"Hüzünlerimiz evimiz olsun
Gözlerimiz evimizin penceresi
Bedenlerimiz birer kor
Ve ruhlarımız bir
Sarılalım yine
Dünya yokmuşçasına cennette kalalım
En anlamsız eylemlerimizde yine değerli anlar yaratalım
Konuşalım,susalım, gülelim, ağlayalım
Hiçbirinde bir başkası hizsetmeyelim
Sevip sevişelim"
"Ben sana durumu anlatayım mı? Düşüncelerimin ağırlığı altında eziliyorum. Çok fazla sahipliğimden vazgeçtim şimdi ise aidiyet sorunu çekiyorum. Kendimle kalırken bile bir bütünü doldurmadığımın farkındayım. Farklı bir arayış zihnimin en ücra köşelerinde sürekli koşuşturuyor. Ve beni yoruyor. Gözlerim önündekini görmekte güçlük çekiyor, hep ardına bakıyor. Dalıyorum ama nereye? Ben de bilmiyorum. Dalgıcı olduğum fikirler içi kof hissettiriyor. Birden açık olan gözümü açıyorum. Sonra odamdaki nesnelere bakıyorum, kendime bakıyorum. Yine o eksiklik buralarda da var. Bilgisayarın başında kendimin kaçışı olan en ağır yazıları okuyorum. Saatler geçiyor sonra içim başka bir şey istiyor. "Başka" ne bilmiyorum."
Kimbilir çocukluğumuz nerededir? Arkasına saklandığımız ağaç, oynadığımız boş arsa, yıkandığımız taşlık, nerededir? Kimbilir posbıyıklı Arnavut macuncu, göçmenin ilk karısı ne olmuştur, ne haldedir? Ah, bunlar bilinmez! Ne kadar izlesek kaybolur, yarım kalır. Gidenler nerededir, kimlerledir, bilinmez. Tarihler geçer, yüzümüze çizgiler dolar, sırtımız ısınmak bilmez, yıllar geçer, aşklar nerdedir, bilinmez.
Kimin kim olduğuna önem veren bu dünyanın kimseye önem vermemesi üzerine düşünmeye başladığımız anda her şeyin altüst olacağını bildiğimizden olsa gerek, hiçbirimiz gerçekten kim olduğumuzun peşine düşmüyoruz. Sadece hayalî bir tanrının kulu olduğunu sanmak yetiyor insana.
Peki o tanrı kim?