Amin Maalouf'un Ölümcül Kimlikler eseri, sayfa sayısının azlığına aldanıp bir çırpıda yutulacak bir metin değil; aksine insanın ve toplumun en hassas sinir uçlarına vurulmuş sosyolojik bir neşter. Bu kitabı okumayı düşünenlere baştan o kritik teşhisi koymak zorundayım: Karşımızda oldukça ağır, sindire sindire okunması gereken, zihni yoran ama bir o kadar da ufuk açan yoğun bir felsefi metin var. Benim bu esere 7 puan vermemin sebebi de metnin bu ağır ve yer yer yorucu felsefi yoğunluğudur; yoksa yazarın bilhassa azınlıklar, mülteciler ve modernleşme üzerine koyduğu teşhisler kelimenin tam anlamıyla kusursuz.
Maalouf, eserde kimliği mekanik ve basit bir yapı olarak değil, canlı bir organizma, bir sinir sistemi gibi ele alıyor. Yazarın "Kimlik bir 'yamalı bohça' değildir... tek bir aidiyete dokunulmaya görsün, sarsılan bütün bir kişilik olacaktır" tespiti, insanın o karmaşık anatomisini çok iyi özetliyor. Özellikle günümüzdeki azınlık ve mülteci krizlerini düşündüğümüzde yazarın şu tespiti çok sarsıcı bir gerçeğe dönüşüyor: "Dilinizin küçümsendiğini... hissederseniz, farklılığınızın işaretlerini abartılı bir gösterişle sergileyerek tepki verirsiniz." Yani bir toplumda hor görülen, dışlanan bir aidiyet, tıpkı vücudun bir enfeksiyona karşı ateşini yükseltmesi gibi amansız bir savunma mekanizmasına geçip fanatikleşiyor.
Kitabın Doğu'nun modernleşme buhranına vurduğu neşter de bir o kadar derin ve kanatıcı. Batı için organik bir büyüme olan modernleşmenin, bizim coğrafyamızda neden bir travma yarattığını "Araplar, Yahudiler ya da Türkler için modernleşme, sürekli olarak kendilerinden bir parçanın terk edilmesi anlamına geldi" diyerek çok net açıklıyor. Bu kültürel uzuv kaybı (amputasyon) hissi, doğal olarak toplumun zihninde kapanmaz yaralar açıyor. Güvensizlik ve kriz