışıltı ardından görünür
    O insana; sevmek, yaşamak ve ölüm.
    Seni uykuya çekip götüren elim
    Kadınım, ayışığı içinden şu anda
    Aldanış diye ne varsa bir insanda
    O daldan tutuyor...Böyledir bu. Kader
    Kavuşur sabaha en uzun geceler
    Ve serin durur her avunuş testisi.

    Rüzgârlar başladı. Sonsuzluk gemisi
    Önünde köpürüp şahlanmada engin;
    Yolcusu olduğun nihayetsizliğin
    Bir ucu Allah'ta ve sende bir ucu.
    Başlıyor serüvenlerin en korkuncu:
    Gökyüzüne doğru yürüyen yeryüzü,
    Barıştıran sınır geceyle gündüzü;
    Ey sonuca doğru ilkuçtan gelen Dağ!
    Göğü perde perde delip yükselen Dağ!

    Ahmet Muhip DRANAS