“Öyle zehirli, öyle ikiyüzlü bir zamana denk geldik ki; insanın en temel ihtiyacına ulaşması bile artık bir imkansızlık senaryosu. Sistemin yarattığı bu görgüsüzlük sarmalında bir ürünün kumaşı, emeği ya da kalitesi tamamen hükmünü yitirdi; geriye sadece ekranlardaki köpürtülmüş sahte algıların bedeli kaldı. Bir dizi popülerliğiyle uçurulan etiketler, pazar malı vasatlığındaki işlerin lüks diye yutturulması, adeta toplumun aklıyla alay etmek. İşin en trajik boyutu ise insanlığın içine itildiği o çaresiz köşe... Sırf hayatta kalabilmek, üstüne düzgün bir şey giyebilmek için bile kitleler deli gibi borçlanıyor; ömürlerini ve emeklerini bu parıltılı yalanlar uğruna ipotek ediyorlar. Vitrinden geri kalmamak, başkalarına zengin görünmek adına girilen o taksit bataklığı, toplumsal bir cinnetten başka bir şey değil. Zekanın, karakterin ve dürüstlüğün parayla ölçüldüğü, cehaletin ise ne kadar çok bağırırsa o kadar değer gördüğü bu çağda, asıl sefalet zihinlerde başlamış. Bu yapaylık, bu yüzsüzlük tahammül edilecek gibi değil. Çürümenin alkışlandığı, arsızlığın ise itibar gördüğü bu kokuşmuş panayırda; ruhunu tezgaha çıkarmayan o son düzgün insanlar, meydanı bu kalabalığa bırakıp kendi yalnızlıklarına gömüldüler. Sosyal medyanın o sahte pazarını kapatıp kendi sessizliğimize sığınmak artık bir lüks değil; bu deliliğin ortasında ruh sağlığını ve öz saygıyı koruyabilmek için verilmiş mecburi bir savaş çünkü. Ne acı ki; gerçeğin ve samimiyetin her gün biraz daha eksildiği, her kutsalın 'para ve imaj' uğruna feda edildiği kapkaranlık bir devrin şahitleriyiz."
Dini Konularda Kendini Kandırmanın 40 Yolu
Dini yükümlülüklerini yerine getirmemek için hem kendini, hem de çevresini kandırmada her türlü kurnazlığa aklı eren ama Allah'ın apaçık emir ve delilleri karşısında kör, sağır ve dilsiz kesilen insan. Allah'ın tüm uyarılarına rağmen şeytanın adımlarını izleyen, kendisini Allah'a beğendirmesi gerekirken Allah'tan başka herkese kendini beğendirme derdine düşen insan. Zaten bir gün kaçınılmaz olarak yüzleşeceğimiz hatalarımızla hemen yüzleşmek varken bunu ertelemek neden ve nereye kadar? 1- Benim Kalbim Temiz "Benim kalbim temiz" ifadesi sıklıkla karşılaştığımız bir cümledir. Hatta bu durum öyle boyutlardadır ki neredeyse kalbi temiz olmayan tek bir kişinin bile var olmadığını düşünebilirsiniz. Şüphesiz insan için en tehlikeli olanı, kalbinin temiz olduğu iddiasıyla dini buyrukları dikkate almamasıdır. Bunun için ileri sürülen bahaneler genellikle "Ben namaz kılmam, oruç tutmam, ama kalbim temiz" şeklindeki yaklaşımlarla ibadetleri önemsizleştirme ya da dinin tüm emir ve yasaklarını "Allah'ın insanlardan istediği temiz bir kalbe sahip olmaları değil mi?" şeklindeki kişisel anlayış ve yorumlara dönüştürmekle gösterir kendini. Öyle kişilerdir ki onlar, günahın büyüklerinden ve iğrençliklerden çekinip kaçınırlar. Bazı küçük sürçmeler hariç. Hiç kuşkusuz, senin Rabbin affı geniş olandır. Sizi en iyi bilen O'dur: 'Hem sizi topraktan oluşturduğu zaman, hem de annelerinizin karınlarında ceninler halinde bulunduğunuz zaman. O halde kendi kendinizi temize çıkarmayın; kimin sakındığını en iyi bilen O'dur.' Ayette de dikkat çekildiği gibi kimse kendini temize çıkartmaya çalışmamalıdır. 2- Dinlerin Özü İyiliktir İnsanı gaflete düşüren ve kendini kandırmasına sebep olan bir diğer yanılgı ise, kalp temizliği iddiasına benzer şekilde tarih boyunca gelen tüm dini buyrukların iyiliğe
Hayat ve İnsan
Reklam
Beni bu zamana benzetemediler. Ne hızlarına yetiştim ne yalanlarına secde ettim. Aşkımı modernliğe kurban vermedim, kalbimi güncel kılmadım. Bir tek sana karşı çağ dışı kaldım bilerek. Bu zamanla arama kan girdi, takvimler üstüme kapandı. Bir çağın içine doğdum ve ilk öğrendiğim şey kirlenmenin adabı oldu. Sevmenin bedeli ağırlaştı burada, insan kalmak neredeyse yasak. Bakışlarımda eskiden kalan bir ışık vardı onu da susturdular “fazla inanıyorsun” diyerek. İnandım. Ama bu inanç minare gölgesinde büyümedi. İnandım sana, çünkü Tanrı’dan sonra en büyük sınav insana katlanmaktı. Bir gölge dolandı içime,
Şiir
KEYNESYEN PARADİGMA ve UZLAŞI...
BİRİNCİ PERDE: Keynesyen Uzlaşı ve "Sıkıcı" Güvenlik (1945–1970) Bu hikâyenin köklerini anlamak için, II. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasına dönmemiz gerekir. Dünya, faşizmin yıkımı ve komünizmin yükselişi arasında sıkışmışken, Batı kapitalizmi kendi varlığını sürdürebilmek için tarihî bir uzlaşıya gitmek zorunda kalmıştır. Sermayenin sınırsız hürriyeti (Liberalis) ile halkın talepleri (Demokratos) arasında, sistemin patlamasını önleyecek bir emniyet sübabı geliştirildi. Bu düzenin mimarı John Maynard Keynes'tir. Keynesyen paradigma, finansal sermaye ile reel ekonomi arasındaki gerilimi "borç" üzerinden değil, "yeniden bölüşüm" üzerinden çözmeyi önermiştir. Devlet, piyasaya müdahale ederek tam istihdamı sağlamış, sendikal hakları tanımış ve refahı tabana yaymıştır. Bu, sermayenin kârından bir miktar feragat ederek güvenliğini satın aldığı bir "sus payı" düzeniydi. Hem ABD’deki "New Deal" hem de Avrupa’daki "Ren Kapitalizmi", bu uzlaşının ürünleridir. İdeolojik kamplar farklı görünse de yöntem benzerdir; hatta Sovyetler Birliği bile, yeniden bölüşümü eksik bırakan "devlet kapitalisti" bir Keynesyen model olarak okunabilir. **Ancak bu güvenlik arayışının bir bedeli vardı: Ruhun çoraklaşması. Bu dönemde (1945-1970), ideal insan tipi, maceradan uzak, risk almayan, sabah 9 akşam 5 çalışan "uyumlu vatandaş"tır. İster ABD’nin banliyölerinde yaşayan orta sınıf olsun, ister Avrupa’nın sosyal demokrat işçileri, hatta Sovyetler’in yoldaşları... Hepsi, konformist, itaatkâr ve sistemle çatışmayan bireyler olmaya zorlanmıştır. Bu sistem, bireyi "itaatkâr ve tüketici bir yurttaş" kalıbına dökmüştür. İnsanın enerjisi, mesai saatleri ve taksit ödemeleri arasına sıkıştırılmıştır. Felsefi anlamda "kendini gerçekleştirme" (pozitif özgürlük) rafa kaldırılmış, yerine "devletin karışmadığı
Neoliberalizm
Dini Konularda Kendini Kandırmanın 40 Yolu
Dini Konularda Kendini Kandırmanın 40 Yolu Dini yükümlülüklerini yerine getirmemek için hem kendini, hem de çevresini kandırmada her türlü kurnazlığa aklı eren ama Allah'ın apaçık emir ve delilleri karşısında kör, sağır ve dilsiz kesilen insan. Allah'ın tüm uyarılarına rağmen şeytanın adımlarını izleyen, kendisini Allah'a beğendirmesi gerekirken Allah'tan başka herkese kendini beğendirme derdine düşen insan. Zaten bir gün kaçınılmaz olarak yüzleşeceğimiz hatalarımızla hemen yüzleşmek varken bunu ertelemek neden ve nereye kadar? 1- BENİM KALBİM TEMİZ "Benim kalbim temiz" ifadesi sıklıkla karşılaştığımız bir cümledir. Hatta bu durum öyle boyutlardadır ki neredeyse kalbi temiz olmayan tek bir kişinin bile var olmadığını düşünebilirsiniz. Şüphesiz insan için en tehlikeli olanı, kalbinin temiz olduğu iddiasıyla dini buyrukları dikkate almamasıdır. Bunun için ileri sürülen bahaneler genellikle "Ben namaz kılmam, oruç tutmam, ama kalbim temiz" şeklindeki yaklaşımlarla ibadetleri önemsizleştirme ya da dinin tüm emir ve yasaklarını "Allah'ın insanlardan istediği temiz bir kalbe sahip olmaları değil mi?" şeklindeki kişisel anlayış ve yorumlara dönüştürmekle gösterir kendini. Öyle kişilerdir ki onlar, günahın büyüklerinden ve iğrençliklerden çekinip kaçınırlar. Bazı küçük sürçmeler hariç. Hiç kuşkusuz, senin Rabbin affı geniş olandır. Sizi en iyi bilen O'dur: 'Hem sizi topraktan oluşturduğu zaman, hem de annelerinizin karınlarında ceninler halinde bulunduğunuz zaman. O halde kendi kendinizi temize çıkarmayın; kimin sakındığını en iyi bilen O'dur.' Ayette de dikkat çekildiği gibi kimse kendini temize çıkartmaya çalışmamalıdır. 2- DİNLERİN ÖZÜ İYİLİKTİR İnsanı gaflete düşüren ve kendini kandırmasına sebep olan bir diğer yanılgı ise, kalp temizliği iddiasına benzer şekilde tarih
Din
Edebi fikir sitesi
15 Maddede Cemil Meriç 1. “Kimim ben? Hayatını, Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi” ifadesiyle sürekli kendini arayan Hüseyin Cemil Meriç’in babası tarafından Kur’an-ı Kerim’e düşülen doğum tarihi 12 Kanunievvel 1332 yani 12 Aralık 1916. Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde dünyaya gelmiştir. Babası Mahmut Niyazi Bey, annesi Zeynep Ziynet Hanım’dır. Cemil Meriç’in “kim” olduğu sorusu aslında kendisinin de yoğun şekilde durduğu konuların başında gelmektedir. Sürekli bir arayış içerisinde kendini bulmaya çalışan entelektüel bir derviştir Cemil Meriç. 24.01.1963 tarihli bir yazısında şunu aktarır. Yaşı 47’dir: “Yirmi dört yıl önce mahkemede Marksist olduğumu haykırmıştım. Ümitsizlikten doğan bir isyandı bu. Bir nevi meydan okuyuş, yalnızlık içinde bir şey olmak ihtiyacı. Yılları zilletler içinde geçen kâh Türk kâh şehirli olduğu için horlanan göçmen çocuğu bir yere tutunmak, bir camiaya bağlanmak istiyordu. Sınıf yoktu. Dünyada başka milletler olduğunu dahi bilmiyordu. Ama kucağında yaşadığı topluma yabancıydı. O, şehirden gelmişti. Konuşması da giyinmesi de farklıydı. Yalnız yaşadı, bir cüzzamlı gibi. Oynamadı, çocuk olmadı, içine ve kitaplara kapandı. Sonra lise yılları… yine yalnız yine yabancı. Açlık, midenin, etin ve ruhun açlığı. Hayalindeki dünyalar birer birer yıkıldı.” 2. Dücane Cündiooğlu, “Bir Mabed Bekçisi Cemil Meriç” eserini yazma hikâyesini şöyle aktarır: “Paris’in fevkalâde soğuk geçen 2005 kışında kapanıp kaldığım 20 metrekarelik küçük stüdyoda, şayet oda arkadaşımın kütüphanesinde bulabildiğim birkaç Fransız romanıyla ısınmak durumunda kalmasaydım, şu an elinizde tuttuğunuz bu kitap hiç kuşkusuz ki yazılmış olmayacaktı. Mart 2006’da İstanbul’a döndüğümde bilhassa Balzac’a ait ne kadar roman varsa teker teker kitapçılardan toplayıp
Reklam