Kıssadan hisse 1000kitap'ın bütün okurları birleşince...
En kalabalık ve en renkli toplantılarımızdan birini yapmış olmamızın keyfini yaşadık. Bunun nedeni pek tabii ki Yaşar Kemal kalitesiydi.
İzmir'den, Bursa'dan, Kocaeli'den ve İstanbul'dan bambaşka renklerdeki insanların, yepyeni yüzlerin toplantımızda ilk kez bir araya toplanmış olması aslında Yaşar Kemal'in de bütün insanları etnik bir farklılık olmaksızın tek çatı altında toplaması gibiydi. Sait Faik dememiş miydi zaten Yaşar Kemal için :
“Türklerin en Kürt'ü, Kürtlerin en Türk'ü” diye?
Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca ile diktatör olan filler sultanının hüküm sürdüğü bir iktidar sistemine ve entelektüel, aydın kesim olan kırmızı sakallı topal karınca önderliğindeki kırmızı sakallı karıncalara, iç savaş çıkartmaya çalışan sarıcaların distopyasına konuk olduk. Masal, distopya, çocuk kitabı, roman... Pek çok tür atılmıştı ortaya fakat Yaşar Kemal'in bu tezlerin hepsini yıkan bir antitezi vardı :
"Çocuklar için ayrı ağaç, ayrı deniz, ayrı gökyüzü yapmamış doğa. Çocuklar bunlardan kendilerince ayrı anlam çıkarıyorlar. Doğa, herkesin kendi dünyasına, herkesin kendi kişiliğince giriyor. İşte bu yüzden köylüler için başka roman, kentliler için başka roman, işçiler, aydınlar, çocuklar için başka roman olmaz. Çocuklar için ayrı bir edebiyat yoktur."
Özgürlük düşmanı ve zalim fillerin uyguladığı sömürünün akla bile getirilmesinin engellendiği, 24 saat düşünce propagandası yapan borazanların Nazilerin yaptığı medya propagandalarını hatırlattığı, Orwell'ın 1984 ve Hayvan Çiftliği ile olan benzerliklerini, distopyaların içinde tanımlanan Foucault'un panoptikon kavramının Filler Sultanı'nın sarayını anımsattığı,
Nasıl başlasam Sadık Hidayet'i anlatmaya bilmiyorum. Bu mümkün mü, ondan da emin değilim ancak bir şeyler söylemeden de geçersem içim rahat etmeyecek. İran'ın Avrupai anlamda ilk modern öykücüsü Hidayet. 1903 yılında geldiği dünya, onun gençleştiren, büyüten zamanlarda tam bir savaş meydanına dönüyor. O zamanın görece aristokrat bir ailesine mensup olduğundan Avrupa'ya gidiyor mühendislik okumaya, okulunu bitirmeden dile ve edebiyata olan ilgisinin daha kuvvetli olduğuna yarar verip bırakıyor yarıda. Edebiyatla iyice haşır neşir oluyor bu dönemde; öyküler yazmaya, dergiler yayımlamaya başlıyor çevresiyle. Zamanı geldi Tahran'a döndü, zamanı geldi Hindistan'a gitti. Sanskritçe'yi ve Buda'yı öğrendi. Memurluk ve tercümanlık yaptı. Doğu'nun Camus'ü dediler ona. Camus gibi Hidayet de azıcık roman yazdı. Bir sürü de öykü bıraktı kendinden geriye. Sonra 1951'in nisan ayında kıydı canına. Paris'te yaşamaya başladığı bunalımların sonuncusundan kendini havagazına boğarak kurtuldu.
Ben, Kör Baykuş'un kısa ve buhranlı, keskin ve ağır atmosferiyle girdim Hidayet'in hayal dünyasına. Cesur ve gerçeklikle bir cambaz gibi oynayan bir romandı. Daha ilk satırlarıyla zaten melankoliye yatkın iç dünyamı direkt çekmişti kendine. Ancak Hacı Aga'yla anladım ki, bu kitap onun kalemini tanımak için daha doğru, daha yerinde bir seçim olurmuş. Zamanı daha lineer, anlattıkları daha reel bu kitapta.
Hidayet, Hacı Aga'da "şark kurnazı"denilen stereotipi çok yerinde bir hicivle, en kaba tabiriyle, dövüyor sözleriyle. Bir günde geçiyor 100 sayfa. Ve Hacı Aga'nın geleni gideni bitmek bilmiyor bir türlü, bir de fıtık derdi var ki aman aman. Dediğim gibi bir olay da yok, taşlığında taşlığında geçiyor Aga'nın her şey. Oda tiyatrosu tadında. Yazar eleştirdiği zihniyeti siyasete de bulaşan Aga'nın
"Nietzsche düşünürün bir şekilde şair olduğunu, Hölderlin de şairin bir şekilde düşünür olduğunu söylemekte bir yerde haklıdır, şiir yaratmak ile düşünmek birbiriyle eşsiz ve harika bir şekilde bağıntılı - hatta belki de birleşiktir."