Yedi yıl önce en son bu vakitlerde duydum sesini. Çok tuhaf, ne konuştuğumuzu hatırlamaya çalışıyorum ama hatırlayamıyorum bir türlü. Tek hatırladığım sesindeki o garipliği sezişim ama hiçbir şey diyemeyişim. Olacaklar sessizce gelip yerleşir ya hep, dilin bağlanır, sözcükler susar, sadece yaşaman gerekir. Yaşamım en büyük susuşum oldu.
Senden sonralarla başlayan dramatik anlatıları artık bir kenara bırakacak kadar büyüdüm sanırım, aşamam dediğim eşikleri başta çok acemi ama sonra zıplaya zıplaya atladım, acaba yaşasaydın nasıl olurdularla kafamda kurduğum milyonlarca senaryonun boğazımı yırtan taşını çıkardım. Günler, yıllar birbirini kovaladı da sana olan özlemim, kalbimdeki o delik hep aynı kaldı. Yokluğunla oluşan devasa boşluğumun etrafında yeni bir “ben” oldu. Başta çok çok büyük, zamanla azala azala koyulup kalan, benimle mezara girecek içimdeki yasın tortusu bu, kabul ettim ve bu tortuyu şefkatle sevmeyi öğrendim.
Varlığın en büyük hediyeydi, yokluğun en büyük öğretmen.
Her şey için çok teşekkür ederim. ❤️
İnsan nedir deseler, bu fotoğrafı gösteririm sanırım. İçimizde kat kat odalar… Kimisi yıllardır dokunulmamış, tozlanmış perdelerle kaplı; kimisinde loş ışıklar yeni yanmış, kimisi de kim bilir belki bir gün yanar diye beklemekte. Havalandırmayı bekleyen ne çok odamız, renklenmeye ihtiyaç duyan ne çok duvarımız var. Ah! Her bir odamıza dokunabilmek mümkün olsa… Bir olsa!..
İnsan nedir deseler, bu fotoğrafı gösteririm sanırım. İçimizde kat kat odalar… Kimisi yıllardır dokunulmamış, tozlanmış perdelerle kaplı; kimisinde loş ışıklar yeni yanmış, kimisi de kim bilir belki bir gün yanar diye beklemekte. Havalandırmayı bekleyen ne çok odamız, renklenmeye ihtiyaç duyan ne çok duvarımız var. Ah! Her bir odamıza dokunabilmek mümkün olsa… Bir olsa!..
Sándor Márai’nin o sarsıcı monologları ve ruhun en kuytu köşelerini deşen cümleleri artık zihnimin bir parçası gibi. İşin Aslı, Judit ve Sonrası, Buda'da Bir Boşanma ve Mumlar Sonuna Kadar Yanar’ın ardından; Bolzano’da Son Sahne’den hemen önce okuduğum bu kısacık roman, yazarın dünyasına dair o tanıdık hissi ruhuma iyice mühürledi.
Eszter'in Mirası, sadece bir aşkın ya da kaybın hikayesi değil; bir irade kaybının ve felakete bile isteye yürüyüşün sarsıcı anatomisi. Lajos gibi bir dolandırıcının, bir "laf ebesinin" peşinden sürüklenen o trans hali; aslında sadece Eszter’in kişisel trajedisini değil, boş vaatlerle büyülenip kendi yıkımına koşan kitlelerin o hipnotik teslimiyetini simgeliyor.
Kısacık bir metne sığdırılan bu devasa alt metin, bizi en can alıcı soruyla baş başa bırakıyor: İnsan, kendisini mahvedeceğini bildiği bir güce neden karşı koyamaz? Márai bize bir kez daha hatırlatıyor; bazen en büyük miras, birinin bizde bıraktığı o taşınması imkansız ama vazgeçilmesi de teklif dahi edilemez kederli bir boşluktur…
Bu sarsıcı yolculuğa şimdi, aslında özkurmaca olduğu için belki de en başta okumam gereken Bir Burjuvanın İtirafları ile devam etmek istiyorum…