• Ilber Ortaylı
    Bu toprağın yani İstanbul’un altını tanımama bazı çokbilmişlerin(!) sözünü ettikleri gibi Bizans değildir. Bizans’tan önce bize daha yakın katman olan Osmanlı gelir. Eğer bu şehirde Bizans tahrip ediliyor ve hakkı verilemiyorsa, ki öyledir, onun üstündeki Osmanlı mirası çoktan mahvedilmiş demektir. Ve de öyledir.

     İSTANBUL’un en büyük sorunu toprağın üstünde yaşayanların bir alttaki tabakayı bilmemesidir. Bu toprağın altını tanımama bazı çokbilmişlerin(!) sözünü ettikleri gibi Bizans değildir. Bizans’tan önce bize daha yakın katman olan Osmanlı gelir. Eğer bu şehirde Bizans tahrip ediliyor ve hakkı verilemiyorsa, ki öyledir, onun üstündeki Osmanlı mirası çoktan mahvedilmiş demektir. Ve de öyledir. Osmanlı’nın 15., 16. yüzyılına ait birçok kabrin, medrese kalıntısının hatta İbrahim Paşa Sarayı’nın arka kısmının (ki İstanbul Adliyesi için kurban edilen, temelde kalan kesimdir), sarnıcın ortadan kalktığı açıktır. Bunların bazılarına tesadüfen ulaşıyoruz. Ancak Semavi Eyice gibi üstatlar sayesinde bazılarının varlığına vâkıfız. Birçoğu da Allahuâlem toprağa karışmıştır, günün birinde belki çıkar.

    ÜSKÜDAR’DA MAHALLE

    Yenikapı Metro İstasyonu’nu kazarken Theodosius Limanı gibi bir abide ortaya çıkıyor, 6. ve 7. asra ait gemi kalıntılarıyla birlikte İmparator Konstantin surlarının 4. asra ait kalıntıları da, o bölgedeki 17. asra ait Ermeni mahallesi ve diğer yerleşke kalıntıları da gün yüzüne çıkıyor. Son kazılar ve buluntular ise daha da ilginç: Üsküdar’da metro kazılarından dolayı kocaman bir mahalle ortaya çıktı. Beklenilmeyecek bir olay değil. Theodosius Limanı tek olarak kalmayacak, yarın Kadırga dediğimiz Bukoleon Limanı’nın üstünü örten yapıların altından ne çıkacağı belli olmaz. Haydarpaşa’daki kazılarda Kalkedon sur duvarları çıktı. Beyoğlu’ndaki İtalyan İşçi Yardımlaşma Cemiyeti (ki İtalyan Kulübü denir, kurucusu Giuseppe Garibaldi’dir) restorasyonu sırasında altından Bizans mezarları dahi çıktı. Galiba restoratör Sedat Bornovalı’nın raporundan da bu anlaşılabilir. 

    KORUMA ADİL DEĞİL

    İstanbul’un asıl sorunu da burada başlıyor. Kanunlar ve zihniyetimiz temel kazılarda ortaya çıkan bu gibi eserleri koruma konusunda adil değil. İnşaatı yapanı mağdur etmeden eseri kurtarmak, hiç değilse teşhirine imkân tanımak lazım. Roma’daki arkeoloji otoritesi gibi bir kurum bizde mevcut değil. Oysa Roma’yla İstanbul’dan başka hiçbir şehirde yeraltı zenginliğiyle kent bu kadar iç içe değildir. Bugüne kadar yapılan işlem, buluntunun üstüne beton döküp haber vermemek olmuştur. Bu arada çıkan kalıntıdan taşınabilir parçaları kaçırıp satmak da cabası. Kapalıçarşı’nın ve Büyük Valide Han’ın yapıları örtülüyor. Üstlerine ilave yapılıyor. Durumu tespit eden muhabirin çekim aracına (drone) alttan hedefleyip ateş açıyorlar. Dağ haydutları ve lümpenler artık şehirlerde faaliyette.

    DAĞ HAYDUTLARI ŞEHİRDE

    İstanbul’un Suriçi bizim 2 bin yıllık sorumluluğumuzdur. Evvela Türk tarihine ve İslam dünyasına karşı, sonra da Doğu Roma ve Eski Roma’nın tarihine karşı görevlerimiz var. Bölgedeki yapılaşmanın kesinlikle durdurulması lazım ve istimlaklere başlamalıyız. Ayvansaray’da surlara baktığınız zaman Kazasker Hacı İvaz Efendi’nin Mimar Sinan’a yaptırdığı tipik bir Sinan eseri çirkin yapılar tarafından gölgelenmiş vaziyette. Dolmabahçe Sarayı’nı, 19. ve 20. yüzyıl tarihimizi ve çevresindeki eserleri stadyum ve otellerle gömmek üzereyiz. Dolgu sahadaki Dolmabahçe bu heyulaları taşıyamıyor.

    BU İMARLA ÇÖZÜLMEZ

    İstanbul Belediye Sarayı gibi lüzumsuz ve tahripkâr yapıların ortadan kalkması lazım. Altlarındaki sadece Bizans-Roma kalıntıları değil yanı basındaki Ankaravi Medresesi ve onun temelleri de bu yüzden tahrip edilmiş vaziyette. Lüzumsuz sarayı yapmak için etraftaki Osmanlı konaklarını, acemi kışlasını ve karakolu yıktılar. Bari hiç değilse temellerinin çıkarılması için yeni çirkin yapıların kaldırılması gerekiyor. Aksaray geçidi bütün İstanbul’u mahvetti. Büyük İstanbul bölgesi içinde tayin edici bir alan olmaktan çıkan Suriçi, İstanbul’un tarihi portresinin korunması, korunmadan vazgeçtik hiç değilse temelleriyle birlikte kısmen restore edilmesi ve İstanbullular için zihni bir nefes alma imkânının doğması gerekir. Bu imar anlayışıyla bu çözüm beklenemez. İstanbullular şehirlerini tanımıyorlar. İstanbullu olmayan belediye reisleri ve meclislerin üyeleri ise bu şehrin bu yönünü hiç dert edinmiyorlar. Dünya metropolünün dünyanın öbür tarih kentlerine göre en talihsiz yönü budur.

    BİZE YAKIN ŞEHİRLER

    SALI ve cuma Moskova’da Yunus Emre Enstitüsü’nün tertiplediği bir toplantıda Profesör Dimitri Vasilyev ile birlikte Rusya-Türkiye ilişkileri üzerine konuştuk. Her ikimizin de yorumları Rusya ile Türkiye arasında barış olduğu vakit hem imparatorlukların güvenliklerinin hem de kalkınmanın sağlanabildiğiydi. III. Selim ve I. Pavel zamanında yani Fransa’nın I. Konsülü General Napoleon Bonaparte’ın Mısır’a çıktığı, Akka’ya saldırdığı ve Adriyatik’te İyon Adaları’nı elinde tutuğu zamanda Rus donanması Amiral Uşakov’un, Türk donanması Amiral Kadir Bey’in komutasında müştereken İyon Adaları’nı (1800) işgal ettiler ve garip bir tezat, Yedi Adalar yahut İyon Adaları Cumhuriyeti’ni kurdular. Akka’da Bonaparte yenilgiye uğramıştı. Bu Türkiye’nin başarısıdır. I. Alexander, Napoleon Bonaparte’a karşı koalisyonun yönettiği 1815 Viyana Kongresi’nden Osmanlı’yı dışlatınca kendi için de pek hayırlı sonuç çıkmadı. Helen Yunan Ayaklanması sırasında İngiltere ve Fransa ile birlikte Osmanlı donanmasını yakması, yakın gelecekte Polonya’daki ayaklanma için bir işaret sayılır. İmparatorluklar Metternich gibi çokuluslu idareyi yöneten diplomatlar sayesinde ayakta kalabilirdi. Metternich Avusturyası bu nedenle Osmanlı’ya karşı tutum takınmamıştı.

    1989 SONRASI HAYIRLI

    Sovyetler Birliği zamanında yeni Türkiye ile 1948’den sonraki Soğuk Harp dönemi dışında çatışmaya girişilmedi. Soğuk Harp dönemi de bir Stalinist hataydı. Sovyetler Birliği 1960’lı yıllarda hatta 1950’lerin sonunda bu politikadan dönmeyi çok denedi. 1970’lerde sıcak bir ilişkinin kurulduğu da malum. İki ülkenin soğukluğundan en büyük zararı ilim adamları ve tarihçiler görüyor. İki mühim kaynağı, Rusya arşivlerini ve Türk arşivlerini karşılıklı olarak kullanamadık. 1989’dan sonraki dönem Rusya ve Türkiye için çok hayırlı oldu. Toplumlarımız zenginleşti. İnsanlarımız karşılıklı olarak dünyayı gördü. Kültür hayatımız bu iki cepheden renklendi.

    GERÇEKLERİ GÖRMELİYİZ

    MGIMO’da (Moskova Uluslararası İlişkiler Devlet Enstitüsü-State Institute of International Relations) okuyan Türklerin sayısı günden güne artıyor. Sırf Amerikan ve Anglosakson kanalıyla diplomasi öğrenmenin yeknesaklığı açık. Alternatif lazım. Moskova büyükelçiliği ve büyükelçimiz Hüseyin Lazip Diriöz yeni dönemde Moskova’da önemli bir görev üstleniyor. Büyük devletlerin Rusya ile ilişki kurmak ve onu yakından öğrenmek için başvurdukları bir merkez. Salon dolusu Türk öğrenci yeni bir dünyayı tanıyor. Kendilerinden eminler ve öğrendiklerinden dolayı mutlular. Türkiye’de de Rus öğrenci sayısı artıyor, gelecekte daha da artacak. Şehirde bir zenginleşme var. Rus şehirlerinin içinde Petersburg ve Moskova dışında bir durgunluk olduğu hep söyleniyor ama bu iki şehir bize yakın, beynelmilel entelektüel merkezler. Bu gerçekleri görmeliyiz.
  • Immanuel Kant’ın “Zaman sessiz bir testeredir” dediğinden söz edilir. Evet, zaman sessiz bir testere gibidir fakat aynı zamanda insanın fani dünya üzerindeki ömür sermayesinin de gizem dolu imgesidir. Zaman gerçekten nedir, sorusunun cevabı sanırım hâlâ muğlak ve muallaktadır. Zamanı tanımlamak çok zordur. Zaman sürekli bir oluş ve akış mıdır veya dördüncü bir boyut mudur yahut gök cisimlerinin hareket ve konumlarıyla oluşan matematik referans sistemine göre hareketin düzenli sayımı mıdır, yoksa bunların hiçbiri ve dolayısıyla mevhum bir şey midir? Görünen o ki kesin cevap hâlen meçhuldür. Zaman birçok farklı kelimeyle Kur’an’da da çok sık zikredilir; ancak genel tarif burada da müphemdir. İslam öncesi Arap kültüründe zaman (dehr) kimi müşrik Araplarca “karşı konulamayan acımasız bir kozmik güç” gibi telakki edilmiştir. Câsiye 45/24. ayette, bazı müşriklerin, “Bu dünyada yaşadığımızdan başka bir hayat filan yoktur. Biz bu devran içinde yaşar ve ölürüz. Bizi ancak zaman denen şey öğütür” şeklinde materyalist bir görüşü dillendirdikleri belirtilmiştir.

    Materyalist olduğu kadar da pesimist karakterli bu görüş çerçevesinde Araplar zamanı adeta “Pandora’nın kutusu” gibi algılamışlar ve bu kutunun içinde saklı kötülükleri “kaderin cilvesi”, “kahpe feleğin sillesi” gibi anlamlar yükledikleri “raybü’d-dehr”, “surûfu’d-dehr” gibi deyimlerle ifade etmişlerdir. Bu yüzden bir hadiste, Allah’a atfen, “Dehre (zamana) sövmeyin; çünkü dehr Allah’tır” denilmiştir. Hadisteki bu ilginç ifade zamanın sahibinin Allah olduğunu belirtir. Fakat Müslüman Türk halkı zamanın sessiz bir testere gibi insanı ağır ağır kesip doğradığını veya değirmen taşının tahılı öğütmesi gibi öğütüp ufaladığını gördükçe, “Dehr Allah’tır” hadisine muhalefetten çekindiklerinden olsa gerek, zamana yönelik sitem ve serzenişlerini felek üzerinden “kahpe felek” diye sayıp dökmüştür. Türk İslam kültüründe zaman kavramı ince ruhlu insanlara çok şiirler yazdırmış, çok türküler yaktırmış ama bu edebi ürünlere konu olan zaman çoğunlukla gam, keder, hüzün ve hayıflanma duygusuyla yoğrulmuştur. Bu durum kendi aczimize, faniliğimize ve zamanın karşısında eriyip gitmemize yönelik umarsız acımız ve ağıt yakmamız olmalıdır.

    Yanılgı katsayısı her zaman yüksek düzeyde seyreden algılarımıza göre zaman sanki içimizden geçer; yani biz zamanın içinde akarken zaman da bizim içimizde akıp gider. Douwe Draaisma “Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer” adlı kitabında bellek, algı ve zamana dair ilginç sorular sorar. Mesela şöyle der: Bellek, sakladığı anılar konusunda “paşa gönlü nereyi isterse oraya oturan bir köpek gibi” keyfi midir? Yakın geçmişteki anılarımızı doğru düzgün hatırlayamazken, nasıl olur da en eski anılarımızı daha dün yaşanmış gibi hatırlarız? Ölüm anında hayatımız neden bir film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçer? Çocukluğumuzda bir ay gibi kısacık bir zaman dilimi bize son derece uzun gelirken, yaşlandığımızda aylar ve yıllar nasıl olur da biz ne olup bittiğini bile anlamadan su iki akıp gider?

    Schopenhauer “Aforizmalar” adlı eserinde gençlik ve yaşlılık çağlarındaki zaman algılarına dair çok güzel tespitler yapar. Mesela şöyle der: Gençliğimizde, hayatımız için önem taşıyan ve büyük sonuçlar doğuracağına inanılan olaylar ve şahısların karşımıza davul zurnayla çıkacaklarını sanırız. Ama yaşlılık çağlarımızda geri dönüp baktığımız zaman bütün bunların sessizce arka kapıdan ve çıt çıkarmadan içeri süzülmüş olduklarını görürüz… Gençliğimizde zaman çok yavaş atar adımlarını, bu yüzden hayatımızın ilk çeyreği sadece en mutlu olan dönem değil, aynı zamanda en uzun dönemdir. Peki, ama geride bırakılan hayat yaşlılıkta neden çok kısa algılanır. Çünkü anısı az ve kısa olan yaşama kısa gözüyle bakılır. Yaşlılıkta hayatın anılar kataloğundan önemsiz ve nahoş olan her şey çıkarılır, bu yüzden geriye pek az şey kalır. Başlangıçta önemli görünen birçok şey, sık sık ve yeniden karşımıza çıktığı için yavaş yavaş önemsizleşir. İlk yıllarımızı son yıllarımızdan daha iyi hatırlıyor olmamız bu sebeptendir. Yaşam enerjisi açısından otuzlu yaşlarda faiz geliriyle yaşayan insanlara benzeriz. O yaşlarda bugün harcadığımız yarın yine elimize geçer. Ama daha sonraki çağlarda hep cepten yiyen ve her geçen gün sermayesini tüketen rantiyecilere benzeriz.

    Yaşlılık çağında “artık miktar azalıyor” duygusu zihne çöreklenince zaman alabildiğine kıymete binip çok fazla önem ve değer kazanmaya başlar. Uzak geçmişi iyi hatırlayıp yakın geçmişi çabuk unutuyor olmak geçmişte yaşamayı kolaylaştırır. Bu durum doğal olarak zamanın hızla akıp gittiği algısına yol açar. Muhayyilede zaman kısalır. Bu arada arzu ve umut da azalır. Hayatımızın sonuna yaklaştıkça, “şu geçen bir yıl, şu üç yüz altmış beş gün nasıl oluyor da birkaç ay gibi geliyor bana” deyip durmaya başlarız. Elinden kayıp gitmekte olan bir hayata ve bu hayatta yaşanan acı tatlı her şeye bir anda veda edecek olma duygusu yaşlı insanı telaşlandırır. İşte bu telaş ve panik hâlinden dolayı zaman yaşlılıkta su gibi akar şekilde algılanır.

    Bütün bunların yanında, insan kendi hayat macerasında çok kere feleğin sayısız sillesiyle şamar oğlanına dönüp acınası hale düştüğü halde, çektiği onca acının hırsını çoğu zaman, “O benim kıymetlim, ölsem bile ona kıyamam” dediği insanlara olmadık silleler vurarak felek adına tetikçilik yapmayı da marifet sanır. İnsan hakikaten çok garip bir mahlûktur. Çaresizlik içinde kıvrandığı zamanlarda uçan kuştan medet umar, merhamet diye yalvarıp yakarır; ama yakın sosyal çevresinin himmetiyle kendine aktif duyarsızlık direnci geliştirip kendini toparlayınca gaddarlık ve hayınlık mesleğine kaldığı yerden devam etmeye başlar. Ne yazık ki bu gaddarlık ve hayınlığı düşmandan ziyade güya en çok sevdiği insanlara reva görmeyi de kendine hak sayar.

    Mustafa ÖZTÜRK
  • Kartlar ve Günler diye bir film çekmeyi düşledim dün gece yarısı. Ne kadar fazla kart olursa günler o kadar azalacaktı. Günler çoğaldıkça ama kartlar hükmünü kaybedecekti garip kalabalıkta. Dışarı çıktım gece gece, kartlara bakmam lazımdı hayalimdeki. Her gün olur muydu bilmiyorum ama. Trajik bir araba sesi duydum tam da olmasını istediğim yerde. Trajik doğru kelime değildi biliyorum ama doğru güne gelmiştim nihayet. Adım adım cehenneme sürüklenmediğimizi kimse iddia edemezdi, iddialı bir film yapacaktım ben de. Kartları aramaya başladım büyük bir heyecanla. Babasını arayan küçük kız çocukları gibiydim adeta. Bir sigara bile yakardım o karanlıkta bırakmamış olsaydım. En güzel sigara karanlıkta içilen sigaradır bence. Bırakanlar için de benzer etkinlikler yapılmalı bence. Kilimanjaro'nun tepesinde sigara içenler için hazırlanmış kartı bulmaya yaklaştığım farkındaydım. Ben bazen bazı şeyleri önceden hissederim. Hayır demir yolunun üzerinde yaklaşmakta olan treni hissetmek gibi değil, yarının geleceğini hissetmek gibi hiç değil. Daha çok hangi kartın hangi sahneye daha çok uyacağı ile ilgili bir şey bu. Ölümlü dünyada ne isteyebilir ki insan başka, ölmemek belki bir de. Günler hızla akarken düşünmüyor insanlar öleceğini- daha çok kartların karılması ile ilgili bu da herhalde. Her şey birbiriyle bağlantılı tabii. Bir mazgal kapağından aşağıya baktım, uygun kartın orada olduğunu biliyordum elbette, daha doğrusu hissediyordum, şu biraz önce bahsettiğim hisle. Başlangıçtan sonraki sahne için o kart gerekliydi ve elimdeki günler bitmek üzereydi daha yeni başlamasına rağmen her şey. Her şey daha yeni başlarken, her şeyin çok yakında biteceğini hissettiğiniz oldu mu hiç. Ben hep yaşarım aynı anı. Her filmden önce böyle dolaşmaya çıkarım ve toparlarım elimden geldiğince gerekli olan her şeyi. Benden başka kimse ne gerektiğini bilemez film için. Mesela şu mazgaldan hissettiğim kart tam da gerekli olan şeydi şimdi. İşim gereği pis ortamlara girmeye çekinmem, karakterimden ödün vermem. Benim karakterim zaten işim, bunun için doğmuşum- kedi ve gökdelen ama agorafobi kartı da tam bu an için var. Ama gerek de yok aynı zamanda, bu karanlıkta o karanlığa dahil olup siyah ve kömür gibi olan bir koyuluğa girmek en son istediğim şey. Zaten bütün kartlar henüz dağıtılmadı, hala filmime gerekli bir iki gün bulabilirim sokakta. 10 yıl sonra şu geceye bakıp, kariyer rekoru kırmaya en çok yaklaştığım bu dönemi gururla hatırlayacağıma eminim. On yıl sonra nerede olurum acaba. O mazgaldaki hissi yaşar mıyım tekrar. Ama artık geçmişi düşünmemeliyim, o kartlar geride kaldı epey, şimdi yeni günlere yelken açmam gerekiyor. Yeni yelkenlere göz kırpmak, yeni gözlere şarkı söylemek, yeni şarkılara isyan etmek, yeni isyanlara ön ayak olmak gerek. Yeni olan her şeyin biraz küf kokması normal mi,bir sigara daha içsem mi- Ural dağları yeterince soğuk mu bunun için. En güzel sigara soğukta içilen sigara bence. İlk yardım daha kolay oluyor hem soğukta. Birisine ilk defa yardım ederken çok dikkat etmeli insan. Hayatın karşısına ne çıkaracağını düşünemiyor o zaman. İşte şurada vitrinde bir Ölümden önceki son çıkış kartı, sanki camı kır beni al diye bağırıyor bana. Camı kırıyorum, alarm çalıyor, kart bana geliyor, henüz günlerimizi tüketmedik ama. Koşuyorum haliyle, insan koşarken ve hatta kaçarken oldukça fazla şey düşünebiliyor. Akışkanlık mesela,akışkan olsaydık daha mı kolay olurdu hayatımız. Önemli olan dış güzelliği olmazdı o zaman, çünkü değişirdi her şey her zaman. Hem akışkan olsaydık o mazgalın altındaki gerçeği de daha kolay kabullenebilirdim belki. Koşarken elimdeki kartla başka bir şeyi daha düşündüm. Filmimin çıkacağı günün özel bir anlamı olmalıydı. Neden yedi güne sığmak zorundaydık ki. İstediğimiz kadar güne sahip olabilmeliydik aslında. Kötü olan günleri attığımızda hala elimizde yeterince kart kalabilir böylece. Hangi gün çıkaracaktım filmi , önemliydi evet. Anneler günü çıkarsan babaların hatırı kalırdı, dünya fotoğrafçılık günü çıkarsam ressamların. Yaklaşan bir gece bekçisi görünce ben de yavaşladım elbette. Tepki çekmemem lazımdı. Gece bekçileri uzun zamandır yuvalarından çıkmıyorlardı. Bu gece kesinlikle özel bir geceydi ve bu gece bekçisinin beni bir sonraki kartıma ulaştıracağını hissettim yine. Durdum , ateş istedim bekçiden sokak lambasının altında. Çıkardı ama benim sigaram yoktu, sigara da istedim haliyle, verdi ama bırakmıştım ben sigarayı. İçmesini de istedim haliyle, birlikte de içebilirdik bekçiyle. En güzel sigara ortaklaşa içilen sigaradır. Bekçi de bırakmaya çalışıyormuş sigarayı, sadece geceleri içmeye başlamış son zamanlarda. Ben de sadece gündüzleri hayata küstüğümü söyledim bekçiye. Ortak yanları olan insanlar daha kolay anlaşabiliyor diye duymuştum, yalanmış. Bekçi düdüğünü çaldı ben yine koşmaya başladım. Androjen hormonlarım bir sonraki kartın çok yakınlarda olduğunu haber verircesine savruluyorlardı bir o yana, bir bu yana. Bir sonraki gün asla gelmez dedim kendi kendime ve yerde gece bekçisinin şapkasını gördüm. Yine doğru yerde doğru zamanda hissetmenin faydasını görmüştüm. Yalnız uyku tutmayanlar için kartı parlıyordu şapkanın içinde. Gece daha bitmemişti ama ben nedense uykumun geldiğini fark ettim. Uykunun gelmesi sorun değil de, böyle şeylerde toplum normlarının dışına çıkmayı fazla sevmiyorum. Uykusu gelen birisi uyumalı diye bir şeyler okumuştum bir zamanlar. Okuduğum her şeye inanan birisi değilim tabi ki, hem sadece üç gün vardı elimin altında. Kartlar ve Günler isimli bir filmde de daha fazla gün ve daha fazla kart olmalıydı ters orantılı. O zaman, başka bir günde başka bir bekçiyle, diyerek eve dönüşümü hatırlarım da çok eğlenmiştik. Kiminle bilmiyorum , sonuçta arkama takılan pis bir köpekten başka refakatçim yoktu eve giderken. O da pisti zaten, Başka bir tanrı ile hasbıhal kartını nereden bulacağımı hissettiysem de uyku dağları tutmuştu. Kilimanjaro ve Urallara da gidemeyeceğim için eve dönmek zorunda kaldım. Her çektiğim filmden önce eve dönmeyi düşünürüm zaten. Hepimiz düşünmez miyiz ki bazen eve dönmeyi? Üstelik elimizde çekilmesi gereken bir film varken. Günler torbaya dolmuyor ki, çekeriz zamanı geline elbet, ilk önce şunu bir yazalım da.
  • Esaretin gölgesinde yaşıyoruz bütün yaşamımızı. Okullar okuyor, yeni bilgiler öğreniyor, yeni hayatlarla tanışıyor ve aşık oluyoruz. Bütün insanlarla iç içe yaşamlar sürüyoruz. Karanlık bir gecede yıldızların ışığı altında yönümüzü bulmaya çalışıyoruz. Ve bazen tüm her şeyden uzakta bir yaşam diliyoruz. Sessiz sakin bir göl kasabasında, her şeyden uzak ve sessiz bir yaşam istiyoruz. Bütün hayatımız belki de bu hayalin doğrultusunda geçiyor. Ve bu amaç için her gün saatlerce çalışıyor para biriktiriyoruz. Oysa anın güzelliğini bir türlü fark edemiyoruz. Eğer yaşanılan bir şey varsa, bu yaşadığınız andır. O anın değerini bilemeyecek kadar körleşiyor ve duygusuzlaşıyoruz. Yıllar sonrasında yapacağımız şeylere odaklanmış durumdayız. Halbuki yaşadığımız an öylesine değerlidir ki, bir saniyesini bile değerlendirmek durumundayız.

    Sessiz bir kasabaya gidip yaşamak mı istiyorsun? Korkma ve çek git her şeyi bırakarak yüzüstü. İnsanlardan uzakta mı yaşamak istiyorsun? Kapat kendini odana ve günlerce çıkma.. Doyasıya para mı harcamak istiyorsun?
    Cebindeki son kuruşa kadar savur paranı ve çok istediğin şeyleri yap. Çok sevdiğin ama bir türlü kendisine açılamadığın insanı mı düşünüyorsun? Git ve korkusuzca, bütün sevgini haykır gözlerinin içine bakarak. Ne kaybedersin?

    Anın değerini bilmek gerekir. Zira mutlu olmak için yıllarca beklemek zorunda değilsin.
    Hayatın kıymetini bil ve o an ne istiyorsan onu yap. Mutlu kıl kendini. Zira her yer ruhsuz cesetlerle dolu ve hepsi de mutsuz. Ve hepsi de uzun yıllar sonraki mutluluğun hayali ile kendini avutuyor.
  • BÖLÜM 1

    Zaman, saniyeler halinde hızla geçiyor. Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri oluşturuyor. Geçip giden saatler, bir yandan insanın hayattaki yolunu belirlerken, bir yandan da hayatının sonuna doğru götürüyor. Hayatın sonuna doğru giderken, hayatımızdaki bu yolu ne kadar durup inceleyebiliyoruz? Yaşadığımız her şeyin, neden olduğunu düşünebiliyor muyuz? Hayattaki yolumuzu kendimiz mi çiziyoruz, yoksa çok önceden çizilmiş olan bir yolda sadece sürükleniyor muyuz? İnsan, hayat yolculuğunda bir an bile olsa durabilse, geçip gitmeden önce her saniyenin değerini tartabilir miydi? Pişmanlık duyacağı şeyleri yapmadan önce tekrar düşünüp, başka seçenekleri de görebilir miydi?

    BÖLÜM 2

    Sabah kulağıma gelen alarm sesiyle uyandım. 07.06’yı gösterdiğini görünce kalkıp hazırlanmaya başladım. İçimde, normalde hiç hissetmediğim bir tuhaflık vardı. Son günlerde yaşadığım bazı olaylar ile alakalı olduğunu düşünerek, aceleyle evden çıktım. Dışarıda günlük güneşlik bir mayıs sabahı vardı. Gözlerim güneşten kamaşınca, güneş gözlüğümü takmak için elimi cebime soktuğum sırada beni izleyen bir çift göz fark ettim. Pek fazla umursamamaya çalışarak arabaya bindim ve büroya gittim.

    Scully benden daha önce gelmiş ve Müdür Yardımcısı Skinner’ın odasında olduğuna dair bir not bırakmıştı. Aceleyle odadan çıkarak asansöre bindim ve Müdür Yardımcısı’nın odasına gittim. İçeride Skinner, Scully ve henüz tanımadığım bir adam oturuyordu. Müdür Yardımcısı içeriye girdiğimi görünce, “Gelin Ajan Mulder. Biz de sizi bekliyorduk.” dedi.

    Uzun toplantı masasının başında oturan Skinner’ın yanına oturdum. Karşımda neden bu kadar geç kaldığımı sorgulayan gözlerle Scully ve konuşmaya başlamak için can atan adam bana bakıyordu. Skinner sandalyeye yerleştiğimi görünce: “Sizi tanıştırayım. New York’tan özel ajan Joseph Phillips.” dedi.

    “Ajan Mulder, sizinle daha önce tanışmamıştık. Bu tanışma faslını doğrudan geçip konuya girmek istiyorum. Yaklaşık 3 yıldır bir katilin peşindeydik. Bu katil bir tür hayalet gibi işlediği cinayetlerden sonra hiçbir şey olmamış gibi elini kolunu sallayarak olay yerinden uzaklaşıyor. Güvenlik kamera kayıtlarında bir an varken, sonraki anda yok oluyor. Aylarca peşinden koştuğumuz, yakalamaya çok yaklaştığımız halde son anda hep elimizden kaçtı. Ancak işlediği son cinayetlerden sonra yakalamamız için üstten çok fazla baskı görmeye başladık. Adam, O’nun yerinin tespit eden ve yakalamaya en fazla yaklaşan iki başarılı ajanımızı öldürdü. Sizin uzmanlık alanınız paranormal olaylar olduğu için sizden yardım istiyoruz.”
    “Adamın bir fotoğrafı, kimlik bilgisi var mı?”
    “Hepsi var. Kimlik bilgilerinden ve diğer kayıtlardan adamın son 12 yıldır neredeyse yaşamadığını tespit ettik.”
    “Neredeyse yaşamadığı kanısına nasıl vardınız?”
    “Üzerine kayıtlı hiçbir fatura yok. Banka hesabı yok. Ehliyeti en son 12 yıl önce son bulmuş ve tekrar yenilenmemiş bile. İmza attığı hiçbir yer yok. Tek bildiğimiz adı ve soyadı.”
    “Bu adamın hala New York sokaklarında olduğuna emin misiniz?”
    “Neredeyse eminiz. Çünkü New York haricinde hiçbir yerde ‘avlanmayı’ tercih etmiyor.”
    “Sizin 3 yıldır yakalayamadığınız bir katili benim yakalayabileceğim kanısına nasıl vardınız?”
    “Ajan Mulder, FBI’daki profil çıkartma konusundaki başarılarınızı biliyoruz. Daha önce de dediğim gibi paranormal olaylar sizin uzmanlık alanınız. Bu konuda, Müdür Yardımcısı Skinner da, sizin, bize yardımcı olabileceğinizi söyledi.”
    Bu noktada Skinner söze karışma ihtiyacı hissetti: “Ajan Mulder, Ajan Scully ile beraber New York’a gidip bu katilin yakalanmasına yardımcı olmanızı istiyorum.”
    “Efendim, bu adamı yakalayıp yakalayamayacağımızı bilmiyorum ancak New York’a gideceğiz.”

    O gün akşam uçağıyla New York’a vardık. İnsanların çoğu olan bitenden habersiz günlük hayatın seyrine devam ediyordu. Ancak bu insanların, hatta belki de bizim, bir sonraki kurban olup olmayacağımıza dair bir his içimizi kemiriyordu. New York’ta son yirmi 24 saat içinde katil yeni bir cinayet işlememişti. Ancak bu işlemeyeceği anlamına gelmiyordu.

    Ertesi sabah FBI’ın New York’taki binasına gittiğimiz zaman katilin izini yeniden bulduklarını ve bir operasyon düzenleneceğini öğrendik. Operasyonun düzenleneceği saatte üzerimizde, çelik yeleklerimizle beraber bekliyorduk. Metruk bir binanın, uğursuzluk kokan havasında kötü bir şeyler olacağına dair bir his içimde uyanmıştı. Binanın etrafını sardıktan sonra içeriye girdik. Scully, iki veya üç adım arkamdan geliyordu. Birden “Beni mi arıyorsunuz, hahaha!” diye bir ses duyunca ikimiz de sesin geldiği yöne doğru dönüp baktık. Bir gölge yavaş adımlarla bize doğru yaklaşıyordu. Olanca gücümle “FBI! Silahlıyız! Seni uyarıyoruz, olduğun yere yat!” diye bağırdım. Adam uyarımı görmezden gelerek yürümeye devam etti ve bir anda yok oldu! Birkaç saniye geçtikten sonra Scully’nin tam arkasında belirdi ve gülerek, nerede sakladığını bile anlamadığım bir silah çıkardı. Tam Scully’ye doğru ateş edecekken ileriye doğru atıldım ve kurşun bacağıma saplandı. Olduğum yere yığılıp kaldım. Scully refleks olarak boşluğa ateş etmeye başladı ama adam tekrardan yok olmuştu. Scully yardım istemek için birkaç adım atınca birden tepemde belirdi ve alnımın tam ortasına tek el ateş etti. Etraf birden karardı.

    BÖLÜM 3

    Sabah kulağıma gelen alarm sesiyle uyandım. 07.06’yı gösterdiğini görünce kalkıp hazırlanmaya başladım. İçimde, normalde hiç hissetmediğim bir tuhaflık vardı. Son günlerde yaşadığım bazı olaylar ile alakalı olduğunu düşünerek aceleyle evden çıktım. Dışarda günlük güneşlik bir mayıs sabahı vardı.
    Gözlerim güneşten kamaşınca, güneş gözlüğümü takmak için elimi cebime soktuğum sırada beni izleyen bir çift göz fark ettim. Dudaklarını oynattığına dikkat ettim ama pek fazla umursamamaya çalışarak arabaya bindim ve büroya gittim.

    Scully benden daha önce gelmiş ve Müdür Yardımcısı Skinner’ın odasında olduğuna dair bir not bırakmıştı. Aceleyle odadan çıkarak asansöre bindim ve Müdür Yardımcısı’nın odasına gittim. Odadan içeri girmeden önce sanki bugünü daha önce yaşadığıma dair içimde bir his uyandı. Déjà vu yaşadığıma neredeyse emin olarak Müdür Yardımcısı’nın odasından içeriye girdim. İçeride Skinner, Scully ve daha önce tanıştığıma neredeyse emin olduğum bir adam oturuyordu. Müdür Yardımcısı içeriye girdiğimi görünce, “Gelin Ajan Mulder. Biz de sizi bekliyorduk.” dedi.

    Uzun toplantı masasının başında oturan Skinner’ın yanına oturdum. Karşımda neden bu kadar geç kaldığımı sorgulayan gözlerle Scully ve konuşmaya başlamak için can atan adam bana bakıyordu. Skinner sandalyeye yerleştiğimi görünce: “Sizi tanıştırayım. New York’tan özel ajan Joseph Phillips.” dedi. Daha önce tanıştığıma neredeyse emin olduğum bu adamın adını ilk defa duyuyordum.

    “Ajan Mulder, sizinle daha önce tanışmamıştık. Bu tanışma faslını doğrudan geçip konuya girmek istiyorum. Yaklaşık 3 yıldır bir katilin peşindeydik. Bu katil bir tür hayalet gibi işlediği cinayetlerden sonra hiçbir şey olmamış gibi elini kolunu sallayarak olay yerinden uzaklaşıyor. Güvenlik kamera kayıtlarında bir an varken, sonraki anda yok oluyor. Aylarca peşinden koştuğumuz, yakalamaya çok yaklaştığımız halde son anda hep elimizden kaçtı. Ancak işlediği son cinayetlerden sonra yakalamamız için üstten çok fazla baskı görmeye başladık. Adam, O’nun yerinin tespit eden ve yakalamaya en fazla yaklaşan iki başarılı ajanımızı öldürdü. Sizin uzmanlık alanınız paranormal olaylar olduğu için sizden yardım istiyoruz.”
    “Adamın bir fotoğrafı, kimlik bilgisi var mı?”
    “Hepsi var. Kimlik bilgilerinden ve diğer kayıtlardan adamın son 12 yıldır neredeyse yaşamadığını tespit ettik.”
    “Neredeyse yaşamadığı kanısına nasıl vardınız?”
    “Üzerine kayıtlı hiçbir fatura yok. Banka hesabı yok. Ehliyeti en son 12 yıl önce son bulmuş ve tekrar yenilenmemiş bile. İmza attığı hiçbir yer yok. Tek bildiğimiz adı ve soyadı.”
    “Bu adamın hala New York sokaklarında olduğuna emin misiniz?”
    “Neredeyse eminiz. Çünkü New York haricinde hiçbir yerde ‘avlanmayı’ tercih etmiyor.”
    “Sizin 3 yıldır yakalayamadığınız bir katili benim yakalayabileceğim kanısına nasıl vardınız?”
    “Ajan Mulder, FBI’daki profil çıkartma konusundaki başarılarınızı biliyoruz. Daha önce de dediğim gibi paranormal olaylar sizin uzmanlık alanınız. Bu konuda, Müdür Yardımcısı Skinner da, sizin, bize yardımcı olabileceğinizi söyledi.”
    Bu noktada Skinner söze karışma ihtiyacı hissetti: “Ajan Mulder, Ajan Scully ile beraber New York’a gidip bu katilin yakalanmasına yardımcı olmanızı istiyorum.”
    “Efendim, bu adamı yakalayıp yakalayamayacağımızı bilmiyorum ancak New York’a gideceğiz.”

    Odadan çıktığımız zaman kafamın bir şeylere takılı olduğunu anlayan Scully bana doğru dönüp baktı ve “Bir sorun mu var Mulder?” diye sordu.
    “Daha önce hiç o olayı yaşamadığın halde yaşamış gibi bir hisse kapıldın mı?”
    “Déjà vu’dan mı bahsediyorsun?”
    “Evet, kesinlikle.”
    “Mulder, hayatımız neredeyse bütün gün aynı olaylarla geçiyor. Böyle hissetmen normal.”
    “Hayır, bahsettiğim şey bu anları yaşadığım halde ayrıntıları hatırlayamıyor oluşum.”
    “Bence son günlerde yaşadığımız olaylar seni biraz fazla etkilemiş.”

    O gün akşam uçağıyla New York’a vardık. İnsanların çoğu olan bitenden habersiz günlük hayatın seyrine devam ediyordu. Ancak bu insanların, hatta belki de bizim, bir sonraki kurban olup olmayacağımıza dair bir his içimizi kemiriyordu. Tam bunu düşündüğüm anda gerçekten bir sonraki kurbanın Scully veya benim olabileceğim düşüncesi aklımı ele geçirmeye başladı. New York’ta son yirmi 24 saat içinde katil yeni bir cinayet işlememişti. Ancak bu işlemeyeceği anlamına gelmiyordu.

    Ertesi sabah FBI’ın New York’taki binasına gittiğimiz zaman katilin izini yeniden bulduklarını ve bir operasyon düzenleneceğini öğrendik. Operasyonun düzenleneceği saatte, üzerimizde çelik yeleklerimizle beraber bekliyorduk. Metruk bir binanın, uğursuzluk kokan havasında kötü bir şeyler olacağına dair bir his içimde uyanmıştı. Binanın etrafını sardıktan sonra içeriye girdik. Scully, iki veya üç adım arkamdan geliyordu. Birden “Beni mi arıyorsunuz, hahaha!” diye bir ses duyunca ikimiz de sesin geldiği yöne doğru dönüp baktık. Bir gölge yavaş adımlarla bize doğru yaklaşıyordu. Olanca gücümle “FBI! Silahlıyız! Seni uyarıyoruz, olduğun yere yat!” diye bağırdım. Adam uyarımı görmezden gelerek yürümeye devam etti. İçimden bir ses tek bir adım daha atarsa ateş etmemi söylerken adam bir anda yok oldu! Birkaç saniye geçtikten sonra Scully’nin tam arkasında belirdi ve gülerek, nerede sakladığını bile anlamadığım bir silah çıkardı. Tam Scully’ye doğru ateş edecekken ileriye doğru atıldım ve kurşun bacağıma saplandı. Olduğum yere yığılıp kaldım. Scully refleks olarak boşluğa ateş etmeye başladı ama adam tekrardan yok olmuştu. Scully yardım istemek için birkaç adım atınca birden tepemde belirdi ve göz göze geldik. En son hatırladığım adamın gözlerinin, sabah beni izleyen gözlere ne kadar çok benzediğiydi. Adam, gözlerinde vahşi bir ifadeyle alnımın tam ortasına tek el ateş etti. Etraf birden karardı.

    BÖLÜM 4

    Sabah kulağıma gelen alarm sesiyle uyandım. 07.06’yı gösterdiğini görünce kalkıp hazırlanmaya başladım. İçimde, normalde hiç hissetmediğim bir tuhaflık vardı. Son günlerde yaşadığım bazı olaylar ile alakalı olduğunu düşünerek aceleyle evden çıktım. Dışarda günlük güneşlik bir mayıs sabahı vardı. Gözlerim güneşten kamaşınca, güneş gözlüğümü takmak için elimi cebime soktuğum sırada beni izleyen bir çift göz fark ettim. Gözleri daha önce de gördüğüm birinin gözlerine benziyordu. Dudaklarını hızla oynattığına dikkat ettim. Normalde pek fazla umursamadan arabaya binip giderdim ancak adamın bana bir şeyler anlatmaya çalıştığını fark edince yanına gittim. Herhangi bir sorun olup olmadığını sorduğumda, fısıltı halinde ve hiç durmadan “Tempora mutantur et nos mutamur in illis.” (Zaman değişir, biz de onunla birlikte değişiyoruz.) ve “Omnes vulnerant, ultima necat” (Hepsi yaralar, sonuncusu öldürür.) dediğini fark ettim. Dedikleri benim için bir anlam ifade etmiyordu. Yanından ayrılarak arabaya bindim ve büroya gittim.

    Scully benden daha önce gelmiş ve Müdür Yardımcısı Skinner’ın odasında olduğuna dair bir not bırakmıştı. Aceleyle odadan çıkarak asansöre bindim ve Müdür Yardımcısı’nın odasına gittim. Odadan içeri girmeden önce sanki bugünü daha önce yaşadığıma dair içimde bir his uyandı. Déjà vu yaşadığıma neredeyse emin olarak Müdür Yardımcısı’nın odasından içeriye girdim. İçeride Skinner, Scully ve nereden tanıştığımı hatırlamadığım halde, adını anımsadığım Ajan Joseph Phillips oturuyordu. Müdür Yardımcısı içeriye girdiğimi görünce, “Gelin Ajan Mulder. Biz de sizi bekliyorduk.” dedi.

    Uzun toplantı masasının başında oturan Skinner’ın yanına oturdum. Karşımda neden bu kadar geç kaldığımı sorgulayan gözlerle Scully ve konuşmaya başlamak için can atan Ajan Phillips bana bakıyordu. Skinner sandalyeye yerleştiğimi görünce: “Sizi tanıştırayım.” dedi. Skinner’ın sözünü keserek, “Ajan Joseph Phillips” dedim.

    “Ajan Mulder, beni tanıdığınızı bilmiyordum çünkü sizinle daha önce tanışmamıştık. Aslında bu tanışma faslını doğrudan geçip konuya girmek istiyorum. Yaklaşık 3 yıldır bir katilin peşindeydik. Bu katil bir tür hayalet gibi işlediği cinayetlerden sonra hiçbir şey olmamış gibi elini kolunu sallayarak olay yerinden uzaklaşıyor. Güvenlik kamera kayıtlarında bir an varken, sonraki anda yok oluyor. Aylarca peşinden koştuğumuz, yakalamaya çok yaklaştığımız halde son anda hep elimizden kaçtı. Ancak işlediği son cinayetlerden sonra yakalamamız için üstten çok fazla baskı görmeye başladık. Adam, O’nun yerinin tespit eden ve yakalamaya en fazla yaklaşan iki başarılı ajanımızı öldürdü. Sizin uzmanlık alanınız paranormal olaylar olduğu için sizden yardım istiyoruz.”
    “Adamın bir fotoğrafı, kimlik bilgisi var mı?”
    “Hepsi var. Kimlik bilgilerinden ve diğer kayıtlardan adamın son 12 yıldır neredeyse yaşamadığını tespit ettik.”
    “Neredeyse yaşamadığı kanısına nasıl vardınız?”
    “Üzerine kayıtlı hiçbir fatura yok. Banka hesabı yok. Ehliyeti en son 12 yıl önce son bulmuş ve tekrar yenilenmemiş bile. İmza attığı hiçbir yer yok. Tek bildiğimiz adı ve soyadı.”
    “Bu adamın hala New York sokaklarında olduğuna emin misiniz?”
    “Neredeyse eminiz. Çünkü New York haricinde hiçbir yerde ‘avlanmayı’ tercih etmiyor.”
    “Sizin 3 yıldır yakalayamadığınız bir katili benim yakalayabileceğim kanısına nasıl vardınız?”
    “Ajan Mulder, FBI’daki profil çıkartma konusundaki başarılarınızı biliyoruz. Daha önce de dediğim gibi paranormal olaylar sizin uzmanlık alanınız. Bu konuda, Müdür Yardımcısı Skinner da, sizin, bize yardımcı olabileceğinizi söyledi.”
    Bu noktada Skinner söze karışma ihtiyacı hissetti: “Ajan Mulder, Ajan Scully ile beraber New York’a gidip bu katilin yakalanmasına yardımcı olmanızı istiyorum.”
    “Efendim, bu adamı yakalayıp yakalayamayacağımızı bilmiyorum ancak New York’a gideceğiz.”

    Odadan çıktığımız zaman kafamın bir şeylere takılı olduğunu anlayan Scully bana doğru dönüp baktı daha bir soru bile sormadan: “Daha önce hiç o olayı yaşamadığın halde yaşamış gibi bir hisse kapıldın mı?” dedim.
    “Déjà vu’dan mı bahsediyorsun?”
    “Evet, kesinlikle.”
    “Mulder, hayatımız neredeyse bütün gün aynı olaylarla geçiyor. Böyle hissetmen normal.”
    “Hayır, bahsettiğim şey bu anları yaşadığım halde ayrıntıları hatırlayamıyor oluşum. Hatta sözünü kesmeseydim bana bir sorun olup olmadığını soracaktın.”
    “Evet, aslında onu soracaktım. Bence son günlerde yaşadığımız olaylar seni biraz fazla etkilemiş.”

    O gün akşam uçağıyla New York’a vardık. İnsanların çoğu olan bitenden habersiz günlük hayatın seyrine devam ediyordu. Ancak bu insanların, hatta belki de bizim, bir sonraki kurban olup olmayacağımıza dair bir his hem Scully’nin, hem de Ajan Phillips’in içini kemiriyordu. Onlar bunu düşünürken ben bir sonraki kurbanın ben veya Scully olacağına neredeyse emindim.

    Ertesi sabah FBI’ın New York’taki binasına gittiğimiz zaman katilin izini yeniden bulduklarını ve bir operasyon düzenleneceğini öğrendik. Operasyonun düzenleneceği saatte üzerimizde çelik yeleklerimizle beraber bekliyorduk.
    Scully’ye doğru dönerek “Burada bir operasyon düzenlenen bir operasyona katıldığımı da daha önce yaşamış gibiyim.” dedim.
    “Bu da mı Déjà vu?”
    “Evet. Bu anı, sanki daha önce birden fazla kez yaşamış gibiyim. İçeriye girdiğimiz zaman sen birkaç adım arkamdan yürü.”

    Binanın etrafını sardıktan sonra içeriye girdik. Scully dediğimi dinlemişti. İki veya üç adım arkamdan geliyordu. Yavaş yavaş ilerlerken içimden bir ses durmamı söyledi. Birden burdum ve aynı anda “Beni mi arıyorsunuz, hahaha!” diye bir ses duyduk. İkimiz de sesin geldiği yöne doğru dönüp baktık. Bir gölge yavaş adımlarla bize doğru yaklaşıyordu. Olanca gücümle “FBI! Silahlıyız! Seni uyarıyoruz, olduğun yere yat!” diye bağırdım. Adam uyarımı görmezden gelerek yürümeye devam etti. Bir an adamla göz göze geldik ve adam son adımını atmadan önce sabah Latince sözler tekrarlayan adamın gözlerini anımsadım, neredeyse aynı kişilerin gözleri olduğuna yemin edebilirdim. Hızlıca “Tempora mutantur et nos mutamur in illis.” dedim. Bir an için afallayan adam, adımını atacağı sırada durdu ve ben de hemen tetiğe bastım. Kurşun tam adamın kalbini buldu. 3 yıldır aranan katil kanlar içinde yere yığılırken koşarak yanına eğildim. Katil son nefesini vermeden önce “Omnes vulnerant, ultima necat, bu sözleri nereden biliyorsun, senin de ikinci bir şansın olmamalıydı.” dedi.

    BÖLÜM 5

    Zaman saniyeler halinde hızla geçmeye devam ediyor. Saniyeler de dakikaları ve saatleri oluşturmaya devam ediyor. Geçip giden saatler, insanın gerçekten de hayattaki yolunu belirleyip, bir yandan da hayatın sonuna yaklaştırıyor. İkinci bir şans ile hayatımdaki bu yolu durup inceleme fırsatı buldum. Yaşadığımız her şeyin, neden olduğunu düşündüm. Geçip gitmeden önce her saniyenin değerini tarttım ve pişmanlık duyacağım şeyleri yapmadan önce tekrar düşünüp başka seçenekleri gördüm. Bana verilen bu ikinci şans sayesinde.
  • Değerli 1K Okurları!
    Yaklaşık 1 ay önce bir etkinlik düzenlemiştik;
    İslam Düşüncesi Üzerine Kitap İncelemelerİ.
    Bu bağlamda İnceleme yapan arkadaşların iletilerini ayrı zaman dilimlerinde paylaştım.
    Şu an hepsini bir araya getirdim ve sizlerle paylaşmak istiyorum tekrardan:)))
    Öncelikle;
    İnceleme zahmetinde bulunup da değerli vakitlerini bizlere ayıran tüm arkadaşlarıma can-ı gönülden teşekkür ediyorum...
    Rabbim her daim muvaffak eylesin inşAllah...:))

    Süha Murat KAHRAMAN
    İNCİ
    Sabriye YABANCI
    ŞİMAL
    NURAY
    Ali Cahil BİLGE
    Zeynep DEMİR
    Mustafa AK
    ERKAM
    ÖZLEM
    Zeynep ŞAŞKAN
    Meryem YILMAZ
    Hatice AYDIN
    Gülsüm İLERİ
    Ve;
    Salih TURHAL

    K İ T A P T A N I T I M I ~
    》Kitabın ismi: Helaller ve Haramlar
    ‎》Kitabın Yazarı: İmam- Gazâlî
    ‎》Sayfa sayısı: 372
    ‎》Yayınevi: Çelik Yayınevi
    İNCELEME YAPAN: Nuray

    ‎》Konusu: Çeşitli konularda konulan haram ve helal boyutları... Hadis ve Kur'an-ı Kerim ayetleri baz alınarak kendisine sorulan ya da insanın düşüncesi ile ortaya çıkan sorun ve soruları yanıtlayan İmam-i Gazali kitabında yalnızca yemek bahsinde değil bir çok alanda da helal ve haramı derin bir şekilde açıklıyor. Hangi malın ne durumlarda kişiye haram olacağı ne durumlarda helal olacağı ayrıntısı ile anlatılıyor.

    Bu nadide eser helallerin ve haramların en keskin çizgilerini belirliyor ne yapmamız gerektiğine işaret ediyor ve hatta "Müslüman dikkatli olmalı!" düsturu ile bizlere dikkatli olmamızı söylüyor. Helaller ve haramları sadece yemek bakımından almıyor ve en akla gelinmeyecek şeyleri bile ayrıntısı ile anlatıyor. Tabiki de devrine göre yaşananları baz alıyor ve günümüzde belki çok az bulunan durumlardan kesitler bulunuyor kitapta. Misaller ile anlamayı güçlendiriyor ve sürekli tekrarlarla pekiştiriyor.

    Helalleri aramanın bulmanın faziletini anlatırken, haramında kötülüğünden bahsederek mananın bir ucunu açık bırakmıyor. Bilindiği gibi her şey kesin bir ifade ile helal ve haramdır denilmediğinden şüpheli hususlardanda bahsedip alimlerin ve kendi görüşlerini toparlayarak bir sonuç elde ediyor lakin bunu da sizin tasvirinize açık bırakıyor. Helallere ve haramlara dikkat edilmesi amacıyla insanların araştırmasını, soruşturmasını ve incelemesini belirtiyor ihmal durumlarından bahsediyor.

    Sonraki bölümlerde devlet adamlarından alınan hediyeler bahşişler hususunda anlatılan hadisler ve kıssalar bir hassa insanı bu konularda bilinçlendiriyor. Âlimlerin de bu bakımdan dikkat etmesi gerektiği anlatılıyor. Tabi insanın aklına acaba bu devirde hala var mı? sorusunu insanın aklına getirmiyor değil. Devir değişse de insanların hâl ve davranışları tekerrür ediyor. Verilen bütçe hakkı ile kullanılıyor mu herkes emeğinin karşılığını hakkı ile alıyor mu Allah (c.c) bilir.

    Tabi işin ahiret boyutu da anlatılınca insanın aklına "Keşke şu baştaki olan insanlar şunları bir okusa!" diyorum kendimce. Allah (c.c) hakkı ile aş kazandıranlardan eylesin.

    Son bölümlere yaklaştıkça işin hediye, fazladan alınan maaş, devlet erkanıyla oturup kalkmayı anlatıyor ve bunların kişi üzerinde etkilerini, hükümlerini belirtiyor. Bizde biliyoruz ki dinimizde en önemli hususlardan biri de kul hakkıdır. O hususları da anlatatıp toparlayarak esere son veriliyor.

    ~ K İ T A P T A N A L I N T I L A R ~

    Faiz yasağı İslâm'ın kesin hükümleri arasındadır ve faizin her çeşidi haramdır. İster bireysel olsun ister toplumsal olsun, zaruret hallerindeki durum müstesna olmak üzere bunlar devamlı değildir. İslam'ın ekonomik, sosyal, ahlakî sistemi bir bütün olarak uygulandığı ya da işletildiği zaman faiz bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaz; çünkü, İslam ekonomisi,sermaye birikimini teşvik için faizi değil, ortaklık modelini öne sürmüştür. Bu modelde sermaye faizsiz olacağından hem maliyet ve hem eflasyon problemi ortadan kalkacaktır. (Syf 15)

    "Doğrusu dünyanın helalinden hesaba çekilmek, haramından da azab görmek vardır."

    Başkaları bu ifadeye " Şüphelilerden dolayı da azarlanmak vardır" diye eklemişlerdir. (Syf 26)

    Âlime: " Sen neden şu bilgine aykırı davranarak hareket ettin?" diye sorulacağı gibi, cahil bir kimseye de, "Sen neden bu cahillikte direndin durdun ve neden bunları öğrenmedin?" diye sorulur ve böylece âlim bilgisi yüzünden sorgulanır, cahil de neden öğrenmediği için sorgulanır.

    Kaldı ki sana: "Herbir müslümanın üzerine ilim öğrenmek farzdır" diye de söylenmiştir. (Syf 40)

    İçki/ şarap vb. sarhoşluk veren maddeler ve diğer günahlardan sayılan birçok şeyler de, yaşaklanmış olmasına rağmen terk edilmemişlerdi. Hatta gelen rivayetler arasında kimi sahabinin içki sattığı da vardır.
    ...
    Ancak bu sahabi içki satışını yaparken, içkiden elde ettiği paranında tıpkı içki gibi haram olduğunu anlamış/kavramış biri değildi. (Syf 90)

    Eğer ihtiyaç fazlası gıda maddeleri varsa, örneğin meyveler, et ve hububat gibi şeyler ihtiyaç fazlasıysa, bunların ya denize dökülmesi veya kokuncaya dek olduğu gibi bırakılması gerekir. Çünkü Yüce Allah'ın yarattığı meyve ve hububat gibi ürünler, halkın ihtiyaçlarından ve refah içinde geçimlerini sağlamalarından daha fazla olarak yaratılmıştır. Kısaca halkın çok bol harcamalarına rağmen bunlar yine de artmakta ve fazla gelmektedirler. (Syf 113)

    Ayrıca fetva alan kimsenin, o fetvayı beğenmemezlik ederek ondan farklı bir görüş ortaya koyan ve kendisine genişlik tanıyan diğer bir mezhebe hemen atlamaya kalkışmamalıdır. Burada fetva isteyen ve alan kimsenin yapacağı şey, kendi üstün kanaatine göre en doğrusu ve değerlisi hangisi olduğuna kanaat getirene dek araştırmasını sürdürmelidir. Sonra galip zannın hangisinde karar kılmışsa, ona uymalı ve onu da asla terketmemeli/ ona aykırı harekette bulunmamalıdır. (Syf 153)


    Somut bir delil olmadan soyut bir ifadeyle hüküm verilemez. Çünkü malın kişinin elinde bulunmuş olması ve istishap, hükmü ortadan kaldırmaz. Yani şüphe ile durum değiştirilmez. Eğer mal adamın elindeyse, istishap yönünden de malın ona aitliği kabul edilir. Çünkü elde buna ters olabilecek bir başka ipucu da bulunmamaktadır. Şüphe ile bir hükme varılamaz. (180 syf)

    KİTABIN ADI:MÜSLÜMANCA DÜŞÜNME ÜZERİNE DENEMELER
    YAZAR: Rasim ÖZDENÖREN
    İNCELEME YAPAN: Zeynep DEMİR

    "Müslüman çağın gözüyle İslam'a bakmaz . İslam' in gözüyle çağa bakar. "

    Kitapta gördüğüm ana fikir bu. Özdenören' in düşünce yapimizdaki hataları gözler önüne serdigi ve Müslümanın nasıl dusunecegini ornekledigi bu denemeden yaptığım çikarimlar şu sekilde:

    İnsan yaşadığı toplumdan ve zaman diliminden etkilenir. Bir yerde kültür ve alışkanlıklar dinin önüne geçebilir. Burada kişi kendisinin hayatını şekillendirecek duruşunu belirlemeli ve o pencereden dünyaya bakmalı.

    Yazarın harika bir ifadesi var: Ebu Talip kompleksi. Yani iman ettiğini söyleme ancak mesele imanın gereklerini yerine getirmeye geldiğinde " bana dokunmayın" deme, alışkanlıklarindan, rahatından vazgeçememe... Halbuki iman bir bütündür.Ya iman edersiniz ya etmezsiniz. Iman ettiyseniz de bu imanın gereklerini yerine getirmeniz gerekir. Aksi takdirde tutarlı olamazsınız.

    Dikkatimi çeken bir nokta da, Özdenören'in İslam'ın hayatın yalnızca bir noktasında çekilmeye çalışmasına duyduğu kızgınlık. 'Din adamı ' diyerek sanki din 'bazı adamların' görevi ve sorumluluğuyumuş gibi davranıyoruz. Halbuki biz de ruhban sınıfı yok. 'Dini ibadet' derken sanki dini olmayan ibadet varmış gibi soyluyoruz. Dini, hayatın içinden tecrit ediyoruz. Oysa bizde ibadet Hristiyanlıktaki haftanın bir günü Kiliseye gidip dönmek gibi bir anlayıştan uzaktır. Otururken, kalkarken, uyurken, konuşurken hep dinin içindeyiz. Annem sabah yatağından kalkarken "Allah'ım senin rızan için" der, yemeği yaparken, yemeğini yerken de... Onceleri garipserdim bunu; kendi ihtiyaçlarını sağlarken bile Allah'ın rızası iddiasını.Meger yemek yemeyi bile Allah'a kulluk için güç verici bir iş olarak görüyormuş.

    Sonra bir de nihai hedef meselesi var. İslam'ın yaşanması bizim için aynı zamanda İktisadi ve sosyal fayda da sağlıyor. Burada şöyle bir soru soruyor yazar: Biz bu getirileri için mi Müslümanız, yoksa bunların hiçbiri olmadan da Müslüman olmaya devam eder miyiz? Yani materyalistik beklentilerimiz mi var yoksa hedefimiz sadece Allah'ın rızası mı?

    Allah'ı ilah olarak tanımadığımızda ister istemez kendimize yeni ilahlar ediniyoruz: eşya gibi, şöhret gibi, makam gibi... Kime kul olacağımıza karar vermemiz lazım.

    Son olarak İslam'ı tam anlamı ile yaşamanın ancak Müslüman bir toplumla mümkün olacağını hatırlatıyor bize yazar. Kendini ve yaşadığı dünyayı bilen bireylerden oluşan bir toplumla...
    Kisacik bir deneme olmasına rağmen dönüp dönüp okunacak iyi bir başucu kitabı.
    İyi okumalar

    ALINTILAR
    Bazi Genellemeler
    ...bugün problem alanı olarak önümüze getirilen konuların tümüne düzmece problemler diye bakılmalıdır. İnsanlar her neyi put olarak görmüşlerse, o putlar karşılarına problem olarak çıkmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, günümüz dünyasında asıl problemlerin problem diye ugrasilan konular olmadığını,fakat asıl problemin kafa yapısından doğduğunu söylemek gerekecektir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 6)
    Inanmanin Diyalektigi
    Müslümanların dinin hükümlerine sırf dinin hükümleri olduğu için riayet eder, sırf Allah böyle dediği için riayet ederler. Şeriat, nefse zıt olarak gelmiştir diyen İslam büyüklerinin sözünü anlamak gerek. Nefse zıt olarak, yani onu terbiye için.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 8)
    Inanmanin Diyalektigi
    Demek ki, insan dine Allah' in emri olduğu için ve sırf bunun için inanmalidir. (...) Bu yanlıştan hareket ederek dine varan veya vardığını sanan insan, aynı heveslerle ve aynı usulle dinden de çıkabilir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 8)
    Inanmanin Diyalektigi
    Dine Allah' in emri olduğu için ve sırf bunun için inanmak asal bir usul meselesidir. Bu yüzdendir ki, akla, mantığa yahut hikmete ve felsefeye uygundur diye dine inanmak küfür sayılmıştır.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 9)
    Inanmanin Diyalektigi
    Bizim doğru veya yanlış diye kabul ettiğimiz şeyler, taşıdığımız zihniyetin dışa vuran yansımaları oluyor.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 12)
    Inanmanin Diyalektigi
    Bugün yaşayan Müslümanlarda tuhaf bir biçimde bir Ebu Talip kompleksinin yansıdığına şahit oluyoruz.Ebu Talip kendisi için "Atalarının dininden döndü derler." diye kelimei şehadeti getirmekten kacinmisti. Şimdi bir başka biçimde baskalarimiz tıpkı Ebu Talip'in yürüttüğü mulahazalar içinde bulunuyoruz ve adeta onun gibi Resulullah(sav )'a "Sen doğru söylüyorsun,Allah birdir." diyoruz da, iş teslim olmaya gelince, Ebu Talip nasıl atalarının dini uğruna teslim olmaktan kacindiysa, biz de sanki atalarımızın diniymiş gibi baktığımız bir takım ilmi safsatalara bakarak teslimiyetten kaciniyoruz. En azından yaptığımız, bu ilmi safsatalarla Islam' i telif etmeye kalkismamiz oluyor.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 14)
    Yabanci Terimlerle Islam'a Bakmak
    "Dinî ibadet" derken sanki dinî olmayan bir ibadet biçimi varmış gibi veya davranışlarımızin bir kısmı ibadet hükmünde, diğer bir kısmı ibadetin dışında kalıyormuş gibi bir izlenim uyandirmaktadir. İbadeti Hristiyanlikta olduğu gibi, bir seramoni, bir ayın olarak telakki edenler için mesele yok elbette. Fakat hakkını vererek yaşayan bir Müslüman için ibadet olmayan, ibadet hükmüne geçmeyen hangi davranış vardır?
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 20)
    ...Oysa Müslüman, çağın gözüyle İslam'a bakmaz, Islam'in gözüyle çağa bakar.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 26)
    Muslumanin Nitelikleri
    ...Fakat acaba bir Müslümanı Müslüman yapan husus, Islam' in gerek bu alandaki, gerek diğer alanlardaki üstün düzenlemesi mıdır? Yoksa İslam hiç bu türden düzenlemelere girmemiş bile olsaydı, Müslüman gene de Müslüman olmaya devam mı edecekti?
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 33)
    Muslumanin Nitelikleri
    ...Müslüman bir takım materyalistik beklentiler ve umutlar sonucunda mi Müslüman oluyor? Yoksa Allah'in rızasını kazanmanın dışında ve onun önüne geçebilecek başka hiç bir beklentiye yer vermeden mi Müslüman oluyor?
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 33)
    Müslüman, ne daha fazla gelir elde etmek, ne total gelirin adil dağılımını sağlamak, ne insanlar arasında barışı, sükûnu, kardeşliği tesis etmek için Müslümandır. Bu ve benzeri şeyler İslami bir hayat sürdürmenin doğal sonuçları olarak ortaya çıkarlar. Kendi başına bunların hiçbiri ulaşılacak bir gaye ve hedef diye alınmaz. Müslüman için, hedeflerinin en önünde ve en sonunda bulunan biricik husus yalnız ve ancak Allah' in rızasını kazanma faaliyetidir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 33)
    Bugünün Müslümanları aslinda teslim olmanın anlamını kavramaktan daha çok Müslümanların geçmişteki tecrübelerine, geçmişteki başarılarına gözlerine dikmiştir.İslam'ın hakkını verdikleri zaman yeniden o aynı başarıları ulaşabileceklerini düşünmektedir. Çünkü bugünün Müslümanı, itiraf etmeli ki, zihnini materyalist anlayışlara da bulaştırmıştır.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 41)

    Mesele İlk Müslümanların İslam'a teslim olurken gösterdikleri hasbilikteki inceliği kavramakta ve onlara benzemeye çalışmakta yoğunlaşmaktadır. İslamî anlamda teslim oluşta hiçbir dünya kaygısının yeri olmadığın, gerçek anlamıyla iman etmenin insanlari zaten bu tür endişelerden münezzeh kıldığı idrak edilebilmelidir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 41)
    Bugün yeryüzüne hakim olan hayat tarzının görülen en önemli özelliklerinden biri onun her alanda gittikçe daha çok aşırıliga batan durumudur. Bu hayat tarzı ifratla tefrit arasında gidip gelmektedir. Gereksiz önem vermelerle gereksiz ihmaller arasında Müslümana yabancı bir dokuyu geliştirmektedir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 60)
    Bugün yeryüzüne hakim olan hayat tarzının görülen en önemli özelliklerinden biri onun her alanda gittikçe daha çok aşırıliga batan durumudur. Bu hayat tarzı ifratla tefrit arasında gidip gelmektedir. Gereksiz önem vermelerle gereksiz ihmaller arasında Müslümana yabancı bir dokuyu geliştirmektedir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 60)
    Mevcut hayat tarzı içinde insan kendini eşyaya hükümran sanmaktadır. Fakat aslında eşyanın kendisine hükümran olduğunu bilmemektedi Her fert kendi ekonomik bağımsızlığıni istemektedir. Fakat bu yolla ekonomiye bağlandığını hissetmemektedir. Eşya hevesi gitgide artmaktadır da bu hevesine bir sınır çekmeye gücü yetmemektedir, daha doğrusu bu hevesi için bir sınır olabileceğini tahayyül edememektedir. Çok sayıda küçük küçük İlahları var da, bu ilahlara tapindiğının farkında değildir. Çünkü "kul"luğunu farkında değildir unutmuştur.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 61)
    ...Gene unutmuştur ki, Allah' tan başka ilah tanıyana Allah her şeyi ilah kılar. Allah'tan başkasına kulluk edeni de Allah her şeye kul eder.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 61)
    İslam'ı hayatımız için her şey yapmamışsak, onunla hiçbir şey yapmadığımızı ve onunla hiçbir şey yapmak niyetinde olmadığımızi açıklamış oluruz.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 61)
    Mesele şudur: İslam'ın bir inanış ve yaşayış tarzı olarak bize öngördüğü hükümlerle amellerimizi icra ederken bu hükümlerdeki hikmeti İslam'ın bütününü gözeterek anlamaya çalışmalıyız.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 88)
    İslam'ın hükümlerini, gene İslam'ın emrettiği vasatı gözeterek uygulamalıyız. Bize bir hükmün uygulanmasında ne kadar katı olmamız emrediyorsa o kadar katı olmalıyız; daha fazla değil, daha eksik de değil. Yoksa ifrata veya tefrite düşmek tehlikesi önümüzdedir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 88)
    Sözü şuna getirelim: İslam, İslamdışı dizgelerin ortaya çıkardığı sorulara cevap vermek zorunda değildir. Nasıl ki Öklit geometrisinin sorularına Öklidci olmayan bir mantık kurgusuyla cevap aramak da abestir. Günümüzde yürürlükte olan pek çok müessesenin İslam dışı alışkanlıkların İslami toplum düzeninde de mevcut bulunacağını farzeden bazı Müslümanlar ona göre müessese icat etmeye kalkişarak aynı yanlış uslamlamaya düşüyorlar. İslami kurumlar kendi iç mantığı içinde eksiksiz fazlasiz yeterli bir dizge meydana getirir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 90)
    Bir hüküm veyahut bir uygulama İslam'a aykırı olmayabilir veya İslam'ın koyduğu hükümler ile çatışmayabilir; fakat buna rağmen o hüküme yahut uygulamaya genede İslamîdir demek imkanı bulunmayabilir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 92)
    Bir hükmün, bir uygulamanın Islamî olup olmadığını söyleyebilmek için, başlica kistasimız, o hükmün Allah'ın rızası uğrunda yapılıp yapılmadığına bakmaktır.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 93)
    Batının kafa yapısı , dini de felsefe haline getirmiştir. Dinin hayata müdahale edecek, hayatı sevk ve idare edecek özünü iptal etmiştir. Marx, din afyondur, derken asıl bunu anlatmak istiyordu.Yani Hıristiyanlığın artık insanı harekete geçirecek sevk ve idare edici özünü yitirdiğini vurgulamak istiyordu. Oysa dinin hakikati zihnî bir spekülasyon (düşünce birikimi) olmak değil, doğrudan doğruya insana bir hayat tarzı getirmektir. Yani yaşanacak bir şeydir din. Vehimlerle, hayallerle, ilizyonlarla ilgisi yoktur.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 97)
    ... Kuyruk altına üşüşmüş sinekleri "sinekler olmasaydı" diye düşünmek felsefenin işi iken, harekete geçip sinekleri kovmak dinin işlevi oluyor.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 98)
    Şuraya varmak istiyoruz: günümüz Müslümanları Bati aleminde üretilmiş bilim de dahil hiçbir dogmayı hesaba katmadan İslamî esaslara uygun bir hayatı yaşamayı göze almalıdır. Eger Bati ile hesaplaşmak isteniyorsa bu hesaplaşma ancak fiili bir ortam teessüs ettirildiğinde mümkün kılınabilir. Aslında bugünkü Batı da fikrî değil, fiilî gücüyle kendisini dinletebilmektedir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 100)
    Bir İslam büyüğünün dediği gibi, "Bir insanın amelleri şeriata uygun değilse, onu uçarken bile görseniz inanmayınız."
    İslam'da marifetlerin en üstünü ihlas ve takva ile hayatını sünnete uyarlayabilmektir. Böyle yapmaya gayret eden Müslümansa hayatında bunun dışında bir beklentiye yer vermez.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 101)
    Batıli her ne pahasına olursa olsun, kendi kültürün korunmasıni ister. Müslümansa her ne pahasına olursa değil, gerektiği ölçüde kendi geçmiş kültürünü sahiplenir, gerektiği yerde de bu kültürü reddetmesini bilir. Çünkü onun asıl amacı geçmiş başarılarına yaslanmakta değil, Müslümanca bir hayatın sürdürülmesinde odaklaşır. Böyle bir hayatı sürdürmeye yarayan kultür makbuldür onun için, yoksa atalarının bu kültürü yaşamış olmaları değil. Ataları yaşamış da olsa Müslüman o yasayisin yanlışligini duyumsuyorsa o kültürü reddetmekten çekinmez. Çünkü o sadece kendisine yüklenen emanetin bilinci uzerinde bulunmak ister.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 107)
    İnsan aklı Vahiy ile bildirilmiş temel kavramları idrak edecek bir güçte yetenek ve niteliktedir. Ne var ki, bu temel kavramların kaynağı insan akli değildir, yani bu bilgiler insan aklının bir icadı ya da keşfi olmadığı gibi onda doğuştan var olan şeyler de degildir. Akıl, Vahiyle bildirilenleri kabul ve idrak eder; fakat kabul ve idrak ettiği şeyler kendisi tarafından yaratılmamıştır.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 108)

    ... aklın yerini ve fonksiyonunu dile getirmek sadedinde şu Hadisi Şerif dikkate değer. Mealen: İslam'da aklı aşan şeyler vardır, fakat akla aykırı bir şey yoktur.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 108)
    Ben merkezli insan anlayışı ile insanı eşrefi mahlukat olarak görme aynı şey değildir. Her iki anlayışta da, insan belki yaratıkların en şereflisi olarak kabul edilmektedir. Fakat İslam'da eşrefi mahlukat olan insan bazı kayıtlarla sınırlanmışken, antropocentrism'de de eşrefi mahlukat diye anılan insan bütün kayıtlardan boşanmıştır. Bu insan için son tahlilde, yararlanabilmesi için tabiat üzerinde her türlü tasarrufta bulunmak mubah sayılmaktadır
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 110)
    KONU: Bu Ülke
    YAZAR: Cemil Meriç
    İNCELEYEN: özlem
    Bölümler:
    Sihâm-ı Kazâ
    -Bâbil
    -Müstağripler
    Biz ve Onlar
    Münzevi Yıldızlar
    Fildişi Kule
    Bâki Kalan



    Sedef rengi, incilerden yapılmış, gün ışığını aynı incilerde biriktirmiş bir kule.. Sol elimde tuttuğum, ismi kitap olan isimsiz, bomboş sayfalar.. Bir sayısı var, yalnız sayfaların 300 kadar ve neden 300 bilinmez, onun da benim de kaderimi bulmak için bu yoldayız biliyorum ve kule, tam karşımda..

    Sararmış sayfalardan koparılmış gibi gök, herşey biraz kirli, rüzgar bile durmuş, dinlemekte, belki kendi kaderini, zamanın haznesinde biriktirmek için yeniden zamanı..

    Kapıda bir yazı, - Cemil Meriç - kulenin kime ait olduğuna dair ki çevrede birçoğu var ama dokunsa kirpiklerim varlıklarına, sislerde kayboluyorlar sanki ve bu kapı, bu kule, fildişi rengiyle öylesine belirgin ve tanıdık..

    Kapı açılıyor, hiçkimse yok. Merdivenler bitmeyecek gibi ve öylesine karanlık.. pencereler küskün kalmış ışığa sanki, pencereler yetmiyor, duvarları yıkmalı..
    Merdivenlerden çıkıyorum, tek bir kat, oysa ne uzun, ne uzundu.. Geçtiğim yola bakıyorum, sol elimde kitap..
    Bir odanın içindeyim. Kapısız,daha dün sökülmüş gibi menteşeleri..
    Bir adam görüyorum karşımda, geldiğimi farkediyor ve biliyorum,
    O davet etti beni.
    Gözlükleri fil dişinden,gözleri yıldız. Yüzünde yabancı bir tebessüm, dokunsam gülümseyecek..

    Kitaba bakıyor, sonra bana;
    Bir suç işlemişim gibi hiddetle, yıldızlar çarpışır gibi sonsuzluğunda.. almak istiyor kitabı, vazgeçiyor. Sanki bir kilit varmış da açılmış gibi, kitap mürekkeple buluşuyor..
    Cemil Meriç, içinden,en derinlerinden, karşımdaki bu sonsuz yaşıyla yazıyor ve ağırlaşıyor kitap, suyun nesnedeki etkisi gibi…


    Bu Ülke


    Cemil Meriç, eseri hakkında şöyle der: " Bu sayfalarda hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen bu mülakata bu kitabı yazmak için geldim; etimin eti kemiğimin kemiği. "

    Ben ise kendisini şu sözde tanıdım:

    “Her dudakta aynı rezil şikayet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lağım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye’nin insanından şikayetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “yaşanmazlaş” tıranlardır.”

    O halde Bu Ülke'yi anlamak için, Cemil Meriç'i anlamak gerekti, Kitabı okumak..
    Hayatındaki o ışık bütünlüğü parçalara bakarak, uçları yakılmış birer fotoğraf gibi.. Dumanı üstünde, kanayan..

    Bu Ülke bir çığlıktır, şairin nefesinden, içindeki dumandan ve anlaşılmazlıktan genzime, genzimize karışan. Toplumun, hayatın ve bedenin mağarasından çıkan bir adamın feryadı. Ona gözlerini yitirdiği söylenirken üstelik, bakışını, ışığını…
    Bu ülke inanışlara, tabulara bir başkaldırı.

    Bir toprakta büyüyen çiçek yadırganmaz, oranın çiçeğidir ve rüzgar batıdan dahi olsa eser, ruhunu doldurur, yaşamı öğretir.
    Bu ülke; Batıda yahut doğuda doğan bir çiçeğin topraklarından sökülmesi ve öylece bırakılmasına sorgudur, hayatta kalma çabası bireyin ve o yarı hayattaki halini hayat bellemesi, onu söken fikirleri unutup gözlerini bilmediği topraklara düşman etmesidir. Burada olduğum için söküldüm, dışlandım der gibi..
    Bir kamûstur Bu Ülke, bir dil, bir tarih.. Tarih sadece kahramanlıkları yazmaz, ona kemik ve kan veren halklarıdır.. Bu eser o halkların, en küçük bireyine kadar öneminin kavranması için yazılmıştır. Sen bir ışıksın, aydınlan ve aydınlat!!

    Nuh'un gemisidir. Kelimelerin peygamberi, kaptanı ise Cemil Meriç.

    Gidilen ve aşılan her toprağa, her su ve kara parçasına bırakılan bir cam şişesi.. içinde binbir yemiş gibi Anadolu'nun, Asya'nın olduğu.. Asya'ya ve Batı'ya davet.
    Zamandır Bu ülke, kıyılarımıza vuran cam şişelerinden oluşturduğumuz bir Kule,içinde ne var dahi diye bakmadığımız, sırrıyla gömüp ihtişamıyla övündüğümüz.. ses geçirmeyen bir yapı.. Oysa mesaj alınsaydı belki tek bir tanesinin içinden, tüm şişeler devrilirdi ve insanlar, tüm toprak parçası kainat gibi, bir kalp gibi birlikte atardı..


    Bu kitabı yazan karşımızda ışıktan yaratılmış gibi duran bir yazar değildir,maddenin anlamını içindeki hinti bulan.. gülümseyen..

    300 sayfalık bir harf, turuncu bir gül yaprağı..
    Ve kitabın kapağı her birimize temiz bir yaprak, her birimize ruhumuz, rengimiz, fikrimiz ve Cemil Meriç'i anlamamız nispetinde mürekkep..
    Hayatın her karesine çarptığım kabuk,aklı buluş, aklın ve gözlerin perdesini yırtmak..


    ...
    Fil dişi kulenin sonu, ayrılık..
    Artık daha silik bu yapı ve bir o kadar parlak..

    Bu bir yolculuk.. Sağ elimde bir tohum, küçük bir kitap..
    Yüreğime ektiğimde, yüreklere ekildiğinde hayata karışacak.. Oradan da Cemil Meriç'e selam gönderecek rüzgar..


    Bu Ülke bir yaşam..
    Bu Ülke, Bizim Ülkemiz. Ötelerde aranacak kadar uzak olmayan, uzaklığın sadece yüreklerde olduğu bir mesafe..
    Bir kıvılcım, bir ateş, yüzyılların gözyaşını ve kitabı kurutacak..
    Bu Ülke, Benim Ülkemdir. Bizim.
    İnsanlığın Ülkesi, Kainat..


    BU ÜLKE – ALINTILAR
    Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir. ( s.82 )

    Kelâm bütünüyle haysiyettir. ( s.85 )

    Tarih, eserlerini iki defa oynarmış: Önce trajedi, sonra komedi olarak. Roma'nın kazları heybetli bir trajedinin kahramanıydılar, bizimkiler tatsız bir komedyanın aktörleri. ( s.87 )

    Kamûs, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, haysiyetiyle, şuuruyla. Kamûsa uzanan el namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız İhlali, tek mukaddese saygı göstermiş: Kamusa.
    ( s.88 )

    Batı'nın en talihsiz fikir adamı, bir ba's-ü bâd-el mevt hayaliyle avunabilir. Türk yazarı, böyle bir teselliden de mahrum. Dil, Penelop un örgüsü, yirmi dört saatte bir sökülüp örülüyor.
    Ba's-ü bâd-el mevt: İsrafil'in sur'a ikinci kez üflemesinin ardından cesetlerin dirilmesine verilen ad.
    Penelopun örgüsü: Odysseus'un karısı penelope, kocasının truvadan dönüşünü beklerken kendisine yapılan başkasıyla evlenme baskısını bertaraf etmek için çevresindekilere örgüsü bitince evleneceğini söyler. Tezgahta dokuduğu motifleri akşama kadar dokur, dokuduklarını da sabaha kadar çözer. Yani o örgü hiç bitmez.

    Edebiyatta “ yenilik “ ne demek? Her kemal yeni, her bayağı fersûde. Şiirinden şuuru kovan ve nesri, bir saralı “ tümceler “ tımarhanesine çeviren bu yeni, ne bir cüceler edebiyatı, ne bir mikro-edebiyat: Rüştünü idrak etmeden kocayan nesillerin kendi kendini tahrip insiyâkı.
    ( s.90 )

    … Yobaz biziz, en güzel taraflarımızla biziz. ( s.91 )

    İzm'ler idraklerimize giydirilen deli gömlekleri. İtibarları menşe'lerinden geliyor. Hepsi de Avrupalı.
    (s.92 )

    İdeolojiler siyaset dünyasının haritaları. Haritasız denize açılınır mı? Ama harita tehlikeli bir yolculukta tek kılavuz olamaz. Pusulaya da ihtiyaç var. Pusula: Şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru. İdeolojilerin peşine takılanlar pusulasızdırlar. Gemi ya kayalara çarptı, ya batağa saplandı. İdeolojilerin ışığına göz yumanları sloganlar yönetir. Karanlık kinlerin birbirine saldırttığı çılgın sürülerin savaş çığlığıdır, slogan. İlkelin, budalanın, papağanın ideolojisidir. Düşünce çığlık ile bağdaşmaz. Şuurun sesi çığlık değildir. ( s.95 )


    Demokrasinin demopedi olduğunu kimse düşünmedi. Aczin hürriyetperverliği yalanların en namussuzu. Bahşedilen hürriyet,ölmek ve öldürmek hürriyeti. (s.96 )
    Demopedi: halkın demokrasiyi daha iyi anlayıp yaşaması için bilinçledirilmesi.

    Bütün ideolojilere kapıları açmak, hepsini tanımak, hepsini tartışmak ve Türkiye'nin kaderini onların aydınlığında fakat tarihimizin büyük mirasına dayanarak inşa etmek. İşte, en doğru yol. ( s.96 )

    Her dudakta aynı rezil şikâyet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye'nin insanından şikâyetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok.
    Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “ yaşanmaz “ laştıranlardır.
    Bu firar bir Kabil kompleksi. (s.97 )

    İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, “Ben Avrupalı yım, “ demeğe başladı, “ Asya bir cüzzamlılar diyarıdır. “
    Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına: “ Hayır delikanlı, “ diye fısıldadılar, “sen bir az-gelişmişsin.”
    Ve Hristiyan Batı nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir “ nişân-ı zîşân “ gibi gururla benimsedi aydınlarımız. (s.98 )

    Çağdaşlaşmak neden Hristiyan Batı'nın putlarına perestiş olsun?
    Bu, kendi derisinden çıkmak, kendi mukaddeslerini inkâr etmek ve peşin köleliğe razı olmak değil mi? .. Biz apayrı bir medeniyetin çocuklarıyız; düşman bir medeniyetin,bambaşka ölçüleri olan, çok daha eski, çok daha asil, çok daha insanca bir medeniyetin. ( s.99 )

    Asırlar geçti, bire bir söndü meşaleler. İrfan asâletini kaybetti. Hafızaya çakıl taşı gibi saplanan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk: Kültür. ( s.101 )

    Kitap, istikbale yollanan mektup… smokin giyen heyecan, mumyalanan tefekkür. Kitap ve gazete… biri zamanın dışındadır, öteki “an” ın kendisi. Kitap,beraber yaşar sizinle, beraber büyür. Gazete, okununca biter. Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnâmesidir dergi, vasiyetnâmesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar. ( s. 102 – 103 )

    Kendimize dost seçeceğiz. En iyilerini seçmek istiyoruz, ama nerede bulacağız o dostları? Kaç kişiyi tanıyoruz? Her istediğimizle tanışabilir miyiz? Talihimiz yâr olursa, uzaktan görebiliriz büyük bir şairi, sesini duyabilirsek, ne devlet… Bir bakanın odasında on dakika dalmak, bir kraliçenin bakışlarını bir saniye üzerimize çekmek, ümit edeceğimiz bahtiyarlıkların en büyüğü. Ama hep buna benzer mesut tesadüfler peşindeyizdir. Yıllarımızı,duygularımızı,kabiliyetlerimizi harcarız bu uğurda. Sayısız zilletlere katlanırız. Bize her an kollarını açan bir dostlar topluluğundan habersiz yaşarız. İçlerinde hükümdarlar da vardır, devlet adamları da . Günlerce şikâyet etmeden iltifatlarımızı beklerler. Ağız açmalarına izin vermeyiz. Filhakika seçiş hürriyetimizin hudutsuz olduğu tek dünya: Kitaplar dünyası. ( s.108- 109 )

    ESER:Uçuş Denemeleri
    Yazar: İbrahim TENEKECİ
    İNCELEYEN:Zeynep ŞAŞKAN

    Köşe yazıları ve şiirleri ile tanıdığımız İbrahim Tenekeci, bu kitabında günlük hayata dair gerçeklikleri kendi bakış açısıyla bizlere anlatıyor .Kitap üç ana oluşuyor; Rabb'im sen olmasan Kimin aklına gelirim ben mısraları ile başlayan giriş adını verdiği bölüm." Eski defterlerden "adını verdiği 2. Bölüm ve "Başka yerler" adını verdiği son bölüm. 1. Bölümdeki denemeler ,şiir tadında. Bir inzibattır ölüm, dolaşır caddelerde Yakmak için iznini acemi bir askerin... günlük hayatta karşılaştığı olayları, mizansen benzetmeleri şiirsel ifadelerle dile getiriyor .ÜÇ ŞEY Gözü paçamız da olan üç şey : Terzi ,köpek ve çamur .Bazen sorduğu sorularla, bazen de verdiği cevaplarla okuyucuyu şaşırtıyor. "İnsan bir fabrika olsaydı ,ne üretiyor olurdu?"- "mazeret ".
    Şiirle de hemhal olan yazar satır aralarına küçük şiirler serpiştirmekten de vazgeçemiyor .
    TAŞ İsmini anarsam serinliyorum
    Sen her yerde ağırsın
    İşte bu yüzden beykonakları
    Saraylar ve onların yavruları
    Uzak dururlar senin olduğun
    Çorak topraktan taşlı tarladan
    Uzak dururlar o suskunluğun
    Kendini ören parmaklarından
    Yazar ,çevresinde şahit olduğu olayları karşılaştığı insanları incelerken ,toplum olarak yitirdiğimiz değerleri de tek tek sorguluyor .Nineleri, dedeleri ,anneleri, kimsesizleri ,bize ihtiyaç duyan komşularımızı...
    Duyarsızlaşan yeni nesli" bırakın savaşı, kahramanlık türkülerinden bile korkuyor." şeklinde kelimelere döküyor.
    Eski defterlerden adlı ikincibölümde, hayattan edindiği izlenimlerle, kesin yargılara varıp, çıkarımlarda bulunuyor; "Yanlış yapmamak ,doğruyu yapmak değildir" ."Dünya malına aşırı düşkün olanlar ,cephaneliğe siper kazıyorlar." "Çocuklar cahil değildir .İnsan büyüdükçe, öğrendikçe cahil olur." Başka yerlerde adlı son bölümde; farklı zamanlarda ve farklı mekanlarda insanlara söylemek isteyip de söyleyemediklerini, hayıflanarak ifade ediyor .Duygularını sorgulayarak , anlatamadıklarını cesaretle anlatıyor. Velhasıl ,hayat koşuşturmacasında ,satır aralarında ,kitabın her sayfasında kendimizden bir şeyler buluyoruz.
    Farklı zamanlara ve mekanlarabir yol buluyoruz. Kitaptan alıntılar ;
    "Öğreteni biliyorum .Peki ya, ona bir harf öğretmeyene ne demeli ?" "Yaşlılık ölümün tadını çıkarmak olmalı" "Kuru su içiyoruz babamızın yanında" KUYRUK
    Modern insanın bileği değil ,kuyruğu vardır. BEŞİBİRLİK
    Taburcu oldu bugün ,bir tabutun içinde . Dört adam, bir tabut; beşibiryerde .
    YENİ DÜNYA DÜZENİ
    Kuru bir dere yatağı .
    Biraz üstünde lüks bir ev .
    Evin bahçesinde ağzına kadar suyla dolu kocaman bir havuz . Yeni dünya düzenini başka nasıl özetleyebiliriz? KITLIK
    Koltuk örtüsü satan dükkana girip ,oradaki tek numune koltuğun fiyatını soran ... Evet, sen... HEYKEL
    Bir heykel ne kadar başına buyruksa, insan olarak İşte o kadar başıma büyüğüm. O Doktorların yasaklamasına rağmen, hastaların uymamak için direttiği neyse, işte oyum ben.

    DUA
    Allahım, sadece annemi babamı değil, gökyüzünü de başımdan eksik etme ... BANA ÖĞÜT VERENE Yerin kulağı varsa, ağzı da vardır .
    İNTİHAR "intihar, can alıcı bir konudur ,"dedim. Güldüler... "Birini örnek alıp da yola çıkanlar, yolun sonunda kendilerini bulamıyorlarsa, onların vay haline .Mesela ben ,İsmet Özel olmak için yola çıkmıştım, İbrahim Tenekeci oldum. " "Yaşından büyük gösteren tek şey ölümdür ." "Ölüm herkesi eşitlermiş." Bu kadar mezarın arasında ne büyür Diyecektim ,demedim ." Kapısında ,"Çarşamba ve Cumartesi günleri açıktır "yazıyor . Sorun şu ki ,dünya ,haftanın yedi günü de açık . Açılır kapılar, elimiz açılırsa Diyecektim, demedim . Masayı kütüphanemin yanına koymam hiç iyi olmadı .Ne zaman şiir yazmak için masaya otursam ,cesaretim kırılıyor. karşımda İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu ,Ezra Pound, Eliot Rilke ..
    Gözü üstümde bir dolu insan Diyecektim ,demedim . Onu hep kitap okuyor buluyorum. D
    ersine çalışmış gibi emin .
    Emin .
    Senin yanında ömrüm uzuyor
    Diyecektim ,demedim .
    Güzel insanlar güzel atlara binip erken gidermiş ... Sen böyle güzelken söz düşmez Diyecektim, demedim.

    Hz. İnsan - Dücane Cündioğlu
    Kapı Yayınları, 15. Basım: Ekim 2017
    İnceleme: Meryem Yılmaz 19.01.2018

    Önsöz ile beraber otuz deneme ile karşı karşıyayız eserde. Çok yönlü, çok yazan, çok düşünen bir kelâm sahibi Cündioğlu ve ben onu tarif etmeye kalkışırsam en kestirme yoldan 'ıstırab sahibi' derim, Kemal Sayar'ın ifadeleriyle "Istırabı uyuşturduğumuz bir dünyada yaşıyoruz. Çılgın bir hızla ve, alabildiğine tüketerek, acıyan yerlerimizle yüzleşmekten kaçarak." evet işte böyle bir dünyanın orta yerinde -çoğunlukla- kendi halinde ama yerinde bir feryad ile ıstırabı baş tacı ediyor Dücane Hoca, rahatımızı bozuyor, yüzleşmekten kaçtığımız ne varsa ortaya döküyor, 'hakikatte ve hakikaten' bir ıstırab çektiriyor ancak okumak kapısına varmışsanız ortak oluyorsunuz siz de bu hâle. Çünkü soruyor, sorguluyor evet belki derdi cevaplar bulmak ama işin sonunda varıp bir cevaba kavuşulamayacağını bildiği ân'larda dahi sormaktan geri durmuyor. "Istırabı veren sorudur, cevap değil. Cevaplar yatıştırır, sorular kışkırtır. Yatışan nefisler ıstırab duymaz." (sf 71) diyor kendi lisanıyla. Belkide Cenabı Aşk kitabında "derdimizin dermanımız olduğunu bilip ıstırabından zevkyâb olmaya çalışalım" ifadesiyle evvelâ dert sahibi olmaya davet ediyor bizi ve belli ki o mertebeden sonra nice kapının başka türlü açılacağını bilme bilinciyle ıstırabı derman olarak görmenin mümkün olduğunu duyuruyor.
    Daha ilk sayfalardan itibaren sarsılmamak elde değil, böyle başladıysa nasıl devam eder diye korkmadan edemedim. Nuh as'dan ve tufandan çarpıcı sahneler, "Herşey O mudur, yoksa O'ndan mıdır?" Sorusuyla çepeçevre, sıratı müstakimi bulma gibi zorlu bir mücadelenin ortasında kalakalmak. İşte başlangıcı böyle yapıyoruz.
    Sayfada kalan boşluğa şöyle iliştirivermişim; Herşeyin O(c.c) olduğunu bilerek herşey O(c.c)'ndandır demek, makbul olandır.
    "Ayinedir bu âlem, her şey Hak ile kaim
    Mirat-ı Muhammedden Allah görünür daim." Barla Lahikası/98. Mektup
    O halde Hz. Peygamber Aleyhisselam'a tabî olup, sadık bir ümmet olanlar da Hakk'a birer aynadırlar fakat kabiliyet ve makamları nispetinde. Burda mesele; ifrat ve tefritten mümkün mertebe sakınmak gerekliliğidir.

    Her birimiz kendimizce devam ettiriyoruz hayatlarımızı ve bakıp görmeyi başarabildiklerimizle mertebemizi bulma yahut yüceltme gayretindeyiz, mesela; dillere pelesenk ifadesiyle 'Ben kulumun zannı üzereyim.' evet bu hadis-i kudsîyi biliriz, yeri gelince de dilimizden öylece dökülüverir ama kaçımız mahiyetini anlamış durumdayız, "Herkes Hakk'ı kendi makam ve mertebesinden makamı ve mertebesi kadarınca bilir ve tanır; kendi rabb-i hassı neyse, ancak o kadarıyla fark eder, edebilir." (Sf 12) satırları hâkiki mahiyeti anlamaya yönelik yazılmış ne güzel satırlardır.
    Sayfalar Hz. İnsan'a yol alırken önce tevazu sonra delilik kapılarından geçiyoruz.
    Tevazu hakikatte nedir bunun keşfi epeyce mühim öyle ki; riyakârlık bir adım ötesinde, pusuda.
    "Hasılı, aşağıda olmak başka, aşağıda görünmek daha başka!" (Sf 16) diyor demek ki maharet aşağıda olma bilinci ile kendini aşağı çekmede.

    Cündioğlu okurken belki de iple çektiğim bölümler kendisinin ifadesiyle "sözü soyduğu" satırlar. Dil bilimci olması bu işi muhakkak kolaylaştırıyor ama kelimelerin alt anlamlarını, kökenlerini okumak, harf harf ayrıştırılırken harf harf çoğaldığını görmek gerçekten çok iyi geliyor bana. Tabi bu durumun dezavantaja dönüşmesi de mümkün, her ne kadar 4 sayfayı geçmeyen denemelerden oluşsada, bazen son sayfaya ulaştığınızda 'ne okudum ben?' deyip bağlantıyı kaybedebiliyorsunuz ya da bitiriş yavan gelebiliyor, bazı ifadelerde de tekrara düşülmüş olduğunu söylemekte bir beis görmüyorum. Ama bunun manayı pekiştirmek gayesiyle yapıldığını düşünüyorum.
    Yani anlam arayışında olan, kendi arayışını başka arayışlarda soluklatmayı ganimet sayan her okura ulaşması gereken satırlar bunlar.

    'kalbin kalbe secdesi' başlığı var ki; secde halinin de vecd halinin de tertemiz bir anlatımı ile karşımızda, "Bak bakalım, kalbin hiç secde ediyor mu?"(sf 29) derken hiçleşiyorsunuz evet öyle ya zaten "secde hiç olmaktır" ve "kalbin secdesi âzaların secdesi değildir." Evet belki asıl marifet kalbin secdesidir, âzaların secdesinden hasıl olan gaye; kalbi secdeye davettir.
    Takip eden bölümlerde dilimizde bir zarafet ifadesi olarak yer bulmuş, uzun yıllarda öyle kullanılmış fakat her nasılsa bazı tahribatlar görmüş deyiş ve deyimlerde (hayy'dan gelen hû'ya gider) yaşanan mâna kaymaları irdeleniyor. 'hû sorusu' ve 'hû'nun sorusu' bölümleri gerçekten doyurucu, idrakimin genişlediğini ve bocaladığımı hissettiğim anlar bütünü.
    "Hûnun özünü merak ediyor muyuz?
    Hayır!
    Etseydik sorardık." (Sf 43) Sorduğumuz ne olmalı, soracağımız ne? Bir tek anlam mı, yoksa ehemmiyetinden haberdar olmayışımız da bu sorgulamaya dahil edilmeli mi? Yazılmış sorulara siz de yenilerini ekleyiverdiniz işte.
    Buraya kadar bir basamak geçmişizdir herhalde şimdi başka bir tanesinin ayak ucundayız;
    -'hz. insan'ın tevazûu'
    - 'hz. insan'ın fakrı'
    - 'hz. insan'ın urûcu'
    - 'hz. mi, hazret mi?'
    Bölümleriyle kitabı ortalamış oluyoruz böylece.
    Mesele dönüp dolaşıp tevazûa geliyor; tabiatta Cemadât, Nebatât ve Hayvanât sıralamasını İnsan takip eder ve evet her şey insan için yaratılmıştır fakat insan da Allah için yaratılmıştır. ( Bakara, 2/29, Casiye, 45/13, Bakara, 2/156)
    O halde insan evvelâ kendini tanımalı ve haddini bilmelidir. Kişi kendini bildikçe tevazu sahibi olur, göğe erecek kıvama ulaşır belki ama kanadının ucu yere değer. "Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsîn sen!" diyen Şeyh Galib'i iyice bir anlamalı öyleyse.
    Bu hâl, fakrı ikrarı da beraberinde getirir, yoksulluğunun, acziyetinin, garipliğinin farkına varmış bir kimse de elbet yükselişe geçer. Çünkü garipler bizzat Efendimiz'in (s.a.v) diliyle müjdelemiştir.
    Tam bu bölümde (hz. insan'ın urûcu, sf 53) Cündioğlu bizi oruca dair acayip bir aydınlanmanın içine sürükler, "selef-i salihîn'in savm-ı samt denen 'susma orucu' tuttuklarını, Kur'an da Hz. Meryem'in de susma orucu tuttuğunun ifade edildiğini, susmanın aslında hiç konuşmamak olmadığını, aslında kendi kendine konuşma fırsatına kavuşmak için başkalarıyla konuşmaya ket vurma olduğunu etraflıca anlatır. Tüm bu ifadeler bana 'tefekkür'ün ehemmiyetini, düşünmenin hakkının ancak bu şekilde verileceğini düşündürttü.
    Neden Hz. İnsan diye sormak geçiyor insanın içinden; kitabın adını duyunca yahut kitabı elinize alınca, bazı açıklamalarının ardından "Hz. İnsan ifadesini, insanlık mertebesine karşılık olmak üzere değil, bilakis bu mertebenin hakkını vermiş olan örnek kişi anlamında kullandığımı söyleyebilirim." (sf 61) diyor Cündioğlu, mertebesinin hakkını verdiğinde insan-ı kâmil olan varlık; insanlık mertebesinden; zeval, noksan yahut afet'e düşebilir pek tabî. O halde yazar eserini evvelâ kendine yazmış ve her bir okurunun penceresinden, kendi hakikatlerini bulma yolunda, yine kendi kabiliyet ve istidatlarının dereceleri mukabilinde okurunun istifadesine sunmuştur.
    Burdan sonra takip eden iki bölüm bir başa dönüş sanki çünkü yeniden tevazûu konuşuyoruz satırlarla.
    Mevzunun rota değiştirmesinden hemen önce 'bilmek niçin ıstırab verir?'(sf 70) sorusunun fitili ateşleniyor ve bilme dairesini tamamlamak için soru sormak gerekliliğini, lakin soru sorulduğunda ıstırabın da cemalini gösterdiğini hatta öyle ki pusuda beklediğini ama tüm bunlara göğüs gerebildiğimiz takdirde ıstırabın kendiliğinden sona erdiğini ifade ediyor yazar. Çünkü hakikatini bulan artık sormaz, soru yoksa ıstırab da yoktur! Ancak hakikati hakkıyla bulmak mümkün müdür ondan pek emin değilim ben, yaşamak devam ettiği müddetçe aramak da devam edecek bence ve evet "arayınca bulunmaz" lakin "bulanlar hep arayanlardır."

    Kitabımızın son çeyreğine girmeden hemen önce birbirinden ilginç iki yazının karşısındayız, 'insan' mevzû olur da 'cinsellik' bundan geri mi kalır, yüzyıllardır münakaşası bitip tükenmeyen bir meseleyken üstelik.
    İlk yazı 'hikmet ve cinsellik' ne enteresan, ne yerinde bir başlık. Hristiyanlık, özellikle Batı Hristiyanlığı gıyabında cüretkâr, oldukça yerinde tespitler var bu satırlarda, belki bir şuur meselesi demek çok daha doğru olur. "Cinsellik ve müstehcenlik İslam'da değil, Hristiyanlıkta tabudur.
    Cinsellik Asya dinlerinde hikmet'in bir tezahürü, bir boyutu, bir ayetidir; nefsin mertebe ve makamlarında dervişlerin seviyelerinin alameti, nefse hakimiyetlerinin göstergesidir..." (sf 77)
    Bunlar ne sağlam ifadeler, şimdi köşe bucak kaçışımız, her bir şeyi ayıp kabul edişimiz yüzünden mi yaşıyoruz tüm bu manasız, ahlâksız kırılıp, dökülmeleri.
    "Madde ve Mânâ.. Ruh ve Beden... Fizik ve Metafizik... Erkek ve Kadın..." (sf 78) birbirinden ayrılmayan, ayrılmaması gereken hakikatin vecheleri. Sadece kendini tanımak, haddi bilmek yeterliyken bu dağıtmışlık niye? Kendi hakikatine bigane olan gafletteyse; cinsel kuvvet ve kudretine hakim olamayan da, bilemeyen de gaflettedir.
    "Doğu bilgeliği cinsellik konusunda abartılı aktarımlardan kaçınmak bir yana niçin cinsel kudret ve kuvvet meselesini özendirici bir tarzda sunar?
    Abaza muhabbeti yapmak için değil elbette. Hikmeti öğretmek için. Çünkü ruha, nefse mânâya hakim olan, bedene de, doğaya da hakim olur" (sf 79) Düşmanı tanıyıp ona göre taktik geliştirme dersem yanlış birşey demiş olmam herhalde.

    'cinselliğin hı ristiyancası'* (*yazım kitaptaki gibidir, sf 81) başlığı altındaysa daha derin ve yaralanmış bazı hakikatlerin tesbiti sözkonusu. Bir yanda Hz. İsa'yı (a.s) örnek alan rahipler diğer yanda Hz. Meryem'i örnek alan rahibeler yani çarpık bir zihniyetle kadınsız erkekler, erkeksiz kadınlar.. İnsanın doğasını baltalayan bu zihniyetle, bir beşeri, ilah oğlu makamıyla ilahlaştırma. Buna elbette en güzel cevap Kur'an'î eleştirinin en veciz ifadelerinden biri olan İhlas Suresi ile verilir.

    Bu kısımda Nietzsche'den, Sadizm ve Mazoşizm'e ad verenlerin hayatlarından kesitlere kadar doğasına aykırı hareket eden, o minvalde inanan insanın yaşayabileceği vaziyetler ifade edilmiştir. Kanaatimce dikkatli ve şuurlu bir okuma gerektiren bu kitap bu bölümlerle zirveye oynadı.

    Kalan 25-30 sayfalık bölüm biraz daha ağır bir tempoda okuduğum kısımdı belki yoğun bir okuma olduğu için finale enerji bırakmamış olabilirim ya da değişen okuma koşullarım yüzünden de böyle bir durum oluşmuş olabilir, incelemeyi yazmaya çabalarken gördüğüm; bu kısımların da satır aralarında pek çok meslenin gün yüzüne çıkarıldığı.

    Kitabın son satırları şöyle;
    "Sana ancak hüznümü miras bırakabilirim ey talip!
    Onu sevinçle değiştirip değiştirmemek sana kalmış." (sf 124)

    Ne paha biçilmez bir hediye, hüzünlerimiz değil midir bizi diri kılan?
    Bekâ arzusundan kurtaramadığımız benliğimize vurulabilecek en güzel pranga değil midir hüzün? Ve böylesi hüzünlerin ardından gelmez mi en büyük sevinçler.
    Aldım, kabul ettim.
    Cündioğlu'nun hakikat arayışına bizi de böylece dahil etmesi ve yüksek bir bakış kazandırmaya çalışması, son sözlerini de tevazû ile bitirmesi bana Ali Ural'ın şu satırlarını hatırlattı; "Ey yolunda parçalarıma rastlayan arkadaş. Göz ucuyla bakıp geçme eksiklerime. Merhamet et ki yerdekine, merhamet olunsun gökten."

    Buraya kadar okuma sabrını gösterebilen okur arkadaşım, göz ucuyla bakıp geçmediğin için eksiklerime teşekkürü elbet borç bilirim. Keyifli bereketli okumalar nasip ola! Selametle..

    ALINTILAR
    "Yaşama umudunu değil, bizatihi yaşam sevincini nerede arayip nerede bulacağım öyleyse?" Önsöz 10
    "Küf kokan bir yazı bu!
    Ne burnunu tıka, ne huzurdan ayrıl ey talip!" Önsöz 11
    "Dayanabileceği son kertede çatırdayan muhkem balkon demir- lerinin bile acusina dayanamadığı bir hüznün eşliğinde kendini boş luğa uçarken bulan adamun, izni olmaksızın güneşe bakmaktan ka- maşmış gözlerden saklamayu tercih ettiği şaşkın bakslanya karsi laşmak için ne denli büyük bir günah işlemiş olmalıyım?" Önsöz 11
    "Tenzih ehli kurtuldu, teşbih ehli helak olfu. Zahirde." Sf 7
    "Nuh, Varik'in birliğine değil, Tann nun birliğine çağrd Tan nm ne olduğunu söyleyenleri knadu, ne olmadant soyledi. Teybihi berakan, tenrih edin o dedi. Tanri se Varliki ayrda putperestleri lanetledi. ortakkonculan. Bir tarafta cem ehli, bir tarafta fark ehli." Sf 8
    "Hakk'a dair her tasavvur, tasavvur sahiplerince haktır ve fakat Hak nezdinde (hakikatte) hepsi de zandan ibarettir, zira tasavvurun kendisi zandır." Sf 12
    "Zahirde bâtını, zanda ilmi teşhis etmek, gölgede ışığı, alacalıda beyazı bulmaya çalışmak gibidir. Hakkı hakla, ilmi ilimle bilmelidir." Sf 13
    "İdrakin mertebeleri vardır; herkes kendi idrakince hakkı ve hakikati idrak eder; bazıları hissen, bazıları hayalen, bazıları vehmen, bazlan da aklen..." Sf 13
    "Ey talip, görüşünden, bilişinden değil; görüşünde, bilişinde ısrar etmekten utan! Sen aklınsıra kavradığını zannediyorsun. Oysa kavranan sensin, farkında bile değilsin!" Sf 14
    "Uslu olanlar,usun sınırları içinde kımıldamadan duranlardır. Aşk ise harekete geçmeyi, yerinde durmayı gerektirir." Sf 22
    "Fiil değildir ki aşk, infialdir. Tercih değil, zarurettir. Kuvve değil, fiil değil, bizatihi istidaddır." Sf 26
    "Kalp secde eder mi?
    Elbette eder; hem de ebediyete kadar!" Sf 28
    "Basit bir misal verecek olursak, kişi ya çocuk sahibi ol(a)madığında acı çeker ya da çocuğunu kaybettiğinde. İkisi de 'mülkiyet' talebiyle alakalıdır; zira mülkiyet talebi, ya şeyleri kendimiz için var kılmayı ya da varlığına sahip olduklarımızın varlığını sürekli kılmayı istemekten ibarettir.
    Her iki halde de insanoğlu şeylerin kendisi için var olmasına sevinmekte, yokluğuna ve/veya yok olmasına yerinmektedir." Sf 31
    "İsteklerinizden vazgeçiniz -ki buna rıza ve teslimiyet denir- göreceksiniz ki acılarınızın en önemli kaynağı kuruyacaktır. Nitekim "Ne varlığına sevinirim, ne yokluğuna yerinirim" diyen Yunus'umuz, dikkatlerimizi bu hakikate çekmeye çalışır." Sf 32
    "Sahip olmak değil, sadece olmak, yani rıza ve teslimiyet. Nasip edilen kadarıyla, yani sevilme istidadı kadarınca sevilmek." Sf 33
    "Bizi, yoksulluğa, yoksulluğumuzu idrake davet edecek olanların sesini duyabilmek için şehrin öte yakasindan koşup gelen sevgiliyi (habib) kendi ellerimizle frrlattığımız taşlarla yine bizler katlediyoruz; kendi sevgilimize, kendi özümüze hançeri başkası değil, biz saplıyoruz. Yoksulluğumuzu duymak ve duyurmak istemiyoruz. Fakrımızı idrak etmekten korkuyoruz." Sf 52
    "Düşünebilmek icin sesin hareketi de durmalı, başkalarıyla konuşmamalı insan, susmalı, sükut etmeli." Sf 54
    "Şehr-i Ramazan'da oruç tutmak, muayyen bir süre içinde bedeni kuvvelerden bir kısmının hareketini durdurmak maksadina matuftur; zihnin kuvvelerinin harekete geçebilmesi için bedenin kuvvelerini tatil etmektir. Düşünmenin hareketine alışmamış zihinter, bedeni faaliyetlerine bir süreliğine olsun ara verdiklerinde hemen güçten düşerler. Bu bir hakikat! Öyle ki onlara sanki zihinleri durmuş gibi gelir ve bunun nedenini yemek yememelerine veya bir şeyler içmemelerine bağlarlar. Oysa hareketi duran zihin değildir! Kendilerine oruç tutmalarını emreden, onlardan zihinlerinin hareketini durdurmalarını istememiş, bilakis düşünmeyi harekete geçirmeleri için onları sükûnete davet etmiş, bedenin her daim faal olan azalarını hiç değilse bir aylığına sükûna erdirip bu firsattan istifadeyle düşünmenin yolunu açmak murat edilmiştir.

    -Ne var ki kapali bir musluk uzun bir aradan sonra açılınca hemen öksürmeye başlar, ilk aktğında ise paslı paslı akar; tıpkı bunun gibi düşünme yetilerini hareketsiz bırakmış ve buna mukabil bedenî yetilerine dinlenme imkânı vermeyi akıl edememiş yığınlar şehr-i Ramazan'ın bereketinden yeterince istifade edemezler; yeterince düşünmezler çünkü." Sf 57
    "Evet tevazu tek kelimeyle bir itiraf biçimidir; insanın haddini itiraf etmesi demektir." Sf 62
    "Kişinin kendisini 'hiç'likten daha da aşağıya indirecebileceği başka bir makam var mıdır?" Sf 64
    "Çünkü ıstırab soru sorulduğunda Cemalini gösterir. Öyle ki soru bir kez sorulmaya görsün, ıstırab da hemen eşliğinde sızar odadan içeri..." Sf 72
    "Maksud-ı aslî yaşamaktır. Yaşamak için bilmeye, bilmek için sormaya, sormak için cevaplamaya ihtiyaç vardır." Sf 73
    "Rahmetli babam, Hz. Musa'nın maddeyi, Hz. İsa'nın mânâyı ve fakat Efendimizin (s.a) hem madde'yi hem de mânâ'yı temsil ettiğini söylerdi." Sf 75
    "Cenab-ı Hak, hakîmdir, hikmet sahibidir. Efendimiz (s.a) de öyle. O da hikmetin sahibiydi, ehliydi, muallimiydi. Buna karşın fakihler cinselliğin hukukî, tabipler tıbbî tarafını bilirilerdi. Sufiler ise, cinselliğin hassaten manevî tarafıyla meşgul idiler." Sf 77
    "Nefsi yenmek, şeytanı yenmek demektir; içerideki veya dışarıdaki şeytanı.." Sf 80
    "Hz. Meryem annedir. Sadece anne. Bir oğula, kendi oğluna nispetle anne. Ama eş değil. Bir erkeğin eşi, zevcesi, kadını değil.
    Nispeti olan iki erkek vardır hayatında: babası ve oğlu.
    Bir babanın kızıdır ve bir oğulun annesi. Fakat bir erkeğin zevcesi değildir. Olmamıştır." Sf 82
    "Hristiyanlığın bu kökten doğa karşıtlığına yönelik Kur'anî eleştiri, en veciz ifadesini İhlas Suresi'nde bulur. Cenab-ı Hakkı en veciz biçimde hem doğurmamış (lem-yelid), hem de doğrulmamış (lem-yûled) olarak niteler. Hak, varliğuni başkasana borçlu değildir. O birdir, biriciktir!
    Doğası yoktur. Doğa değildir. Doğal değildir." Sf 82
    "Annesiyle sorunu olanın, eşiyle ve kızıyla sorunu olmaması imkânsızdır." Sf 85
    "Söylemekten niçin kaçınalım, Batı'nın tarihi biraz da şefkatsizliğin tarihidir. Yıkıcılığıbda bundan." Sf 87
    "Bati'daki tüm sorunlar, Hıristiyanlığın yaşama, doğaya, insana ve Tanrı'ya ilişkin hastalıklı tasavvurlarindan kaynaklanır. Tüm nefretlerinin kökeninde bu hıristiyanca ekşime vardır. Doğa'ya ve Doğu'ya yönelik tüm nefretlerinin kökeninde...
    Ortaçağ boyunca cadıları yakanlar biz değildik. Olmadık.

    Cadılar, yani kadınlar..." Sf 88
    "Bilimle sanatın konşu olmaması, aralarında konuşabilmelerini mümkün kılacak bir dilin mevcut olmamasından kaynaklanıyor. Çünkü:

    Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi
    Dilsiz kulaksız sözü can gerek anlayası" Sf 92
    "Modern insana göre insan canlı değildir.
    Bizim nezdimizde ise otlar da, taşlar da canlıdır!
    Yeter ki biraz kulak veriniz, inanınız o zaman bu âlemde varolan her şeyin nefes alıp verdiğini duyabilirsiniz." Sf 97
    "Anlam taşıyıp taşımadığı dikkate alınmaksızın ağızdan çıkan seslere lafız; şayet hiç anlam taşımıyorsa laf, anlam taşıyorsa kelime (sözcük); tamlamaları kapsıyorsa kavl, cümleyi kapsıyorsa kelam (söz) denir. Belirli bir grup tarafından özel olarak kullanılan sözcüklere ise terim (ıstılah) adı verilir. (Jargon ve argo ise tasnifin daha at katmanları için kullanılır.)" Sf 102
    "Konuşuyorsak sözcükleri iyi anlamak, düşünüyorsak kavramları iyi bilmek, yaşıyorsak duyguları iyi tanımak zorundayız." Sf 106
    "Günümüz insanı için sadece 'bilmiyor' diyemeyiz; o artık bilmeyi de istemiyor. Hal böyle olunca, bu isteksiz insan, bilmediğini bilmek ister mi?
    Asla!
    Bu insan tipi o denli isteksiz ki bilmeyi istemediği için, bilmediğini bilmeyi de istemiyor. Çünkü bilmeyi isteseydi şayet, bilmediğini bilmeyi de isterdi. Bilmeyi istemeyen, bilmediğini bilmeyi niçin istesin ki?" Sf 107
    "Dilerseniz, bu ezeli kaybediş öyküsünü bir de William Shakespeare'in dilinden dinleyelim:
    Oh, I have lost my reputation!
    I have lost the immortal part of myself, and what remains is bestial.

    Ah, ki ne ah! Kaybettim haysiyetimi! Ölümsüz olan yanımı kaybettim ve geriye bir tek hayvanî yanım kaldı.

    Ah, ki ne ah!" Sf 108
    "Düşünceler ve düşler insan zihnine yukarıdan gelir, istikameti düşeydir." Sf 109
    "Düşünmekle biliriz, ilim sahibi oluruz; düşlemekle tanırız, irfan sahibi oluruz." Sf 110
    "Kuklaların dünyasında söz bir türlü öze gelmiyor; çünkü öz söze gelmiyor. Öz söze gelseydi, zann libasına bürünür; söz de ister istemez özü libasıyla nazarın önüne bırakmak zorunda kalırdi...
    Oysa öz nâdanın nazarına da gelmez..
    Ne yaman çelişki değil mi, öz, tanınmamak için her daim çıplak dolaşıyor." Sf 116
    "Ey talip, unutma ki kirlenmemek kirden münezzeh olanlara, arınmak ise yazgısı kirlenmek olanlara özgüdür.
    Demek ki sen kirlenmemekle değil, arınmakla mükellefsin!" Sf 120
    "Sana ancak hüznümü miras olarak bırakabilirim ey talip! Onu sevinçle değiştirip değiştirmemek sana kalmış." Sf 124