Kitaplar ve Ödünç Alınmış Hayatlar
Kitap okumayı sadece bir hikâye okumak gibi görmüyorum. Bana biraz başka insanların hayatlarına misafir olmak gibi geliyor. Bir roman okurken karakterlerin korkularını, hatalarını, aşklarını, pişmanlıklarını ve verdikleri kararları sanki ben de yaşıyormuşum gibi hissediyorum. Belki gerçek hayatta hiç tanışamayacağım insanların dünyalarına giriyorum. Aslında onların üzüntülerine üzülüyor, mutluluklarıyla mutlu oluyoruz. Yaşadıkları her şeyi bir şekilde onlarla birlikte yaşıyoruz. Bazen bir kayıplarına içimiz burkuluyor, bazen de en küçük sevinçlerinde yüzümüzde bir gülümseme oluşuyor. Bir de en güzel taraflarından biri şu: Eğer o hayat bana hitap etmiyorsa kitabı kapatıp başka bir dünyaya geçebiliyorum. Karakterlerin davranışlarını eleştirebiliyor, kararlarını sorgulayabiliyor, hatta bazen “Ben olsam böyle yapmazdım.” diyebiliyorum. Sanırım kitap okumayı bu kadar keyifli yapan şeylerden biri de bu.
1000Kitap
"Kur'ân-ı Kerîm'de neredeyse her aşırdan sonra — yani sekiz on ayetten sonra — tonla soru var. Kur'ân-ı Kerîm'in en önemli özelliği muhteşem sorular sorması. Sorular cevaplardan soyludur. Soru sormasını bilmeyenler kesinlikle sorunun ne olduğunu tespit edemezler. Aslolan soru sormasını bilmektir. Yanlış soruların doğru cevabı olmaz." Ardından şunu ekliyor: "Biz yanlış soru soruyoruz. Şu an hepimizin sorduğu soruların yanlış olduğunu söyleyeceğim. Temelde, felsefi olarak sorduğumuz soruların hepsi yanlış." Metinde "cevap içinde ne diyor" kısmına dair ayrıntılı bir açıklama yok. Kaplan bu noktada Kur'ân'ın cevaplarını değil, soru sorma biçimini ön plana çıkarıyor. Asıl vurgusu şu: Kur'ân doğru soruyu sormayı öğretiyor — biz ise yanlış sorular sorduğumuz için Kur'ân'dan gerçek anlamda istifade edemiyoruz. Yusuf Kaplan Canik GSB Samsun 22.06.2026
Alıntı
Reklam
İnsan beyninin bir kafatasının içine tıkılmış buruş buruş bir kumaş gibi olduğunu düşünürsek, her şeyin birbirine girmesi doğal. Neyi nasıl düşüneceğimizi bilemediğimiz gibi, gelecek kurgularımızın çoğu da eski kumaşlardan yapılma. Bir şeyin nasıl olacağı ile ilgili düşüncemiz, bugüne kadar ne olduğuyla sınırlı. Bu da bize ancak dar alanda kısa paslaşmalar olanağını veriyor ki bu bizi kalıplara sıkıştırıyor. Hep buz kalıbına girmiş gibi şekilli düşünceler, eriyip su gibi akamıyorlar. Senin elinde yaşadıklarının malzemesi var. Masada duruyorlar. Yeni bir şey olacağı zaman, bu malzemeden bir şey kuruyoruz. Elimizde keçe varsa keçeyle, gri renk varsa gri, ipler varsa bağlıyoruz. Uçurtma yapmıyoruz mesela, ya da krem şanti. Elimde bunlar var, yaşayacaklarım da bu malzemelerden olur diyoruz… Bir insanı dinlemek ne zor şey. Belki de dünyanın en zor şeyi. Sürekli ama ama demek, lafını söylemek ve denileni önemsememek istiyorsun. Hepimiz konuşmamızı hazırlarken karşımızdaki gürültü yapıyor gibi dinliyoruz. Elbette dinleyemiyoruz çünkü konuşmamızı, cevabımızı hazırlamakla meşgulüz. Yoksa isterdik tabi dediğini dinlemeyi, seninle durmayı, o yöne bakmayı, rüzgarı oradan almayı. Ben bunu yeni yeni öğreniyorum. 12 yaşındaki bir oğlan çocuğuyla konuştuğunuzda mecbursunuz. Çünkü hiç 12 yaşında bir oğlan olmadınız. Olanı dinlemek tek çare. Dediğini duymak anlamanın tek yolu. Ben de dinledim dinledim. Kaygılarını, korkularını, saydığı ihtimalleri dinledim. Sonra ona: ‘Nasıl düşünürsen kendine onu yaşatacaksın’ dedim. Ne dediğime şimdi kendim bile şaşıyorum. Sanki ezbere bildiğim bir şiiri okur gibi dedim. Yaşlı gözlerle bana baktı. Acaba ne anladı. Bu hap gibi bir laftı. İçini açıp toz halini göstermek istedim. Devam ettim… Hayatta çoğu olup biten dışarda değil, kafamızın içinde olur
Substack
İnsan beyninin bir kafatasının içine tıkılmış buruş buruş bir kumaş gibi olduğunu düşünürsek, her şeyin birbirine girmesi doğal. Neyi nasıl düşüneceğimizi bilemediğimiz gibi, gelecek kurgularımızın çoğu da eski kumaşlardan yapılma. Bir şeyin nasıl olacağı ile ilgili düşüncemiz, bugüne kadar ne olduğuyla sınırlı. Bu da bize ancak dar alanda kısa paslaşmalar olanağını veriyor ki bu bizi kalıplara sıkıştırıyor. Hep buz kalıbına girmiş gibi şekilli düşünceler, eriyip su gibi akamıyorlar. Senin elinde yaşadıklarının malzemesi var. Masada duruyorlar. Yeni bir şey olacağı zaman, bu malzemeden bir şey kuruyoruz. Elimizde keçe varsa keçeyle, gri renk varsa gri, ipler varsa bağlıyoruz. Uçurtma yapmıyoruz mesela, ya da krem şanti. Elimde bunlar var, yaşayacaklarım da bu malzemelerden olur diyoruz… Bir insanı dinlemek ne zor şey. Belki de dünyanın en zor şeyi. Sürekli ama ama demek, lafını söylemek ve denileni önemsememek istiyorsun. Hepimiz konuşmamızı hazırlarken karşımızdaki gürültü yapıyor gibi dinliyoruz. Elbette dinleyemiyoruz çünkü konuşmamızı, cevabımızı hazırlamakla meşgulüz. Yoksa isterdik tabi dediğini dinlemeyi, seninle durmayı, o yöne bakmayı, rüzgarı oradan almayı. Ben bunu yeni yeni öğreniyorum. 12 yaşındaki bir oğlan çocuğuyla konuştuğunuzda mecbursunuz. Çünkü hiç 12 yaşında bir oğlan olmadınız. Olanı dinlemek tek çare. Dediğini duymak anlamanın tek yolu. Ben de dinledim dinledim. Kaygılarını, korkularını, saydığı ihtimalleri dinledim. Sonra ona: ‘Nasıl düşünürsen kendine onu yaşatacaksın’ dedim. Ne dediğime şimdi kendim bile şaşıyorum. Sanki ezbere bildiğim bir şiiri okur gibi dedim. Yaşlı gözlerle bana baktı. Acaba ne anladı. Bu hap gibi bir laftı. İçini açıp toz halini göstermek istedim. Devam ettim… Hayatta çoğu olup biten dışarda değil, kafamızın içinde olur
Substack
bu vatandaslar biz fakeiz diye itiraf atmıslar ama hesabı silmis mk djhgdfkjg öyle yani zaten kendilerini ifsalamıslar buyuk ihtimalle yeni hesap acıp kendilerini baskası dolarak tanıtırlar ayrıca su yigit olan orospunun teki neyse
Kimlik için kullandığımız dil arkeolojidir. Kazmak. Ortaya çıkarmak. Bulmak. Sanki benlik, zaten tamamlanmış, toprağın altında kalmış bir esermiş gibi, üzerindeki toprağı temizleyip ışığa tutmanızı bekliyor. Kendinizi bulmazsınız. Kim olduğunuza siz karar verirsiniz. Bu ayrım, size güç, baştan çıkarma, başkalarının aklından çıkmayan biri olma hakkında anlatabileceğim neredeyse her şeyden daha önemlidir. Çünkü "bulma" çerçevesi pasiftir. Sizi bekletir. Sizi kendi hayatınızda bir turist yapar, deneyimler arasında dolaşır ve sonunda içlerinden birinin size baştan beri kim olduğunuzu söylemesini umarsınız. Bize anlatılan hikaye şöyle: İçinizde bir yerlerde gerçek bir benlik var. Tercihleri, tutkuları ve net bir yön duygusu var. Sizin göreviniz yeterince dikkatlice dinlemek, yeterince uzun süre beklemek, yeterince şey denemek ve sonunda kendini gösterecektir. Bir fosil gibi. Bir sır gibi. Bu hikaye cazip çünkü sizi sorumluluktan kurtarıyor. Henüz "kendinizi bulamadıysanız", bu cesaret eksikliği değil. Sadece kötü şans veya kötü zamanlama. Hala arıyorsunuz. Hala açıksınız. Arama işini yapıyorsunuz. Ama bu hikayenin aslında ne ürettiğine bakın: yıllarca belirsizlik içinde yaşayan insanlar. Kimliklerini ceket gibi deneyip geri verenler. Kendi hayatlarını bir deneme kabini gibi görenler. Bir şeyleri düzeltmek yerine, bir şeyin doğru hissettirmesini bekleyenler. Kim olduğunuza karar vermek, bir şeyi kesip atmak demektir. Kelimenin anlamı da budur: de-cidere , kesip atmak. Karar verdiğinizde, diğer olasılıkları öldürürsünüz. Şöyle dersiniz: bu versiyon, o değil. Bu yön, diğerleri değil. Ben buyum ve artık alternatifler için müsait değilim. Bu korkunç. Zaten öyle de olmalı. Çoğu insan bunu asla yapmaz çünkü o kapının ardında ne olduğunu hissedebilirler: kesinlik. Geri
Substack
Reklam
Reklam