Bu devrin bedeli
Özgürlük, bağımsızlık ve bencillikle dolu bu devirde doğmanın bedelini yalnızlıkla ödüyoruz.
Sayfa 48·Kitabı okudu
Hayata Dair
Türk Ulusu ve Kültürünü Yaşatan Dilidir Son çeyrek yüzyılda siyasi bir din müslümanlık adı altında şahsi olarak gördüğüm zulüm dilimiz Türkçe'nin ve dinimiz İslam'ın kültür emperyalizmi ile yok edilmesi çabaları karşısında adeta bir direniş örneği oldum. Türklerin sevgi dini İslam olup Ortadoğu da giydirilmiş müslüman adlı siyasi korku dini ile bir ilgisi yoktur. Arap coğrafyasında muaviye ve yezit tarafında emevi ve Abbasiler zamanında siyasi bir sömürge dini haline gelmiştir. Hz Muhammed ehli beyt soy Türk olup Hz Ali de aynı şekilde aynı soydan Türk'tür. Arap kültürünün bizim kültür ile ilgisi yoktur. Yavuz Sultan Selim'in halifeliği İstanbul'a getirmesi sonrası Devleti Ali'ye Türk kültürü yönetim özelliğini kaybeder. O gün bugündür bizans kanlı zulümlere Anadolu Türk insanı maruz kalır. Batıda sapkın evanjelist tarikatı zihniyeti bu anlamda muhteşem Süleyman denen padişahı ataları olarak görür. Son çeyrek yüzyılda siyasi dincilik bu anlamda dinin tamamen din olmaktan çıkmasına sebep olmakla birlikte olumlu yönü Türk dili ve İslam dini nedir bunu aracılığımla engellere rağmen Türk uykusuna öğretmeye çalıştım. Din tebliğ etmek isteyenler bile türedi. 2071 hedefi bizans zulmü halifeliği yeniden geri getirmek olduğunu son dört beş ayda herkes olmasa bile çoğu insan öğrendi. Müslüman adı altında bir soygun ideoloji Ortadoğu ve batının Anadolu ve Asya'nın hristiyan evanjelist yapılması projesi olup bunu önledik. Bu sapkın mesih mehdi ve deccal yalan dinlerin gerçek yüzünü ortaya tufan töz düşünce frekans bir güçle insanlığa yeni bir sevgi bağını yine biz Türkler ortaya çıkardık. Evanjelist planların işbirlikçileri beni bu anlamda büyük turp adı altında paketleyip Amerika'ya vermek istediler. Mesih elimizde demek için ilmi sır tufan güç ile niyet okur sır
Alıntı
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Para Misyoner Ekopolitik Kanlı Soygunlara Karşı Etik Liyakat Devrim Süreçleri Mustafa Kemal'in yaşadığı bir baskıcı zulüm ile bu konuyu geniş bir açıdan değerlendirmeye gayret edeceğim. Mustafa Kemal 24 yaşında kurmay yüzbaşı iken 1905 yılında bazı özgürlükçü düşünce ve eylemleri hükümetçe duyularak Yıldız Sarayında sorguya çekilir ve hapsedilir. Sorgu sonrasında yumruklarını sıkarak diyor ki; Saraylarını, azametlerini, taç ve tahtlarını başlarına yıkacağım demiştir. 1923 tarihinde Cumhuriyet ilan etti. Kurtuluş savaşını yönetti ve devrimi tamamladı. Saray ve sultan zulmü son buldu. 1938 sonrası başlayan emperyal parmaklı ihanet süreci 1950-2025 yılları yeniden ortaçağ baskıcı sultan rejimini Türk ulusunun yok edilmesi projesi ile sahneye kondu. Tufan yaşama sebebi oldu. 12 Eylül 1980 tarihinde Ardahan ili Çıldır ilçesi Suhara köyünde on yaşlarında bir çocuk asker sevgisi ile darbe sabahı evin önünde bulunan askerlere koştum yaklaşma vururum dedi Türk askeri. İçimden aynen bu silahın arkasında kimler varsa bulup hepsinden bizim silahımızı bizim askerimizin ile bize karşı kullananlara bunun hesabını soracağım diye içimden kendime söz verdim. Detayları daha önce ki yazılarda yazdım. Sonuçta 12 Eylül 2012 tarihinde aynı tarihte o silahın arkasında ki sermaye bu sefer kendi ayaklarına kurşunu sıktı ve tufan töz evren düşünce frekans gücü ile devrim başladı ve bugün tamamlanıyor. Saraylar, sultanlar ve kraldan çok kralcılar denen soytarı veya dalkavukluk konusunu da bu vesile ile detaylı yazmak istiyorum. Öteki alem nebbaşlar (ölü soyucu) 12 Eylül kanlı soygun zulmü ile diri diri insan yemeye başladılar! En büyük sorunlarımızdan bir tanesi politik soytarılık veya dalkavukluk. Her toplumu dalkavukluk anlayışı çürütür. Devri sabık üretmeyen toplumlar dalkavuk
Alıntı
Mondros Mütarekesi ile silahlar susar, kalemler konuşmaya başlar. İstanbul Hükümetinin zafer olarak tanıttığı mütarekenin aslında bir teslimiyet sözleşmesi olduğunun anlaşılması, düşman donanmasına bağlı 60'tan fazla geminin Boğaza demirlemesi, özellikle İzmir'in işgalinden sonra artık İstanbul'dan umutlarını kesen vatanperverler kendi seslerini yükseltmeye başlarlar. 22 Mayıs 1919'da Balıkesir'de Doğrusöz Gazetesi yayınlanur. Onu yine Balıkesir'de neşredilen İzmir'e Doğru Gazetesi ile Kastamonu'da yayınlanan Açıksöz takip eder. Daha sonra Nazilli'de Aydınili, Bursa'da Gündüz, Adana'da Yeni Adana gazeteleri mücadekeye atılırlar. Konya'da Öğüt, Amasya'da Emel, Erzurum'da Albayrak, Edirne'de Ahali, Antep'te Antep Haberleri, Trabzon'da İstikbal, Giresun'da Işık, Samsun'da Ahali, Antalya'da Anadolu, Elazığ'da Satvet-i Milliye ile Sivas'ta İrade-i Milliye ve Atatürk'ün Ankara'da çıkardığı Hakimiyet-i Milliye gazeteleri Kuva-yı Milliye'ye destek vermek maksadıyla yayına başlarlar. Bu gazetelerin istisnasız hepsi, fevkalâde kıt mâlî imkânlar ve ilkel şartlar altında, sahiplerinin büyük fedakârlıkları sayesinde çıkarılan gazetelerdir. Buna rağmen hem düşman propagandasına cevap verilmiş, hem de halkın moralini yüksek tutarak onların millî mücadeleye katılmasını sağlamaya çalışmışlardır. Genellikle aralarında Türk evlâdına pek rastlanmayan Hürriyet ve İtilâf Partisi mensupları ve İngiliz Muhipleri Cemiyeti üyeleri tarafından çıkarılan bazı gazeteler düşmanla işbirliği yapmış, işgal kuvvetleri tarafından da desteklenmişlerdir. Balıkesir'de İrşat, işgal altındaki Bursa'da yayınlanmaya başlayan İntibah, Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından bir gün sonra Adana'da faaliyete geçen Ferda, işgal Adana'sında neşredilen Adana Postası, Kastamonu'daki Zafer ve Mudurnu'daki Kürsi-i Millet
Sayfa 385 - Bilgeoğuz Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Kutsal Kaygı
Galileo dünyanın döndüğünü söylemeye hazırlanırken kaygı yaşıyordu. Çünkü devrin insanları bu bilgiye hazır değildi. O, kaygıyı yararak ilerledi ve görüşlerini açıkladı. Bunun bir bedeli oldu. Hapse atılmakla tehdit edildi. “Atın” dedi, “Fark etmez. Her hâlükârda dünya dönmeye devam ediyor ne de olsa.” Freud cinsellikle ilgili fikirlerini bilim kuruluna sunmayı düşünürken kaygı yaşıyordu. Kaygıyı yararak ilerliyordu. Görüşlerini cesurca sundu. Bunun bedelleri oldu. Dalga geçtiler. “Bu adam peri masalı anlatıyor.” dediler. Kıkırdadılar. Ama o aldırmadı. Er ya da geç fikirlerinin değer göreceğinin farkındaydı. İdamla tehdit edildiğinde Sokrates şunu demişti: “Fikirlerimden vazgeçmeyeceğim, öldürecekseniz öldürün.” Bunu derken elbette kaygı yaşıyordu ama o inandığı yoldan vazgeçmektense ölmeyi tercih edecekti. Ve idama doğru giderken etrafındakilere şunu dedi: “Şimdi ben ölüme gidiyorum. Siz hayata. Hangimizin daha iyi bir yere gittiğini kimse bilmiyor.”
Sayfa 100·Kitabı okudu
Hüseyin Nihâl Atsız'ın hayat hikâyesini merak edip de, onun anılarını anlattığı kitabı eline alanlar, daha en başından öne çıkmak için hiçbir polemik fırsatını kaçırmayan bu eylem adamının, önce Sabahattin Ali sonra da 1944 Türkçülük-Turancılık davalarındaki tavrı ile nasıl bir kahraman çehresi kazandığını okuyacaklardır. Bununla beraber, aynı kişinin, kendisini “her devrin menkûbu” olarak sunduğunu da fark edeceklerdir. Buradan çıkan sonuç ise kendisi üzerine oynanan oyunlara – kendi ifadesiyle Haçlı Seferlerine- karşı dimdik ayakta duran, bu dünyanın varına yoğuna aldırmayan ve muarızlarına karşı her seferinde ön cepheden hücuma geçen bu ülkü adamının, bütün ömrünü, bedeli ne olursa olsun, mücadele için ve mücadele içinde geçirdiğidir. Bugüne kadar onun hakkında yazılmış biyografiler, söz konusu hikâyeyi derinleştirmekle birlikte çok da değiştirmemiştir. Dolayısıyla Nihâl Atsız'ı çalışmak çoğu zaman aynı patikadaki ayak izlerini takip etmekten fazlasını ifade etmemiştir. Ancak, yaşam kâğıt üzerinde durduğu gibi durmuyorsa ve farklı kaynaklara ulaşma şansımız varsa bu hikâyenin eldeki verilere hareketle, bütün bu girişimlerden farklı bir şekilde yazılabileceği de söylenebilir. Mesela, yüceltilmiş ülkücülüğü, gözünü budaktan sakınmayan polemikçiliği, şüpheci ve komplolara meyyal tavrı onu bir taraftan yükseltir ve bir dava adamına çevirirken diğer taraftan davasından pekâlâ uzaklaştırdığı da iddia edilebilirdi. Türklüğe hizmet olarak gördüğü keskin tavrı ve ideale olan derin tutkusunun, onu, bütün insanlardan nefret etme noktasına kadar vardırdığı da söylenebilirdi. Mahkeme kayıtlarında ve mektuplarında bu değerlendirmeleri görüp de kendisini ırkına adayan bir dava adamının, nasıl olurda “içeriden” olan herkesi nefretine konu ettiği sorgulanabilir, polemiklerinde kendi