Todori, tezgahın az ilerisindeki boş masaya oturmuş, çenesi elinde, hafifçe kamburlaşmış, dışarıya bakıyordu; bıkma ve yorulma bilmeden dışarıya bakıyordu.
Gece yarısına doğruydu, rıhtım boyunda, elektrik fenerinin altında barbut oynıyan numarasız hamallardan başka kimseler yoktu. Çok hafif bir rüzgârın estiği, sis dalgalarının geçişinden anlaşılıyordu. Ve sis, ışıkları bütün zerrelerine sindirmişti: Böylece insan, sokak fenerlerini bir tabloda gördüğünü zannediyordu. Şehir, boğuk uğultusuyla Martı için, ancak bir mazi kadar, fakat istenmeden hatırlanmış, hatırasının devamı istenmeyen bir mazi kadar vardı.
Ve ilerden bir vapur sireni, basık ve dost sesiyle, asırlar boyu aralıklarla, fakat asla vazgeçmeden onu bir masal yolculuğuna çağırıyordu.
Bu saat Martı'nın gerindiği, kanat vurup uçmak istediği saattir: Rıhtıma bakan camları, turuncu renkli, iri gözlere benzer. Bu saatte, bu turuncu renkli, iri gözlerde medarlar, kutuplar belirir, okyanuslar, dağ silsileleri, şehirler belirir, kısacası yedi iklim ve beş ırk, her türlü terkipleriyle, ömre hükmeden birer daŭssıla halinde belirir.
Bu saat Martı'nın gerindiği, kanat vurup uçmak istediği saattir, fakat Martı kanat vurup uçamaz ki, Martı gidemez ki...
O, işte hep böyle, buraya ve bu daima sızlayan daűssılaya mahkûm, turuncu renkli, iri gözleriyle, boş rıhtımda hazin bir sükûnetle akan, kaynaşan sis dalgalarına bakar durur.
Ve ileriden, sislerin ardından bir vapur sireni, basık ve dost sesiyle, asırlar boyu aralıklarla, fakat asla vazgeçmeden onu bir masal yolculuğuna çağırır.
Martı gidemez, Martı buradan ayrılamaz, ayrılamaz işte...
Todori... İçkisini, bir mersiyeyi hatırlamak ister gibi içen yaşlı adam. Başı, tezgaha yayılı kollarının arasında gömülü duran ve artık içmeyen delikanlı!
**Martı buradan