• Robert Schnakenberg'in kaleme aldığı Büyük Yazarların Gizli Hayatları kitabında öyle hikayeler var ki; yıllardır hayranı olduğunuz yazarları tüm insani yönleriyle tanıyabilirsiniz.

    1.
    Edgar Allan Poe'nin ünlü şiiri ''Kuzgun''un ilham kaynağı aslında İngiliz yazar Charles Dickens'ın evcil hayvanı olan kuştu.

    Dickens'ın roman serisi_ Barnaby Rudge_'da bir karakter olarak da karşımıza çıkan bu kuşun acıklı ölümünün hikayesini Dickens'dan dinledikten sonra Poe şiirinde ona yer verdi. Zavallı kuş kapağı açık kalan boya şişesinden boya içtiği için ölmüştü.

    2.
    Brontë Kardeşler üç tarafı da mezarlıklarla çevrili bir evde yaşıyordu.

    3.
    Tolstoy kadınlarla yaşadığı cinsel maceraları kaleme aldığı günceyi düğün gecesinde yeni eşi Sonya'ya okutacak kadar dürüsttü.

    Ünlü yazar büyük bir ruhsal dönüşüm geçirdiği yaşlarda ise et yemeyi, alkolü, tütünü ve seksi bırakarak tutkularını denetim altına aldı.

    4.
    Louisa May Alcott tıbbi sebeplerle kullanmaya başladığı afyonun bağımlısı olmuştu.

    Küçük Kadınlar kitabının yazarı Alcott, çocukluk yıllarında ise önceki hayatında at olduğuna inanıyordu.

    5.
    Tüm zamanların en sevilen çocuk kitaplarından birini yazan Lewis Carroll matematik bölümü mezunu bir mucitti.

    Aralarında elektrikli tava ve üç tekerlekli bisikletin de bulunduğu bir çok buluşa imza atan Lewis Carroll matematik eğitimi aldı.

    Asıl adı Charles Lutwidge Dodgson olan Carroll, bir gemi yolculuğunda tanıştığı Alice adlı on yaşındaki kız ile vakit geçirmek için yarattığı öykülerin ardından_ Alice Harikalar Diyarında _adlı ünlü eserini ortaya koymuştu.

    Sistit,sıtma, bel ağrısı, egzama, romatizma, katarakt, diş ağrısı, uykusuzluk, larenjit, bronşit ve akciğer zarı iltihabı ise yaşadığı rahatsızlıklardan bazılarıydı.

    6.
    Mark Twain, bir defasında Kraliçe I. Elizabeth'in de yer aldığı bir seyirci grubunun karşısında gaz çıkarmakla ilgili uzun bir konuşma yaptı.

    Twain ayrıca tam bir kedi ve tütün severdi.

    7.
    Oscar Wilde, eşcinsel tacizi olarak adlandırılan nefret saldırılarının bilinen ilk mağdurlarından biriydi.

    Wilde okuldaki diğer erkeklerden biraz farklıydı. Spor aktivitelerinden çok odasını dekore etmekle uğraşıyordu. Anlatılanlara bakılırsa sınıf arkadaşları, gözü gibi baktığı odasını talan etmekle kalmayıp bir de onu zorla Cherwell Nehri'nin sularına batırmışlardı.

    Bir dönem nişanlı kaldığı Florence Balcombe'nin gelinliğiyle en ince ayrıntısına kadar ilgilenmişti.

    Gençlik yıllarında başına dert olan frengi hastalığı yüzünden yapılan cıva tedavisinden sonra dişleri kararmıştı. Çirkinliğe asla tahammülü olmayan Wilde ağzını daima eliyle kapatarak konuşurdu.

    8.
    Arthur Conan Doyle, dünyanın en ünlü dedektifine ilk olarak Sherringford Hope adını vermişti.

    Sherlock Holmes ismi ise daha sonradan müzisyen Alfred Sherlock ve hukukçu Oliver Wendell Holmes'un isminden ortaya çıktı.

    9.
    Jack London tam bir alkolikti, zil zurna sarhoş olup denize düşmüşlüğü bile vardı.

    10.
    Walt Whitman, Abraham Lincoln'den çok hoşlanıyor, Oscar Wilde ile flört ediyordu.

    Walt Whitman, Lincoln'e olan hayranlığını ona övgüler dizdiği yazılarla anlatıyordu. Oscar Wilde ise onun öpücüğünü hiç unutamadı, her fırsatta bunu dile getirmişti.

    Gönül işleri bir yana; Whitman beynini, incelenmek üzere Amerikan Antropometri Derneği'ne bağışlamıştı. Fakat dikkatsiz bir çalışan şairin beynini yere düşürdü ve dağılan organ çöpe atıldı.

    11.
    Virginia Woolf ressam kız kardeşinden ilham alıp, yazılarını ayakta yazmaya başladı.

    12.
    Charles Dickens'ın düzen takıntısı ve batıl inançları vardı.

    Dickens kendi istediği biçimde düzenlemediği bir odada yazı yazmazdı. Misafir olduğu evlerde ilk iş kendi odasını baştan yaratan, sürekli ortalığı toplayan ve durmadan saçlarını tarayan bir adamdı.

    Her şeye üç kere dokunmanın kendisine uğur getireceğine ve Cuma'nın şanslı gün olduğuna inanıyordu. Yüzünü Kuzey Kutbu'na dönmeden uyuması söz konusu bile değildi.

    Kimliği belirlenemeyen cesetlerin halka sergilendiği Paris Morgu'nda biraz fazla vakit geçirmesini ise ''iğrençliğin çekiciliği'' olarak tanımlamıştı.

    13.
    Tolkien horlaması ve kötü şoförlüğüyle ünlüydü

    14.
    James Joyce,sevgilisi Nora'ya içinde kamçılanma ve tokatlanma arzusunu da anlattığı birçok erotik mektup yazmıştır.

    Kamçılanmaktan hoşlanan Joyce'un en çok korktuğu 2 şey ise; köpekler ve gök gürültüsüydü.

    15.
    Franz Kafka sıkı bir vejetaryendi.

    Kafka zamanın modası olan nudist aktivitelere katılsa da mayosunu asla çıkarmadı.

    16.
    F. Scott Fitzgerald'ın ciddi bir ayak fetişi vardı ve çocukluğundan beri seks ile ayağı ilişkilendirirdi.

    İnsanların kendisini çorapsız görmesine ise asla izin vermiyordu.

    17.
    Ernest Hemingway şahsına gelen eleştirileri pek hoş karşılamazdı, bunu yapan bir eleştirmeni tutup yere devirmişliği de vardı.

    18.
    Agatha Christie, disgrafi denen bir öğrenme güçlüğünden dolayı yazı yazamıyordu ve bu yüzden tüm romanlarını dikte ettiriyordu.

    En ünlü romanlarından biri olan_ Doğu Ekspresinde Cinayet_ kitabını İstanbul'da yazan Christie'nin en sevmediği şeylerden bazıları; gürültü, kalabalık ve uzayan konuşmalardı.

    19.
    Jean-Paul Sartre uyuşturucu madde kullandığında gördüğü dev ıstakoz saldırısı halüsinasyonundan olsa gerek, deniz canlılarından hayatı boyunca korkmuştu.

    Günde iki paket sigara içecek kadar nikotin aşığıydı.

    20.
    Ayn Rand 70'li yılların popüler dizisi ''Charlie'nin Melekleri'' hayranlarından biriydi.

    21.
    William Burroughs eşini 'kaza sonucu' vurdu.

    Evlerinde ağırladıkları misafirleri eğlendirmek için, eşiyle yaptıkları William Tell gösterisinde, eşi Joan'ın başının üstüne koyduğu bardağı nişan alan Burroughs hedefi tutturamadı.

    22.
    J. D. Salinger, tıbbi yararlarından dolayı kendi idrarını içiyordu.

    Farklı alternatif tıp yöntemlerini hem kendi üstünde hem de aile fertlerinin üstünde uyguluyordu.

    23.
    Sylvia Plath 1944 yılında kendisine uygulanan bir IQ testine göre dahi seviyesindeki 166 puana sahipti.Oldukça zeki olsa da kocası Ted Hughes ile ilk tanıştıklarında o kadar heyecanlanmıştı ki onu yanağından ısırdı ve hatta yanağını kanattı.

    24.
    Jack Kerouac hayatı boyunca alkolikti, tercihi ise ucuz şaraplardı.

    25.
    Emily Dickinson o kadar insanlardan uzak ve münzeviydi ki, doktorunun yarı açık bir kapının ardından kendisini muayene etmesine izin vermişti.

    Dickinson inzivaya çekilmişti adeta toplumdan kaçıyordu. Onu görmeye gelen arkadaşlarına bile yüzünü göstermiyordu.

    Dickinson ve erkek kardeşinin eşi Susan Gilbert arasında ise karmaşık bir ilişki vardı; birbirlerine yazdıkları mektuplar aşk mektuplarını andırıyordu.
  • 1876 yılının Nisan ayında Panagürişte bölgesinde başlayan
    Bulgar isyanları bütün Orta Dağ bölgesine yayıldı. Bu
    dönemde bölgeye Rusya tarafından Kafkasya'daki yurtlarından
    zorla atılmış birçok Kafkasyalı ( Çerkez, Abaza, vs.) Müslüman
    yerleştirilmişti. Bulgarlarla gelen Müslüman halklar
    arasında karşılıklı katliamlar yaşandı. Osmanlılar bu isyanları
    kısa zamanda bastırdılar. Ancak Batı dünyasında Osmanlı
    Devleti'nin bu isyanları bastırması büyük eleştirilere neden
    oldu. Bulgarların uğradığı katliamlar tek taraflı olarak yansıtıldı.
    Müslümanların uğradığı katliamlar göz ardı edildi. Eski
    İngiltere başbakanı William Ewart Gladstone, bilim adamı
    Charles Darwin, yazar Oscar Wilde ve Victor Hugo, İtalyan
    siyasetçi Giuseppe Garibaldi gibi etkili kişiler Osmanlı Devleti
    aleyhinde tek taraflı yazılar yazarak, Avrupa'da Bulgarların
    lehinde bir kamuoyu oluşmasına neden oldular. Bunun
    üzerine İngiltere'nin öncülüğü ile İstanbul'da bir konferans
    toplanmasına karar verildi. 23 Aralık 1876'da Haliç
    Tersanesi'nde toplanan konferansa, İngiltere, Prusya, Rusya,
    Fransa ve Osmanlı Devleti katıldı. Toplantıda, Balkan topraklarının
    kendisinden alınacağını anlayan Osmanlı, konferansın
    1 . günü meşrutiyeti ilan etti. Meşrutiyete kavuşan
    Balkanlar'daki Hıristiyanlara yeterli güvence gelmişti. Ama
    Sırbistan ve Karadağ için bağımsızlık, Bulgaristan ve Bosna Hersek
    için özerklik kararı alınmıştı.
    Büyük devletler sefirlerini ve murahhaslarını geri çağırdılar
    ve İstanbul'da yalnız birer maslahatgüzar bıraktılar. Konferans
    29 gün sürdü.
  • 143 Kitap, 2 Çizgi Roman, 27 Dergi

    2020 de daha çok olması temennilerimle mutlu yıllar.

    1.Kuş Kapanı&Dönüşüm-Stefan Zweig
    2.Görünmez Koleksiyon...-Stefan Zweig
    3.Hayatın Mucizeleri-Stefan Zweig
    4.Kaçak&Sahaf Mendel-Stefan Zweig
    5.Tatlı Rüyalar-Alper Canıgüz
    6.İncir Kuşları-Sinan Akyüz
    7.Ayışığı Kedisi-Ayşım Okudan
    8.Ölüme Terk Edilenler-Jane Casey
    9.Ölülerin Konuşmasına İzin Ver-J. Casey
    10.Amarant-Rachel Wade
    11.Kanadı Kırık Melek'in Kanadına Takılanlar-Rukiye Türeyen
    12.Şölen-Platon
    13.Gelincikler Nejla Bilgin
    14.Bir Köpeğin Araştırmaları-F. Kafka
    15.Bülbülü Öldürmek-Harper Lee
    16.Kleopatra'nın Gölgeleri-Emily Holeman
    17.Gökyüzünde Ay Yeryüzünde Feray-Akif Namal
    18.Deniz Katedrali-Ildefonso Falcones
    19.Ejderha Elfleri I-Bernhard Hennen
    20.Ejderha Elfleri I-Bernhard Hennen
    21.Anne Beni Bekleme-Hidayet Karakuş
    22.Yakılmamış Öyküler-Franz Kafka
    23.İtiraf-İskender Pala
    24.Karanlıktan Sonra-Haruki Murakami
    25.Udumun Tellerinde Hep O Kadın Hıçkırır -Hanife Uzun
    26.Lady Lazarus-Gülseli İnal
    27.Virata ya da Ölümsüz Bir Kardeşin Gözleri-Stefan Zweig
    28.Ölümcül Çareler-Donna Leon
    29.Bir Gün Beni Ağlayacaksın-Tunç İlkman
    30.Hayvan Çiftliği- George Orwell
    31.Günlük-Andre Gide
    32.Serenad-Zülfü Livaneli
    33.Güz Yangını-Zekeriya Çavuşoğlu
    34.Altın Gözlü Kız-Balzac
    35.Ateşe Uçan Pervaneler-K. Çeşmecioğlu
    36.Gelibolu Günlükleri-Jonothan King
    37.Utopıa-Thomas More
    38.Bütün Şiirleri-Edgar Allen Poe
    39.Kör Baykuş-Sadık Hidayet
    40.Rotterdamlı Erasmus-Stefan Zweig
    41.Hükümdar-Machiavelli
    42.İçimizdeki Şeytan-Sabahattin Ali
    43.Sumerki-Dmitry Glukhovsky
    44.Binbir Gece Masalları-Antoine Galland
    45.Korkuhikayeleri
    46.Kurtlarla Koşan Kadınlar-C.P. Estes
    47.Ben Bir Gürgen Dalıyım-H.A. Toptaş
    48.Diriliş Neslinin Amentüsü-S. Karakoç
    49.Düş Yolcusu-Ian McEwan
    50.Feniçka-Lou A. Salome
    51.Gitanjali İlahiler-R. Tagore
    52.Üzgün Kediler Gazeli-@haydarergulen
    53.Dubrovski-Aleksandr Puşkin
    54.Kardinal Napellus-Gustav Meyrink
    55.Yeni Atlantis-Francis Bacon
    56.projekitap En İyi Dostum Sensin
    57.Sergüzeşt-Samipaşazade Sezai
    58.Kökler, Yollar ve Yitik Benler-S. Tamaro
    59.Yanılsamalar Meyhanesi-Bekir S. Sezer
    60.Gölgeli Öyküler-Mehmet Berk Yaltırık
    61.Atatürk'ün Soy Kütüğü Üzerine Bir Çalışma-Burhan Göksel
    62.Atatürk-İpek Çalışlar
    63.Kedi Kafası-Neil Somerville
    64.Kedi ve Ölüm-Erhan Bener
    65.1984-George Orwell
    66.Gençlik Güzel Şey-Herman Hesse
    67.Uzak diyarlar, gidilmez kentler-T.Erdem
    68.Altıncı Koğuş-Anton Çehov
    69.Geniş Zamanlar-Ayşe Kulin
    70.Amak-ı Hayal-Filibeli Ahmed Hilmi
    71.Kör Döğüşü-Aziz Nesin
    72.Stuttgart Cücesi-E. Mörike
    73.Jeremy Poldark-Winston Graham
    74.Konstantinopolis'in Romanı-
    Gilles Martin-Chauffier
    75.Ormandaki Canavar-Henry James
    76.Barış Çöreği-Fakir Baykurt
    77.Renkli Günler-Yves Simenon
    78.Ölü Canlar-Gogol
    79.Kardeşimin Hikayesi-Zülfü Livaneli
    80.Hippi-Paulo Coelho
    81.Istrancalı Abdülharis Paşa-
    Mehmet Berk Yaltırık
    82.Kahvenin Hikâyesi-Stewart Lee Allen
    83.İbrani Masalları-Çeviri Servin Sarıyer
    84.Avuçlarıma Sığmıyor Yıldıızlar-Cahit Sıtkı Tarancı
    85.Körlük-José Saramago
    86.Görmek-José Saramago
    87.Kahvehane Hikâyeleri İstanbul 1898-Allan Ramsay, Cyrus Adler
    88.Bir Siyah Saçlı Kadının Gezi Notları-Buket Uzuner
    89.Öteki Dünyaya Yolculuğumun Sahici Hikâyesi-Immanuel Kant
    90.Ahmaklık Üzerine-Robert Musil
    91.Vejetaryen Düşünceler-Voltaire
    92.Nasıl Yazıyorsam Öyleyimdir-Bilge Karasu
    93.Yağ ve Mermer-Stephanie Storey
    94.Matmazel Noraliya'nın Koltuğu-P. Safa
    95.Başbakan'ın Krallığı-Süreyya Evren
    96.Minka Abla-Panait Istrati
    97.Hayaller ve Yollar-Panait Istrati
    98.Baragan'ın Dikenleri-Panait Istrati
    99.Mustafa Kemal Atatürk'ün İlk Aşkı Manatırlı Eleni-İnan Çetin
    100.Gece Uçuşu-Antoine de Saint Exupéry
    101.Antigone-Sophokles
    102.Sakın Oraya Gitme-Yekta Kopan
    103.İki şiirin Arasında-Yekta Kopan
    104.Cahil Filozof-Voltaire
    105.Son Mektuplar-Vincent van Gogh
    106.Gevezeler ve Meraklılar-Plutarkhos
    107.Mağara- José Saramago
    108.Atlas- Jorge Luis Borges
    109.Aziyade-Pierre Loti
    110.İdealist Öğretmen-Grigoriy Petrov
    111.Kum Koleksiyonu-Italo Calvino
    112.Kervan-W. Hauff
    113.Romanlar Üzerine Düşünceler-
    Marquis de Sade
    114.Memurlar Memurlar-Aziz Nesin
    115.Ne Kitapsız Ne Kedisiz-Bilge Karasu
    116.Sevgi Duvarı-Can Yücel
    117.Başıboş Bir Yolculuktan Notlar-F. Pessoa
    118.Aziz İstanbul-Yahya Kemal Beyatlı
    119.Şiirin Kızkardeşi Öykü-Buket Uzuner
    120.Yabani Elmalar-H.D. Thoreau
    121.Bir Kapı Ya Açık Durmalı Ya Kapalı-A. de Musset
    122.Atatürk - Lord Kinross
    123.Atatürk'ün Kurduğu Kurumlar - Sami Çelik
    124.Aşkımız Eski Bir Roman - Ahmet Ümit
    125.İshak - Onat Kutlar
    126.Ademden Önce - Jack London
    127.Yaşlanmayı Bilmek - Cicero
    128.Bir Rehineye Mektup -
    Antoine de Saint-Exupéry
    129.Bir Kış Günü Öğleden Sonra-M. Duras
    130.Sevgili-Marguerite Duras
    131.Salon Köşelerinde-Saffeti Ziya
    132.Bir Gencin Dramı-Tolstoy
    133.Operadaki Hayalet-Gaston Leroux
    134.Ben, Kirke-Madeline Miller
    135.Yüzbaşının Kızı-Aleksandr Puşkin
    136.Bu Salı-Wolfgang Borchert
    137.Otobüsname-Fatma K. Barbarasoğlu
    138.Ateşten Gömlek-Halide Edip Adıvar
    139.Dünyanın Bütün Sabahları-
    Pascal Quignard
    140.Aşk Rüyası-Maksim Gorki
    141.Ninatta'nın Bileziği-Ahmet Ümit
    142.Agatha'nın Anahtarı-Ahmet Ümit
    143.Thérése Raquin-Emile Zola

    1-Maxi Zagor Sayı 9 ve 10
    2-Zagor Druidlerin Sırrı

    1_bavuldergi ocak 2019
    2_dergiot ocak 2019
    3_arkhedergisi 2017 özel sayı
    4_221bdergi ocak-şubat 2019
    5_lacivertdergi Ocak 2019
    6_sabitfikirdergisi Şubat 2019
    7_aktuelarkeoloji Ocak-Şubat 2019
    8_postoyku 27 Mart-Nisan 2019
    9_sabitfikirdergisi Mart 2019
    10_muhayyeldergi Mart 2019
    11_sabitfikirdergisi Nisan 2019
    12_aktuelarkeoloji Mart-Nisan 2019
    13_dergiot Nisan 2019
    14_muhayyeldergi Nisan 2019
    15_dergahdergisi Nisan 2019
    16_aktuelarkeoloji - Mart-Nisan 2019
    17_sabitfikirdergisi - Mayıs 2109
    18_aktuelarkeoloji Mayıs-Haziran sayısı
    19_muhayyeldergi 13
    20_dergiot Haziran sayısı
    21_Post Öykü Eylül-Ekim 2019
    22_Sabitfikir Ekim 2019
    23_Natioal Geographic Ekim 2019
    24_Bütün Dünya Ekim 2019
    25_sabitfikirdergisi sayı 105 - Kasım 2109
    26_bütündünyadergisi - Kasım 2019
    27_lacivertdergi - Kasım 2019
  • 631 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Merhaba dostlar. Geldik son kitaba. Öncelikle kısa konulardan başlayalım. İlk olarak muayenesi ve içki sorunu ele alınıyor. İleride Siroz teşhisi konulacak durumu az çok duymuşsunuzdur. Bunun evvelinde bir doktor muayenesi ile başlıyoruz kitabımıza. Ardından kısa kısa hikayelerle devam ediyoruz ilk başlarda. Bazen kendisi bir bölüme 150n sayfa ayırdığı için böyle 1-2 sayfalık kısa anılardan oluşan hikayeler görünce beni çok şaşırttığı için bu şaşkınlığım ilk paragraf önceliğim oldu resmen.
    Takvimler 1927 olduğunda Paşa bir gün şarkı dinlemeye gider. Bakar ki hep Arap şarkıları söyleniyor, ülke de bir Türk kültürü yerine Arap kültürü egemenliği var. Bakınca devlet dairesine kadar girmiş, devletin resmi dili olmuş artık. Dünyada ise çok kolay kullanılan bir dil var, Türkçe Ö,P,Ç gibi harfleri de kullanabilme imkanı sağlıyor. Şimdi bile bazı klavyelerin Türkçe karakterinin olmaması nedeniyle SIKILDIĞIMIZI bile belirtemediğimizi göz önüne almamızı istiyorum hep beraber. Paşa da o zaman ben bir harf devrimi yapabilir miyim düşüncesinde. O kafasına koyduysa yapar tabii ki. Ayrıca şu da bilinen bir gerçek ki ulusun %90’ı okuma-yazma bilmiyordur. Bu bilinen bir gerçektir çünkü 20. yüzyıl başı itibariyle yaşanılan savaşlar ve neredeyse sürekli savaşla geçen 30 yıl gibi bir zamandan sonra birçok erkek şehit olunca ve kadınların da o dönem şartlarında eğitimine fazla önem verilmediğinden bu oran düşüktür. Bunda kesinlikle bir kötüleme yapmıyorum, benim yaş grubum mutlaka hatırlayacaktır ki 2000’li yıllarda ilkokula giderken okul poşetlerimizde şöyle bir yazı vardı: HAYDİ KIZLAR OKULA. Söyleyeceklerim bu kadar.
    => 1 Kasım 1928 – Latin Harflerinin Kabulü

    Biz Türklerin en büyük yaşadığı tartışmalardan birini bilirsiniz. Nereden Geldik? Evet, bu bizim yaşantımızın büyük bir sorunu aslında. Bir boy olarak mı vardık, devletimiz hep var mıydı derken işin aslı ilk olarak nerede nasıl bir araya gelip bir topluluk kurduk, araştırdık? Ne eserler verdik, neler yazdık? Bulunan yazıtlarımızı, anıtlarımızı neden bizler değil de daha birkaç sene önce savaştığımız insanlar bunları araştırmaya kendilerini adamışken, bizler neden kendi öz tarihimizi araştırmıyor, neler olduğunu bilmiyorduk. İşte bu düşünceler ile birlikte bir şey yapılmaya karar verildi. Bununla beraber ileride iki kurum kurulacaktı.
    => 15 Nisan 1931 – Türk Tarih Kurumu Kuruldu
    => 12 Temmuz 1932 – Türk Dil Kurumu Kuruldu

    Bunların akabinden bir Sığırtmaç Mustafa meselemiz var. Diğerlerinin arasında bunu ayırma gereği gördüm. Fikriye Hanım’a yaptıkları yüzünden bir türlü kanımın ısınmadığı isimler arasında kız kardeşi Makbule Hanım, Makbule Atadan da bulunmaktadır. Yanlış anlaşılmasın, Mustafa Kemal’e bugün nasıl aşkla bakıyor, nasıl özlem duyuyorsak ben aynı şekilde Fikriye aşkına tutuldum. Kendisi telefonumun ekran resmidir. Söylemekten onur duyarım. Neyse, bu Sığırtmaç Mustafa, Mustafa Demir işte bu Makbule Atadan’ın daha sonradan manevi oğlu olacak, askeriyeye girecek, subay olarak çıkacaktır. Mustafa Kemal ile 11 yaşında karşılaştığı söylense de Paşa ile 8 yaşında karşılaştığı bilinmektedir. Özel ilgi görmüş ve bu ilginin karşılığını hem okuması ile hem asker kişiliği ile ödemeye çalışmıştır.
    => 16 Eylül 1929 – Sığırtmaç Mustafa ve Mustafa Kemal Karşılaşması

    Geleceğiz en can alıcı noktalardan birisine. İsmet İnönü diktatörlüğü ülkeyi kavurmaktadır. Köylü perişandır. Milletin efendisi sözü laftadır. Koskoca Mustafa Kemal, Dolmabahçe’de hapis hayatı yaşarken İsmet Bey rahatça takılmakta ve neyi nasıl istiyorsa öyle yaptırmaktadır. Paşa bu durumdan oldukça rahatsızdır. Bir ara konuştukları mecliste bir yoklama yapar, acaba Paris’ten Ali Fethi Bey’i geri mi getirsek de İsmet’e rakip yapsak diye. Aslında kimse net cevap veremez ama İsmet Bey’e karşı da öyle bir dolmuşlardır ki bunu hepsi benimser. Ali Fethi Bey de gelerek partiyi kurar aslında. Parti ikinci birçok parti denemesidir aslında. Başlıca ilkeler Cumhuriyetçilik ve Milliyetçilik olup yabancı sermayenin ülkeye girişini savunmak isteyen Sağ Merkezli bir partidir. Bu partiye küfür edenler dahi var ve bunu belirteyim Mustafa Kemal’in yakın arkadaşları ve güven duyduğu insanları bizzat teşvik ederek bu partiye soktuğu kayıtlarıyla beraber mevcuttur. Zaten CHP’li olup İsmet Paşa’ya karşı olan kim varsa partiye katılmış, katılmayanların beyanatlarında da tekrar bir İstiklal Mahkemesi kurulur da asılırız korkusu fark edilmiştir. Yani sözün özü bu parti eğer sonradan içine girenleri yönetebilseydi harika bir siyasi ortam oluşabilecekti ama nasip değilmiş ki gene olmadı.
    => 12 Ağustos 1930 – Serbest Cumhuriyet Fırkası Kuruluş
    => 17 Kasım 1930 – Serbest Cumhuriyet Fırkası Kapanış

    Mustafa Fehmi denildiğinde aklınıza ne geliyor? Eğer çıkaramadıysanız hemen şöyle belirteyim. Kubilay. Asteğmen olarak gösterilse de bir öğretmen ve bir yedek subay olduğunu özellikle belirterek başlayacağım. Bu yüce şehidimiz bizlere hakkını helal eder inşallah. Kendisine Mehdi diyen Derviş (!) Mehmet tarafından şehit edildiğinde Menemen’de olaylar büyümüştü. Ben Mehdiyim diyerek ortalığı bulandıran bir insan Şeyh Sait isyanı sonrası en büyük Cumhuriyet dönemi isyanını gerçekleştirmişti. 23 Aralık yani 2 gün öncesi de onun şehadet dönemidir. İsyanda bu Mehdi öldürülmüş, geri kalanlar ise idam ve yaşı küçük olanlar da çeşitli ağır cezalara çarptırılmışlardır.
    => 23 Aralık 1930 – Öğretmen Kubilay Şehit Edildi
    => 3 Şubat 1931 – Kubilay’ın Katilleri Asıldı

    Bu kitabı son kitap olmasından mı yoksa içeriğinin zenginliğinden mi daha bir benimsedim bilmiyorum. Şimdi sizi bir yolculuğa daha çıkarayım. Atatürk’ün manevi kızı Ülkü. Mutlaka Ata’yı araştıranlar bir yerlerde onu da görmüşlerdir. Hiç hikayesini merak ettiniz mi? Ben de burada okurken öğrendim ve çok da mutlu oldum. Valide Zübeyde Hanım, ahretliğim (evlat, evlatlık) diyerek Vasfiye adında bir kadını hiç yanından ayırmaz. Bu kız olgunluğa eriştiğinde biriyle evlenir. Evlendiği adam hem çalışmadığı gibi (karakterini s….m böylelerinin) hem de kadının ev işlerine giderek kazandığı parayı zorla elinden alıp harcamakta ve kadına işkence etmektedir. Bu kadın bir gün daha fazla dayanamaz ve Gazi Paşa’nın yanına gider. Önce yaver Cevat Abbas ile görüşür sonra Paşa da onun derdini öğrenir ve bu duruma çok üzülür. Vefat eden annemizi hatırlamıştır. Onu helal süt emmiş biriyle evlendirip rahat ettirmek ister ve bunu bulur. Çukluoğlu adındaki bir trenci. Bu iki güzel insanın bir sonraki yıl evlatları olacaktır. İşte bu güzel kız çocuğu, bizim ablamız Ülkü’dür. Hadi devam edelim, bunun gerisi yalanlayacak babayiğit varsa başım gözüm üstüne. Bu kızcağız sonradan elim bir trafik kazasında (!) hayatını kaybeden Ülkü Adatepe’den başkası değildir. 6 yaşına kadar Atatürk’ün yanında yaşadıktan sonra onun vefatıyla beraber ülkenin kendisine kaldığını sananların hegemonyasında 16 yaşında evlendirilmiş, Atatürk’ten kalan miras payı kendisinden Atatürk sonsuzluğa gittiğinde alınmış ve maddi imkansızlıklarla boğuşturulmuş bir insandı o. Yıllar geçse de ona yapılan düşmanlık, ona yapılan haset bitmeyecek, 2012 tarihinde saatlerce trafik kanununu hiçe sayan, ömründe özel şoförlük yapmamış bir kamyon şoförünün kullandığı 15 senelik bir hurda yığınının içinde elim bir kaza (!) sonucu vefat etmiştir. Ben yemedim, siz yer misiniz bilemem orasını artık. Hepinizin vicdanına kalmış.

    Geleceğiz Nakiye Hanım diye bilinen Nakiye Elgün’e. Nakiye Hanım’ın bir özelliği var dostlar. Ülkemizde Feminizmin ilk temsilcisi olarak bilinir. Özellikle kadınlara verilen seçim hakkı ve sonrasındaki vekilliğiyle tanınır. Tabi şimdi ki Feminist geçinenlerin bunu bir saygısızlık ve kendi yaptıkları saçmalıklara aracı kullanmalarını düşündüğümden her işin gerçeğini yapanları saygıyla anarım. Eğer birlik olacaksanız çocuk ölümlerinde, kadın ölümlerinde daha sert tedbirler alınmasını (idam, elektrik) örgütlemelerini isterim. Neyse.
    => 23 Mart 1954 – Nakiye Elgün Vefatı

    Geliyoruz en sevdiğim konuya. Cumhuriyet kurulmuş, yıl 1933 olmuş, Mustafa Kemal Paşa’nın son zamanları gelmiş, ağrıları artmış ve bu 10 yılı kutlamak için güzel bir iş yapmak istemektedir. Faruk Nafiz ve Behçet Kemal tarafından yazılmış Cemal Reşit Rey tarafından bestelenmiş bir marş gelir önüne. İki farklı beste vardır ve onların ki biraz daha kötü gibi durmaktadır aslında. Bir oyun yaparlar ve kendilerininkini en son balkonda dinletmek ve herkesi etkilemek istemişlerdir. Başarılı da olurlar, herkes etkilenir. O güzel marş böylelikle yazılmış olur ve kabul edilir. Bununla da yetmez, bir de nutuk verecektir Paşam. Verir de. Ankara Hipodromunda verilen bu nutuktan da etkilenmemek mümkün müdür ki? Bir alıntı ve paylaşımın altında bir yorumla da bunu paylaştım zaten. Türk Milleti! Bugün Cumhuriyetimizin onuncu yılını kutladığı en büyük bayramdır, kutlu olsun! Bu dizeleri duyduktan sonra etkilenmemek mümkün mü? İmkanı yok. Türk yurdunda nefes alasın da beğenmeyip, İSTEMEZÜK diyesin, mümkün değil.
    => 29 Ekim 1933 – Onuncu Yıl Nutku
    => Ağustos 1933 – Onuncu Yıl Marşı Bestelenir
    => 29 Ekim 1933 – Onuncu Yıl Marşı Okunur

    Gelelim çok tartışılan Sabahattin Ali mevzusuna. Kendisini sevmem, eserlerine saygı duyarım. Tüm tarihçiler de onun ne olduğunu bilirler. Bazıları ise onu sevimli göstermek adına kendilerini parçalar adeta. Bu adam zamanında Gazi’ye ağır hakaret etmiş, yetmemiş kötü laflar söylemeyi her yerde adet edinmiş en son da sürülmüştür. Ekmeksiz kaldığında geri dönmüş, Paşa için bir şiir yazarak öğretmenlik kazanmış ancak çok fazla tutulmamıştır. Şimdi dahi eserleri sadece Kapitalizm adına pazarlanarak satılmaya çalışılan, sevimli gösterilen birisidir. Zamanında birkaç eserini okumuş bulundum, beğendiklerim de oldu yalan konuşmayacağım ama bunu öğrendiğim günden sonra kitaplarına bakmadım bile. Benim kutsalıma hakaret eden insanın hiçbir sevimli yanı olamaz, şirin göstermeye çalışanın da ondan farkı yoktur. Bir diğer kişi de bu şekilde Nazım Hikmet’tir. Onunla alakalı Paşa’nın kendi ağzından cümlesini kurup geçeceğim, yorum sizlerin olsun.
    => Bu adam, yeni Türk Dili’nin en büyük muştucusu olabilirdi. Ne yazık ki bir militan olmayı yeğ tuttu. Artık, ondan hayır yoktur! Bu sözlerini söylediği yer de plağının dinlendiği bir ortamdır ve Paşa onun plağını alıp kırdıktan sonra bu sözleri söylemiştir.

    Geçen gün yazımı paylaşmadan önce birkaç arkadaşıma okuttum. İsmet Paşa hakkında söylediğim kelimeler salt eleştiri olsa da hakaret olmasa dahi saygısızlık gibi duruyormuş. Bu vesileyle kendisinden özür diliyorum. Saygısızlık, benim kişiliğime yakışmaz. Ancak onun yaptıkları hakkında Paşa’nın yine bir mecliste yanında Recep Peker varken söylediği ve oradaki herkesin korkudan üstüne alındığı bir sözü de paylaşmak isterim, buyurun;
    => Recep, ben bir adamı yükseltirim! Ancak o sindiremez, durumu değerlendiremezse ve özellikle kerameti de kendinden bilirse, bir gün kaldırır atarım! Benim attığım da, paçavra olur! Zaten bundan kısa bir süre sonra yine tartışacaklar ve bir antlaşmaya bakmadan imza atan İsmet Paşa’nın kendini çok üstün gördüğünü anlayacak onu Başbakanlıktan çekerek yerine Celal Bayar’ı getirecekti. Bunlar tarihin bilinen gerçekleri arkadaşlar.

    Gelelim en tartışmalı konulara. İnsanların resmen ikiye ayrıldığı bir konuya hem de. Eğer bir insan baştaki hükumete isyan ederse ve o hükumetin başındaki daha sevmese, kanlı bile olsa bu nefretini silaha döker; askerin, polisin, sivilin, çoluk çocuğun canına kıyarsa bu isyandır. Bu isyanı bastırmak için yapılan ise katliam değildir. Amaç düzeni bozanlara karşı çıkmaktır. Üstelik bu isyan üzerinde yaşadığın devlete, o devletle sınır komşusu dahi olmayan Avrupa Kıtasının esaslı devletlerinden aldığın destekle yaptığın bir olaysa üzerinde yaşadığın hükumet buna sessiz kalamaz. Üstelik size son ana kadar teslim olun diyen subayları da kurşuna dizerek inada binerseniz ve buna hala bize Katliam yapıyorlar diyorsanız sizin damarınızda akan kanda sıkıntı var demektir. Yeterli açıklama olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bu duruma halen katliam diyenlere de bir çift lafım var. Eğer -Türk düşmanı olduğunuz belli- kendi ülkenizde, kendi elini öptüğünüz ajanların yanında size bir saldırı olur, salt siz değil de suçsuz günahsız masum insanlar da sizden ayırt edilmeden kurşuna dizilir ve o bölge temizlenirse bunun adı katliamdır. Türk Askeri kendi tarihi boyunca böyle bir şeye asla bulaşmamıştır, bulaşan ufak tefek insanlarda bunun karşılığında güzel bir İP ödülü kazanmış ve bu durum tarihte hep kalmıştır.

    Son olarak ise Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün son zamanlarından biraz bahsedelim istiyorum. Birçok kitapta ya da yazıda hep son gün olan 10 Kasım anlatılır. Biraz daha gerileri gitmeyi bir borç bilirim. 1938 Şubat’ında Yalova’ya gidiyorlar. Paşa’nın burada karaciğerinin büyümüş olduğunu bildirdi. Daha sonradan sürekli tekrarlanan burun kanamaları, karın ve bacak kaşıntılarının sürekli tekrar etmesi ve bunun karınca öyküleriyle geçiştirilmesi ile sürekli bir yorgunluk ve bitkinlik havası derken doktorlar da durumu anlamıştı. Halbuki onlardan çok önce Paşa durumunu sözlüklerden araştırmış ve Siroz hastalığına yakalandığını anlamıştı. Yerli yabancı birçok doktor seferber edilmiş özellikle 24 saatinin 23’ünü yatakta geçirmesi salıklanmıştı. Hele tedavinin sıklaştığı, hastalığın iyice ağırlaştığı dönemde ilk etapta 10.5 litre gibi bir su Paşa’dan alınıyor, bir sonraki gün yine vücudu su topluyordu ki ben okurken çok kötü canım acıdı. Bazı utanmaz arlanmaz insanların bunu bile kullanarak sen misin dinimizi elimizden alan laflarıyla aslında içindeki öfke, hıyanet, kin ve çekememezliklerini görünce nasıl olur da bir insanın acısından kendilerine böyle rahatlatıcı paylar çıkarmaya çalışırlar diye düşünmeden de edemedim yahu. Bu kadar kolay mı bir insanı karalamak? Neyse bir şeref abidesini anlatırken şerefsizlere yer vermemek gerek.
    Son günler çok çetin geçiyordu. Mustafa Kemal Paşa yanındakileri tanıyamıyor, onları anlamıyor sürekli acayip sorular soruyordu. 9 Kasım gecesi çok büyük bir komaya daha girmişti. 10 Kasım sabahı artık herkes kendini tutamıyor, doktorlar bir yandan koşturuyor, bir yandan yanındaki yaveri, yardımcısı herkes hıçkırıyordu. 10 Kasım 1938 Perşembe, çok acı bir gündü. Paşa arkadaşlarının son kez gözlerinin içine bakmış ve sonsuzluklar ülkesine doğru aramızdan ayrılmıştı. İlk olarak Hasan Rıza sonra herkes bu kutsal ölünün arkasından sırayla onun ellerini öptüler, ona son saygılarını sundular. Saat ise 09:05 olarak yazılmıştı. Paşa, son kez gözlerinin içine baktığı arkadaşlarından ayrılmış, büyük yurdu sonsuza kadar öksüz bırakmıştı. Ruhu şad, mekanı cennet olsun. Odada çıt çıkmıyor, kimse göz yaşlarını saklamanın kutsal denilen erdemini göstermiyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Büyük Baba evlatlarını bırakmış ve gitmişti..
  • Bu insanlar acaba sahabe efendilerimizden daha mı faziletli ki,onların yapmadığı bir kutlamayı yapıyorlar ? Bir kimse şayet kendisini ‘Ebu Bekir,Ömer,Osman ve Ali’den -Allah hepsinden razı olsun- daha faziletli görüyorsa,zaten bizim onun için söyleyecek bir sözümüz yoktur.

    Bizim “Bu insanlar acaba O’nun şeriatına,ameli hayatına ve ahlakına sahip olmadıkları ve sahip çıkmadıkları halde niçin böyle proğramlar düzenliyorlar ?” sorusunu sormamız gerekmektedir.

    Çünkü ‘rahmet Peygamberi’ ‘kimseyi kırmayan ,üzmeyen bir Peygamber’ ‘herkesi affeden ! Kimseyi öldürmeyen’ ‘ O’na taş atılsa bile,gül atan bir Peygamber’ modelini her zaman ısıtıp ısıtıp önümüze sunuyorlar.Her zaman bu modeldeki bir Peygamberi ön plana çıkararak,O’na verilen şeriatı ve vahyedilen Kûr’an’ı perdelemek için mi bu çalışmalar yapılmaktadır ? sorusunu sormadan geçemeyeceğim.

    Elbette söylenen her sözün bir açıklamaya,bir delile ihtiyacı olduğunun ben de farkındayım.
    Bunun en açık delili ise,resmi bir bayram olan,23 nisan ulusal egemenlik ve çocuk bayramıdır.Adı bayram olan bir gün ! Ama ben kesin olarak biliyorum ki,Müminlerin iki tane bayramı vardır.Bunlar da Ramazan ve Kurban Bayramlarıdır.

    Nitekim Enes n.Malik’ten - Allah ondan razı olsun- rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir.

    “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hicretten sonra Mekke’de in Medine’ye geldiklerinde,Medinelilerin eğlendikleri iki günleri vardı.

    Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
    -Bu günler nedir ? diye sordu.
    Medineliler:
    Biz İslam’dan önce cahiliyye günlerinden beri bugünlerde eğleniriz,dediler.

    Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

    -Şüphesiz Allah size,o iki günün yerine daha hayırlı olan iki bayramı vermiştir.Bunlar Kurban ve Ramazan bayramlarıdır.” (Ebû Dâvûd-Nesai)

    “Alimlerden bazıları bu iki bayramın Nevruz günü ile Mehrican günü olduğunu söylemiştir.” (Feyzül Kadir 4/6106/Aliyyül Kari,Mirkatul Mefatih,2059)

    Bu bayramların resmi bayram olduğunu söyleyerek itiraz edenler olacaktır.Onlara deriz ki;
    Bizim şeriatımız bir bütündür,yani din ile devlet bir bütündür,kesinlikle birbirinden ayrılamaz.Dini bayram ve resmi bayram diye bir ayrım yapmak caiz değildir.

    Ama maalesef bugün kutlu doğum haftası adı altında kutlamalar yapanlar,salâvatalar çekenler bilerek veya bilmeyerek hak ile batılı karıştırmaktadırlar.Bu resmi (küfür) bayramlarında yapılan gösterilerde,kutlamalarda çocukların görev almasından hoşlanmaktadırlar.O çocuklar da Ramazan ve Kurban Bayramında tatmadıkları mutluluğu bu resmi küfür bayramlarında almaktadırlar.

    Peki,bu bayram neyin bayramı ? Neyin kutlaması ? Çocuk bayramı olarak insanlara sunulan bu bayramın arkasında yatan gerçek nedir ? Üzülerek söylüyorum ki,tarih de buna şahittir,hilafetin,Allah’ın Şeriatının yeryüzünden kaldırılmasından dolayı duyulan sevincin kutlamasıdır,bayramıdır.

    Peki bu nasıl bir durum ki,insanlar hem kutlu doğum haftası etkinliklerinde dini duygularını geliştiriyorlar.Ardından da o doğumunu kutladıkları Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e verilen şeriatın ( hilafetin ) kaldırıldığı günü bayram havasında kutluyorlar.Bu sanki

    ‘Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benziyor’.