• Sende ben kendimi sevdim.
  • 421 syf.
    ·59 günde·Beğendi·8/10
    Publius Ovidius Naso, Roma, Latin ve Batı kültürünün en önemli şairlerinden biri olarak kabul edilir. En ünlü yapıtı dünyanın oluşumu ve yaratılışını anlattığı 15 kitaptan oluşan Dönüşümler (Metamorfoz) adlı eseridir. Bu yapıt Yunan-Roma söylencelerini, öykülerini bir bütünlük içinde veren başlıca yapıttır.
    Antik Yunan İnançlarına göre dağların, denizlerin, yıldızların, çiçeklerin, ağaçların, hayvanların nasıl oluştuklarını açıklamaktadır. Çiçeğe, ağaca, böceğe, kuşa, taşa dönüşen mitolojik varlıkların hangi olaylara bağlı olarak evrim geçirdiklerini anlatır. Kitapta canlı veya cansız fark etmeksizin tüm varlıklar, bir şekilde insanlardan dönüşerek oluşmuş ve İnsanların tanrı/tanrıçalar tarafından kimi zaman ceza mahiyetinde kimi zaman ödüllendirilmek adına bazen keyfi bazen de koruma isteğiyle ağaca , suya, kayaya vb. dönüştürülmesi ve bu dönüşümün, dönüşülen canlı veya cansız varlığa ruhu ile geçmesi işlenmiştir. Canlı-cansız tüm varlıklar bir ruha sahip ve bu ruh tamamıyla bir insan ruhundan oluşmuştur. Ovidius eserinde hümanistliği ve natüralistliği harmanlarmıştır.
    İnsanlar yaptıklarının karşılığına uygun bir nesneye dönüşmesi , konu edilen diri varlıkların hepsinin birer insan duygusunu yansıtması, çevremizdeki ağaçların, çiçeklerin, nehirlerin, dağların diri olduğunu, birer insan niteliği taşıdığını bu doğa varlıklarının dönüşüm öncesi başlangıçta seven, sevilen, özleyen, kıskanan, yeren, yücelten, kızan, üzülen, sevinen vb insana özgü eylemin örneğini oluşturması anlatılır.
    Ovidius’un şiirinde duygu bakımından, hep karşıtlar çarpışmıştır; övme-yerme, sevgi-nefret, asilik-uysallık, alçaklık-yücelik, güçlülük-zayıflık , güzel-çirkin .. İnsan zıt nitelikler içinde iniş çıkışlar gösteren bir varlık özelliğindedir. Ovidius , yaşanan evrenle düşlenen arasında nesnel bir bağlantı kurmaya çalışır ona göre birleşen iki evren vardır. Ovidius, dirilerin birbirlerine dönüşümlerini anlatırken, insanın kaynak sorunlarına değiniyor.

    Dünyanın oluşumu ve sonrasında yaşanan altın, gümüş, tunç ve demir devirlerini anlatan Dönüşümler birçok mitolojik olayın hikayelerinin temelidir.



    OVİDİUS'UN DÖNÜŞÜMLERİ
    ***********************

    DEFNE AĞACI
    Attığı oklarla insanları ve de tanrıları birbirine aşık edecek güce sahip Tanrı Eros ile ok atmasıyla ünlü olan Güneş Tanrısı Apollon karşılaşırlar ,Eros’a kendisinin ok atarak nice yaratıklar öldürdüğünü Eros’un ise sadece gönül yarası açmaya gücü yettiğini söyler.Eros bu sözlere gücenir ve Apollon’dan intikam almak ister. İki ok çeker ; aşık eden oku Apollon'a, diğer aşktan soğutan güce sahip oku Penios ırmağının peri kızı Daphne’ye atar. Apollon kıza aşık olur, peri kızı da soğur aşktan ve Apollon’u istemez. Aşkından çılgına dönen Apollon peri kızı Daphne’yi kovalar sürekli, bu kovalamalara dayanamayan Daphne,babasından onu bir ağaca çevirmesini diler ve o anda defne ağacına dönüşür. Apollon ağaca sarılır öper koklar. Daphne’nin karısı olamadığını fakat defne ağacının bundan sonra Apollon ismiyle anılacağını söyler. Apollon’un saçları defne yapraklarıyla süslüdür.
    *******************************

    GÜNEŞ TANRISI HELOS'UN OĞLU PHATEON VE GÜNEŞ ARABASI
    Yunan Mitolojisi’ nde Güneş Tanrısı Helios’u, oğlu Phateon görmek istemiş. Phaeton babasının yaşadığı saraya tırmanmak için binlerce basamak çıkmış ve sonunda fildişi kaplı saraya ulaşmış. Saraya ulaştığında babası ona neden geldiğini sormuş. Phateon da ‘izin ver ölümlülere senin oğlun olduğumu ispatlayayım’ demiş. Bunun için de babasının at arabasını istemiş. Babası bu ölümsüz atları oğluna verip oğlunun ölümüne davetiye çıkarmak istememiş. Güneşin kavurucu sıcağına dayanamayacağını, dağların dik yokuşlarını çıkamayacağını, suların durulmaz taşkınlığını kontrol edemeyeceğini ve azgın atları zapt edemeyeceğini anlatmış. Vazgeçirmeye çalışsa da oğlunun tükenmez ısrarı üzerine güneşin atlı arabasını vermiş. Dizginlerinden sıkıca tutmasını ve tekerlek izlerini takip etmesini söylemiş.Atı alan Phaeton atlara hareket etmelerini emretmiş ve atlar o anda oğlanın acemi olduğunu anlmışlar. Öyle hızlı gitmişler ki seyredenleri korku almış. Phaeton da çok korkmuş ve bir anda dizginleri bırakmış. Hızla dağları aşan atlar, güneşten getirdikleri kavurucu sıcakla Helikon, Parnassos ve Olympos tepelerini tutuşturmuşlar. Vadiler yanmış, akarsular buhar olmuş. Bunun üzerine Zeus eline aldığı yıldırımı Phaeton’ a fırlatınca Phaeton Oracıkta ölmüş ve Erinados ırmağının sularına kapılmış. Kız kardeşleri onun ölümüne öyle çok üzülüp ağlamış ki ırmağın kenarında duran kavak ağaçlarına dönüşmüşler.
    *************************
    EKO VE NERGİS
    Narsis (Narkissos), ırmak tanrısı Kephissos ile suların bekçi perisi Liriope’nin oğlu olarak doğar. Bir kâhin, Narsis’in dünyada, kendi yüzünü görmediği sürece mutlu yaşayacağını bildirir.Narsis büyür ve yakışıklı bir avcı olur. Çok güzel bir peri kızı olan Ekho avcı Narkissos' u görür ve Ekho bu genç avcıya ilk görüşte aşık olur. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek, peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek, kara sevda içinde ölür. Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda ‘eko’ dediğimiz yankılara dönüşür. Olimpos dağında yaşayan tanrılar bu duruma çok kızar ve Narkissos’u cezalandırmaya karar verirler, bir gün avda Narkissos susar ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir, su içmek için eğildiğinde, suya yansıyan yüzünün güzelliğini görür ve daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında büyülenir, kendine âşık olur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar sevmiştir kendi görüntüsünü. Yerinden kalkamaz ne su içer ne de yemek yiyebilir, aynı Ekho gibi Narkissos da günden güne erimeye başlar, kendisini seyretmekten bir türlü alamayan Narsis dünya yaşamına gözlerini yumar ve bulunduğu yere kök salarak açılmış bir çiçeğe dönüşür. Bu çiçek sarı göbekli, beyaz yapraklı, çevresine güzel kokular yayan nergis çiçeğidir. Bu mitolojik öykü; eko, narsizm, narsist ve nergis gibi kelimelere kökenlik eder.
    ******************************
    AĞLAYAN KAYA
    Manisa’da, yazın kuruyan bir ırmağın yakınında bulunan, "ağlayan kaya" tanrıça Niobe’dir. Bugünkü İzmir ile Manisa arasındaki Spil ve Yamanlar dağları çevresinde hüküm sürmüş yarı tanrı Tantalus ve eşi Dione’nin kızı olan Niobe, çocukluğunu Tanrıça Hera ile birlikte bu bölgede geçirmiş. Niobe evlilik çağına geldiğinde, Thebai Kralı Amphion ile evlenir. Bu evlilikten yedisi kız yedisi erkek olmak üzere 14 çocuğu olur. Niobe’nin çocukluk arkadaşı Hera ise Zeus ile evlenerek Apollon ve Artemis adında iki çocuğa sahip olur. Bir süre sonra Niobe, Hera’nın sadece iki çocuğu olduğu için onu küçümser. Kendisini Hera’dan üstün görmeye başlayan Niobe, Thebai halkına, kendisine tapmalarını emreder. Bu sırada bir rüzgar Niobe’nin sözlerini Menderes Irmağı’nın kıyısında dinlenen Hera’nın kulağına fısıldar. Bu duruma öfkelenen Hera, olup biteni çocuklarına anlatır ve onlardan Niobe’yi cezalandırmalarını ister. Bunun üzerine Apollon ile Artemis, Niobe’nin tüm çocuklarını okla öldürür. Çocuklarının ölümüne Niobe, günlerce ağlar. Zeus, onun bu haline acır ve acısını dindirmek için Niobe’yi ağladığı yerde taş haline getirir.
    ************************************
    MANYAS IRMAĞI & KRAL MİDAS'IN EŞŞEK KULAKLARI
    Dionysus, Midas'a istediği bir dileğini gerçekleştirme vaadinde bulunur. Midas, "Dokunduğum her şeyin altına dönmesini istiyorum" der, Dionysus da ona bu gücü verir. Midas, gücünü denemek için ilk gördüğü meşe ağacının ince bir dalına dokunur, dal anında altına döner. Ardından bir taşa dokunur, taş hemen altın olur. Midas, hizmetçilerinden bir ziyafet hazırlamalarını ister, yiyeceklere dokunduğu nda altına dönmesi ile yanlış bir dilekte bulunduğunu anlar ve Dionysus'tan ondan bu özelliği geri almasını ister. Dionysus, Midas'ın haline acıyıp ona Paktalos Irmağı'nda yıkanmasını söyler ve Midas söyleneni yapar bu güçten arınır.
    Bir cezaya bağlı olarak Marsyas’ın nehir oluşunun anlatımı gerçekçi bir dille aktarılır.Manyas bir yarışma sonucunun cezasıdır. Apollo ve Marsyas' ın müzik yarışmasına katılır ve yarışma sonrasında kazanan kaybedene dilediği cezayı verecektir. Apollo, üç telli gümüş liri çalar, Marsyas ise flütü çalar. Kral Midas, Marsyas' ı su perileri ise Apollo' yu seçer. Bu durumda berabere kaldıkları için Apollo çok kızar ve lirini ters çevirip aynı melodiyi çalar. Marsyas ise flütü tersten çalamayacağı için yarışmayı kaybeder. Apollo, Kral Midas ve Marsyas'ı cezalandırmaya karar verir. Kral Midas' ı kulakları iyi duymadığını söyleyerek onu lanetler ve kulakları eşek kulağına dönüşür. Marsyas' ı ise ağaca astırıp derisini yüzdürür. Marsyas'ın ölümüne üzülen kayaların ağlayarak Suçıkan kayalıklarını oluşturur, flüt ustasına üzülen sanat perileri müzler öylesine ağlamışlardır ki gözyaşları dağların arasından akıp Marsyas ırmağını oluşturmuştur. Midas, kulaklarını büyük şapkalar takarak saklamaya başlar. Hizmetçisi kralın bu sırrını bilir ancak kimseye söylemez. Bir gün, sırrı daha fazla saklayamaz ve derin bir kuyuya "Kral Midas'ın eşek kulaklarına benzeyen kulakları var" diye seslenir ve kuyunun ağzını kapatır. Kuyunun ağzı açıldığında ses yankılanır rüzgar bu haberi ese ese her yere duyurur. Böylece, tüm ülke Midas'ın kulaklarının hikayesini öğrenir.
    *******************************
    MÜR AĞACI
    Efsaneye göre Suriye Kralı Cinyras (Theias)’ın kızı Myrrha’nın evlenme zamanı gelmiştir, kız babasına aşıktır.
    Gece yarısında bu istekle yaşayamayacağını düşünen Myrrha intihar etmek istemiştir, sütannesi ölmek üzere olan Myrrha’yı kurtarır.Myrrha anlatır isteğini sütannesine.Sütannesi de şaşkındır fakat yüreği dayanamaz.Tarlalarda yılın ilk ürünleri çıkmaya başladığı vakit Tanrıça Demeter adına törenler düzenlenir.Bu törenlere sadece kadınlar katılır.Dokuz gece boyunca sevişmek yasaktır bunu fırsat bilen sütanne Cinyras’ın yanına gider ve kendisine bir kız bulduğunu söyler.Kral bu teklifi kabul eder. Sütanne Myrrha’yı yanına çağırıp planını anlatır ve ona asla ışığa çıkmamasını öğütler.Myrrha ,aşık olduğu babasının çadırına girer ve onunla birlikte olur. Cinyras bir süre sonra onun kızı olduğunu anlar. Myrrha kaçıp kurtulur ve koşmaya başlar.Bir süre sonra bu isteğinin getirdiği utançla ne insanlar ne de ölüler içinde yaşayabileceğini düşünür tanrılardan onu bir ağaca dönüştürmelerini ister ve Mür ağacına dönüştürülür. Mür ağacından akan reçineler Myrrha’nın gözyaşlarıdır.
    Myrrha,Smyrna adı ile de bilinir.

    ******************************
    GELİNCİK
    Efsaneye göre Myrrha mür ağacına dönüşürken içinde yasak aşkının tohumlarını taşıyordu.Lucina , Myrrha’nın durmunu fark eder ve ona dokunarak çocuğunu doğurmasına yardımcı olur. Orman perileri çocuğu alırlar ve güzelliğinden dolayı onunda bir peri olduğunu düşünürler. Adonis büyüdükçe güzelleşmektedir. Adonis büyüdükten sonra Afrodit’in istemeden attığı bir okla yaralanır.Onu ilk gördüğü andan itibaren aşık olan Afrodit,Adonis’i göklere taşır orada onu iyileştirir ve ona öğütler verir.Ormanda nerelerde gezinmesi gerektiğini,hangi hayvanlardan uzak durması gerektiğini anlatır.Adonis’e bu öğütleri Hippomenes isimli bir başka karakterin hikayesini anlatarak verir.Afrodit sevgilisini öper ve geldiği yere doğru giderken,köpekler bir yabandomuzunu korkutup çıkartırlar mağarasından.Ormandan kaçarken kargısıyla vurur Adonis yabandomuzunu.Fakat yabandomuzu daha çeviktir ve Adonis’e saldırıp onu tek bir hamlede öldürür.Henüz evine ulaşmamış olan Afrodit bu acıyı hisseder ve hemen geri döner.Adonis’in cansız bedenini görünce kahrolur. Adonis’den toprağa damlayan kanların yerinde kızıl çiçekler biter. Gelincik , Adonis gibi kısa yaşar.

    ********************************************

    SÜMBÜL
    Spartalı bir genç olan Hyacinthus hem Apollo hem de batı rüzgarı tanrısı tarafından seviliyordu. Bir gün, Apollo ile Hyacinthus’un disk oynadığını gören Zephyros onları kıskanır. Apollo’nun attığu diskin yönünü rüzgarıyla değiştirerek Hyacinthus’a doğru gönderir. Diskin çarpmasıyla ölen Hyacinthus’tan toprağa damlayan kan orada sümbüle dönüşür.

    ************************************
    SERVİ AĞACI
    İstediği okları, mızrakları istediği yöne çevirebilen Tanrı Apollon güzelliğinden ötürü Kyparissos'a aşık olmuştu. Kyparissos’un en sevdiği dostu kutsanmış bir geyikti. Bir gün geyik gölgede uyurken Kyparissos’un istemeden fırlattığı bir mızrak bu en yakın dostuna saplandı. Kyparissos en yakın arkadaşının öldüğünü görünce acı çekmekten dayanamayıp ağladı ve tanrılara yakardı ‘Hep acı çeksin onu vuran’ diye seslendi. Ağladıkça kanı tükendi ve gövdesi sertleşti, ağaçlara doğru yükseldi boyu. En yakın dostunun yanı başında bir servi ağacına dönüştü.
    Servi ağacının en tepesi hafif kıvrıktır, başında durduğu kişiye bakar ,boynunu büker. Bu yüzden mezarlıklarda hep servi ağaçları vardır. Baş ucunda bulunduğu mezarın sahibi için ağlar ve devamlı ona bakarak acı çeker.
  • Neşeli, meraklı, mutlu olmak; geçen her saniyeyi yoğun yoğun yaşamak, yaşam kaynağından kana kana içmek; düşlerime yeniden güvenmek; arzularımı doyuma ulaştırmak için savaşım verecek gücü kendimde bulmak isterdim.
    Beni seven bir erkeği sevmek.
  • Bir Irmağı içmek deselerdi
    Nasıl söylerdim ağzımdaki dilini
    Seni yaşamadan önce.

    1996
    Şükrü Erbaş
    Sayfa 98 - Kırmızıkedi
  • kimse kâküllerimin arasına
    yerleştirmemişti ömrünü
    sende ben kendimi sevdim.
    Şükrü Erbaş
    Sayfa 97 - kırmızı kedi
  • Lethe: Kavga Tanrıçası Eris’in kızı olan Lethe, Nyks -Gece-’nin torunudur. Hades Ülkesi’nde bulunan ve yeraltını dünyadan ayıran bir ırmak olan Lethe, suyunu içen ruhların ölüler dünyasına girerken geçmiş hayatlarını ve çektikleri acıları unutmalarını sağlamaktadır. Ruh göçümümü anlatan Platon; boğucu ve korkunç bir sıcağın altında Lethe Ovası’na giden ruhların, akşam olunca Ameles ırmağı kıyısında konakladıklarından söz etmektedir. Bu ırmağın suyu hiçbir kap içinde durmamaktadır, ancak herkes bu sudan içmek zorundadır. Bununla birlikte bazı ruhlar ölçüyü kaçırıp fazlaca içmekte, içer içmez de herşeyi unutmaktadırlar (Platon, 2003, s.280).
    Unutuş ırmağı olarak da bilinen Lethe, unutmayı simgeleyen tanrıça olarak kişiselleştirilmiş ve zamanla soyut bir kavram haline gelmiştir. Bu bağlamda ‘unutmak’ anlamına gelen bir fiilden türetilmiş bir isme sahip olması, ilginç bir alegori olarak değerlendirilebilmektedir. Psikoloji literatürüne de konu olan Tanrıça Lethe, letarji -lethargy- durumunu tanımlamaktadır. Psikiyatri ve nöroloji literatüründe de yer bulan letarji terimi, şuur bulanıklığıyla birlikte gündeme gelen hareketsizlik halidir. Derin ve sürekli bir uyku durumunda olan letarjik kişi, çevreye ve uyaranlara karşı hissiz ve ilgisizdir.
    Yard. Doç. Dr. Emet GÜREL
    Araş. Gör. Canan MUTER'in çalışmasından alıntıdır.