• “Bugün anneler günü. Aklıma gelen ilk düşünce aptalca: annem burada değil, demek ki böyle bir gün yok. Ama dünyanın geride kalanı bu günü ‘benim’ annem için kutlamıyor, kendi annelerini tebrik ediyorlar…”
  • 271 syf.
    ·2 günde·9/10
    Babalar ve Oğullar kitabını YouTube kanalımın kitap okuma grubunda onlarca kişiyle birlikte okuyup tartıştık: https://youtu.be/xpgGkO5WmsM

    Madem 23 temmuz doğum günümdü, kendi hediyemi ailem hakkında hislerimi anlatan bir kitap incelemesi yazarak vermek istedim.

    Nedir ki doğum günü dediğin? 365 gün boyunca 365 defa büyüyüp her gün doğarken bu gelişiminin tek günle sınırlandırılması değil mi? Peki, nedir ki hayat dediğin? Seçiminin dışında bir coğrafyada, bir bedende, bir cinsiyette, bir yılda doğup da sürekli seçimler yapmak zorunda bırakılmak değil mi?

    Bu incelemenin yorumlar kısmında aileleriniz hakkındaki düşüncelerinizi de duymak isterdim. Çünkü farkında mısınız bilmiyorum, aileleriniz hakkında hiç konuşamadık bugüne kadar. Fakat sizin düşüncelerinize değer veriyorum ve bizi büyüten ailelerimiz hakkında sizin neler düşündüğünüzü, evinizde neler yaşadığınızı merak ediyorum. Bu incelemenin sadece kitap özeti gibi yazılmış olmak için değil, sizlerin her birinin varoluşlarının ve doğumlarının değerli olduğunun farkına varılarak bir iç döküş şeklinde her zaman var olmaya devam etmesini istiyorum. Esas benim değil, sizin doğum gününüz kutlu olsun. Çünkü bu yazıyı kendi şimdiki zamanlarında okuyan sizler olmasaydınız, karşılıklı içselleştirmelerimizin de bir değeri olmazdı.

    Dedim ya, bugüne kadar hep birey olarak tanıdım sizleri. Oysaki bizim varlıklarımızın atmosferi olan ve bizi bugünlere kadar getiren anneler ve babalar varken, biz de onların en değerli varlıklarıyız en nihayetinde. O zaman nedir düşünceleriniz aileleriniz hakkında? Seviyor musunuz onları yoksa çok mu ayrı düşüyorsunuz kuşaklarınızın çatışması yüzünden?

    Mesela bu kitaptaki Bazarov adlı baş karakter Batıcı, nihilist ve ilerleme yanlısı olduğu için Rus milliyetçiliğine ters bir tutum sergilerken, Bazarov'un arkadaşının ailesi ise bunun tam tersi. Yani milliyetçi ve Batı karşıtı bir tutum sergileyip Puşkin'in kitaplarından örnek veren bir aile. İşte tam da bu kuşak çatışması yüzünden bugün bu kitaba inceleme yazmak istedim.

    Kendi ailemi anlatayım biraz size. Gün içinde pek çok konuda zıtlığa düşeriz onlarla. En basit örnek olarak onlar vakitlerini genelde televizyon izlemekle geçirirken ben kitaplarla geçiririm. Babam siyaset ve tartışma programlarını severken, ben hiçbir sonucu olmayan muhabbetleri sevmediğim için onları izlemek istemem. Hatta sırf öyle yapmadığım için bazen azar da yerim. Annem ise pek çok Türk dizisi izlerken, onların bana hiçbir katkı sunmadığını düşündüğüm için izlemem. Evde gözlerinin önünde büyüyen ve içinde yüzlerce kitap olan bir kitaplık olmasına rağmen bir insan nasıl olur da bu kitaplığın içindeki kitaplardan bir tanesini bile merak etmez? Siz de ailenizle böyle bir zıtlık yaşıyor musunuz arkadaşlar?

    Ama işte hayat da böyledir ya, insan gerek ailesiyle gerekse de kendi benliğiyle yaşadığı çelişkilerle, zıtlıklarla birlikte doğmaya devam eder her gün. Belki benim de her 365 gün yeni bir benlik kazandığımı düşünmem bundan dolayıdır. Belki ben de bu yüzden sürüleşen ve samimiyetlerinden uzaklaşan, kendisi olmaktan ödün verip de herkese kalıp misali davranışlar içerisinde bulunan, yapay davranışlardan tiksinen ve her şeye eleştirel yaklaşmaya çalışan bir insan olmuşumdur Bazarov gibi.

    Bazen ben de Bazarov gibi çelişkilere düşüyorum ama kendimle, aşkın saçma bir şey olduğunu söyleyip yeni aşklarda buluyorum kendimi. İspanyol yazar Miguel Unamuno da "Yaşam bir çelişkidir" demiş mesela. Onun da evet ile hayır diyen kalbinin bir çelişkisi varmış, sürekli inanmak ile inanmamak sorunu arasında kalmış, ruhun varlığı yokluğu ve ölümden sonraki bilincin varlığı yokluğu arasında kaldığı çelişkiler yaşamış hayatı boyunca. Bizim de bilincimiz ailelerimizin bilinciyle hiç çelişmiyor mu arkadaşlar?

    Ne olursa olsun hem anneler hem babalar hem kızlar hem de oğullar iyi ki varlar. Hem yanlış ve suçlu olanın anneler ya da babalar olmadığını düşünürüm ben. Bazarov da böyle düşünür. Yanlış olan şey, bizim seçimlerimiz ve tutkularımızdır. Dünyayı olduğu gibi kabul etmek gerekir işte bu yüzden. Doğru olan şeyler kadar yanlış olan seçimlerimiz de bizi yeniden doğurur çünkü. Verimli zaman geçirmek için zamanı boşa harcama bilincinin gerekliliği gibi insanın iyi ki doğduğu bilincine ulaşması da onun kötü ve gereksiz insanlarla muhatap olduğu bilincine bağlıdır bence.

    Film yönetmeni Frank Capra'nın Şahane Hayat filmindeki George da bütün yaşadığı sorunlardan sonra yaşadığı hayattan pişmanlık duyup "Keşke hiç doğmasaydım!" demişti. Peki keşke hiç doğmasa mıydık gerçekten de? Hiç doğmasaydık kim okuyacaktı bu değerli yazarların kitaplarını? Hiç doğmasaydık kim verecekti hak ettikleri değerleri bu yazarlara? Hiç doğmamış olsaydık ailelerimizle yaşadığımız kuşak çatışmalarından sonra nasıl kendi varoluşlarımızı ve zevklerimizi bulacaktık? İyi ki doğmuşuz, birimiz değil, hepimiz!

    Umutsuzluğu bırakıp "İyi ki doğdum" farkındalığını sağlayacak insanlarla, amaçlarla ve hayallerle birlikte olabilmemiz gerekiyor. Kendimiz ve bireysel başkaldırımıza yardım edecek bir umut kaynağı bulmamız gerekiyor. Bu herhangi bir kitap da olabilir, bir köy okuluna kitaplar yollamak da olabilir. Sonuçta Wilhelm Reich'in de dediği gibi "Hayatımıza sevgi, çalışma ve bilgi egemen olmalıdır, çünkü bunlar yaşamımızın tükenmez kaynaklarıdır." Hayatımda kullandığım ilk tükenmez kalem bile tükendiğinde anneme sorduğum "Anne, bu kalemin adı niye tükenmez kalem?" sorusuna "Lafın gelişi o oğlum." cevabını almam da belki hayatımı sadece lafın gelişi olarak yaşamamam konusunda bir uyarıydı, kim bilir?

    İyi ki doğmuş işte Bazarov da, Turgenyev onu tasarlamasaydı ve ben de bu kitabı kendi kitap okuma grubumla birlikte okumasaydım kendimi bu kadar yakın hissedeceğim kimse olmayabilirdi belki de bugün. Ben ise her geçen gün yeniden doğuyorum. Gündüzlerime gece, duygularıma ise düşünce katmayı öğreniyorum. Bir dört duvar içerisinde kuşakları çatıştırıyorum. Var oldum ve her gün var olmaya devam diyorum. Doğdum ve her gün doğmaya da devam ediyorum.
  • 148 syf.
    ·8 günde
    “George Santayana; kendi tarihlerini bilmeyen kuşakların o tarihleri tekrar etmeye mahkum olduklarını söylemişti.

    Kadınlar da kendi tarihlerini öğrenip yeni kuşaklara öğretmedikçe, köleliğin eski örüntülerinin tuzağına düşecekler ve güçlükle kazanılmış özgürlüklerini yitireceklerdir. Bu tarihin önemli bir bölümü, yüzyıllar boyunca geliştirilmiş olan feminist kuramdır. Kadınlar bu kuramın bilgisine sahip olmadıkça cahil kalacaklardır.” (Feminist Teori, Josephine Donovan)

    İnsan yalnızca erkek midir?

    Bu zamana kadar öyle görünüyordu.

    Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nden sonra insanın doğuştan gelen bazı hakları olduğu ve herkesin eşit olduğu fikirleri tüm dünyada yayılmaya başlamıştı. Ancak bu fikirler ve yasalar kadınlar için geçerli değildi, çünkü kadın henüz insan değildi. Bunu haksızlık olarak gören ve bu temel haklar doktrinlerinin kadınlar için de geçerli olması gerektiğini düşünen kadınlar, ilk kadın hareketi fitilini ateşleyeceklerdi. Bu kadınlardan birisi de Olympe de Gouges idi.

    Fransız Devrimi sonrasında oldukça aktif olan de Gouges, 1780'lerde oyun yazarı olarak başladığı kariyerinde siyasi yazılarıyla ünlendi. Ölüm cezasının kaldırılması, mahkemelerde halk jürilerinin kurulması, Fransız sömürgelerindeki kölelerin özgürleştirilmesi, gayrı meşru çocukların tanınması, evlat edinilmesi, gelir vergilerinin adaletsizliği, yoksulluk konularında mücadele etti. (Wikipedia)

    Kadın erkek eşitsizliğinin tüm toplumsal felaketlerin ve eşitsizliklerin kökenini olulturduğunu düşünen de Gouges, meclisin çıkardığı İnsan (erkek) ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ne cevaben 1791 yılında Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni yayımladı. Bundan bir yıl sonra, 1792’de Mary Wollstonecraft, Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi kitabıyla Feminist Teorinin ilk önemli çalışmasını yazacaktı.

    1791 yılında kadınlar için eşit politik ve yasal hakları talep eden bir dernek olan Cercle Social’e katıldı. Cercle Social dönemin ünlü kadın hakları savunucusu Sophie de Condorcet'in evinde buluşurdu. Daha sonra ünlenecek "Kadına darağacına çıkma hakkı tanınıyor; öyleyse kürsüye çıkma hakkı da olmalıdır" sözünü ilk kez bu sıralarda söylemiştir. Bu sözü, 1791 Anayasası'nın yayımlanmasından birkaç gün sonra kaleme aldığı Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'nin de 10. maddesini oluşturmuştur. Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi (Déclaration des droits de la Femme et de la Citoyenne) o yıl (1791) meclis tarafından yayımlanmış olan Erkek ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'ne (La Déclaration des droits de l'Homme et du citoyen) bir cevap niteliği taşıyordu ve aslında meclisin bildirisinin bir kopyasıydı. Gouges, yalnızca insan sözcüğü yerine kadın sözcüğünü koymuştu. Bildiriyi, kadın sorunlarını yine bir kadın çözebilir düşüncesiyle, XVI. Louis’in eşi Marie Antoinette’ye ithaf etti. Olympe de Gouge, aynı yıl Jean-Jacques Rousseau’nun Toplum sözleşmesi’ne karşılık kendi Toplum sözleşmesini kaleme aldı. Toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı evliliği savundu. (Wikipedia)

    Bildirisinin öndeyişinde şunları söylüyordu:

    “Anneler, kızlar, kız kardeşler, ulusun kadın temsilcileri Milelt Meclisi’nde yer almayı talep ediyorlar. Toplumsal felaketlerin ve yönetimlerin yozlaşmasının yegâne sebebinin kadın haklarının bilinmemesi, unutulması veya küçük görülmesi olduğuna hükmeden kadınlar, resmi bir bildiri çerçevesinde kadının doğal, devredilmez ve kutsal haklarını ortaya koymaya karar verdiler.” Ve bildirinin maddeleriyle devam eder:

    l. “Kadın özgür doğar ve haklar bakımından erkekle eşit yaşar.”

    ll. “Her türlü siyasi birliğin amacı, kadının ve erkeğin doğal ve kazanılmış haklarının korunmasıdır. Bu haklar özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve bilhassa baskıya karşı direnme hakkıdır.”

    ...

    Bir afişinde dile getirdiği üç oy sandığı projesi, kendisini tutuklamak için bahane olarak kullanıldı. Kendisi hem ağır eleştirilerde bulunuyor hem de kadınla için haklar istiyordu. Üç ay tutuklu kaldı. Tutukluluğu süresince kendisine nasıl kötü muamele edildiğini yazmış. Avukat tutma hakkı verilmediği için kendi savunmasını kendisi yaptı. En sonunda 3 Kasım 1793 günü giyotin ile idam edildi.

    De Gouges’un infazından 55 yıl sonra ise ABD’li süfrajet Elizabeth Cady Stanton, Temel Doğal Haklar Doktrini’ni kadınlara uyarlayan Duygular Bildirgesi’ni yazdı. Bildirgenin en önemli kısmı ise “Kadınlar ve erkekler eşit yaratılmışlardır” ifadesiydi. Bildirgeyi New York’ta 100 kadın ve erkek imzaladı.

    Geçtiğimiz birkaç sene önce Suudi Arabistan’da “kadınlar insan mıdır” tartışması tarih boyunca hep yapılmıştır zaten. Kadın ve erkeği her yönden ayırarak kadını aşağı sayan zihniyet buna neden olmaktadır. Feminist hareketin kadın hakları konusundaki ısrarlı adımları sayesinde ancak 1993 Viyana Dünya İnsan Hakları Konferansı’nda, kadınlar için insan hakları kavramı ilk olarak BM sürecine dahil edildi! 1995 Pekin Konferansı’nda aile içi şiddet, toplu tecavüz, kadının beden bütünlüğüne yönelik hak ihlalleri, cinsel haklar, doğurganlık hakkı (yani kürtaj hakkı, doğum kontrol hapları ve kadının çocuk sahibi olmasının engellenmemesi) insan hakları olarak görülmeye başlandı. Bu konferansa İstanbul Üniversite’sinde eğitim görevlisi olarak bulunan feminist Fatmagül Berktay da katılmıştır. Detaylı olarak kendisinin Kadın olmak, Yaşamak, Yazmak kitabından okuyabilirsiniz. Ayrca ilk bölümünde kadının insan haklarına detaylıca yer veren bir kitap: Sınır Tanımayan Şiddet Sınır Tanımayan Şiddet

    Bugün kadınlar kendi tarihlerini bilmediğinden, eskiden hangi haklardan yoksun olduklarını ve bugünkü konumlarına nasıl ulaştıklarını bilmediklerinden kadın haklarını yoketmeye çalışan kadın düşmanlarına karşı pozisyon alamamaktadırlar çünkü daha tehdidin farkında değillerdir. Günümüzde İran gibi ülkeler, kadınlar uyanmasın ve haklarını aramasın diye arama motorlarından “kadın” sözcüğünü bile banlamaktadırlar. Haklarımızı korumak istiyorsak ilk önce tarihimizi ve haklarımızı öğrenmeliyiz düşüncesindeyim.

    Neyse ki bu kitapçığın bir diğer incelemesine yazıldığı gibi, “Kadınlara emanet ettigin ruh yaşıyor Olympe!”

    Ayrıca bkz: #50047757
  • Bugün benim için hiç olmadı ve sonsuza kadar da olmayacak . Hep yanımda olan sen her doğrumla , hatamla olan sen varsın benim dünyamda . Benim bile söyleyemediğim söylemek bile istemediğim bir kelimeyi değiştireceğim şimdi seninle birlikte . “ Babalar Günü “ yerine ben sana “ Anneler Günü “ ‘ nü kutlayacağım annecim seni seviyorum . ❤️🌹
  • Büyük Türk şairi Nazım Hikmet’in ölümüyle yolları kesişen iki insanın aşk hikayesi...

    O yıllarda bir edebiyat öğretmeninin solcu bir şaire aşık olması, öyle sıradan bir şey değildi. İnsanın aşkının arkasında dimdik durması ise, pek çok kişiyi öfkeye boğmaya yetiyordu. Mücadelelerle geçen bir hayatın ortasında Hasan Hüseyin’in şiiri gibi tertemiz bir aşk...

    TARİH 3 Haziran 1963.Yer Uşak. Akşam saatleri... 30 yaşındaki Azime Karabulut, Uşak Lisesi’nde edebiyat öğretmeniydi. Evliydi. Eşi Hulusi, ilköğretim müfettişiydi; bir aydır evinden uzaktı; Eşme’deki okulları denetliyordu.

    İki çocukları vardı; oğulları dört yaşındaki Ufuk ve kızları iki yaşındaki Barış.

    Çocukların karnını doyurup uyuttuktan sonra bahçeye çıktı Azime.

    Türlü türlü kuşlarla bezeli yörük kilimine bağdaş kurup oturdu. İçi sıkkındı. Neden olduğunu bilmiyordu. Kalktı, kuyudan su çekip çiçeklerini suladı. Saatler gece yarısını gösteriyordu. Hálá uykusu yoktu. Evin salonundaki radyoyu açtı, sürekli kanalları değiştirdi.

    Birden...

    Kanallardan birinde bir haber:

    Büyük Türk şairi Názım Hikmet öldü.

    Donup kaldı. Kendine gelince bahçeye zor attı kendini. Çocukluğundan beri şiirlerini her yerde arayıp okuduğu büyük şair ölmüştü işte.

    Sessizce ağlamaya başladı. Öksüz kaldığını hissetti. O anda aklına, son dönemlerde sık sık okuduğu, korkusuzluğunu Názım Hikmet’e benzettiği bir şairin adı geldi: Hasan Hüseyin.

    ’BU ŞAİRİ TANIMALIYIM’

    Hasan Hüseyin adını ilk, 1959 yılında Dost Dergisi’nin şubat sayısında yer alan "Ağustos Şiiri"nde görmüştü.

    Azime o gece, ayın ve yıldızların altında Hasan Hüseyin ve Názım’ın şiirlerini okudu.

    Şafak sökmeye başlayınca korktu; ya Nazım Hikmet gibi Hasan Hüseyin’i de yok ederlerse, ya sustururlarsa?

    Kızı Barış’ın sesiyle kendine geldi. Sabah olmuştu. Çocuklarıyla kahvaltı yaptı.

    O gün okulda ders yılı sonu sınavları vardı.

    Okula gitti. Acısını konuşacak kimsesi yoktu.

    Eve dönerken kararını verdi; Ankara’ya gidecekti; Hasan Hüseyin’i görecekti. Hiç tanımadığı, yüzünü görmediği, kim olduğunu bilmediği bir şairin elini tutacak, ona yalnız olmadığını söyleyecekti.

    Bir de merakı vardı; kanını tutuşturan sıcaklığı yaratan bu şiirlerin arkasındaki adam kimdi? Hemen o akşam gidecekti, gitmeliydi, yarın geç olabilirdi.

    Barış’ı omzuna aldı, Ufuk’un elinden tutup tren istasyonunun yolunu tuttu. Kanatlanmış gibiydi. 5 Haziran sabahı Ankara’daydı.

    Ankara kocaman bir kent. Hasan Hüseyin’i nasıl bulacak? Solcu şairi kim bilir; olsa olsa Türkiye İşçi Partililer.

    Polise sordu: "TİP Genel Merkezi neredeydi?" Polis tarif etti.

    Parti binasından içeri girerken heyecanlıydı, saçlarının dibi, burnunu ucu terliyordu.

    Barış kucağında, Ufuk yanındaydı. Partililer bu manzara karşısında şaşırdı. Şairin nerede olduğunu bilemediklerini söylediler.

    Tam çıkacakken, adını sonradan öğreneceği şairin yakın arkadaşı Kemal Çiftler ile karşılaşması hayatının yönünü değiştirecekti.

    Hasan Hüseyin iki hafta önce Ankara’dan gitmişti. Ne zaman geleceği belli değildi. Azime, tren istasyonunun yolunu tuttu, Uşak’a döndü.

    MEKTUPLAR... MEKTUPLAR

    Temmuz ayının sonu; 27 Temmuz.

    Hasan Hüseyin’den mektup vardı.

    "Azime Karabulut merhaba!"

    Mektup beş sayfaydı.

    "Sana ve senin gibi duyup düşünenlere binlerce selam. Sizlere layık olamamak korkusuyla titrediğimi duyuyorum. Ah, ne iyisiniz, ne yiğitsiniz sizler..."

    Azime şaşkındı. Hem mektuba hem de coşkun bir sel gibi akan mektuptaki dizelere. Heyecandan ağladı. Hemen oturup yanıt yazdı. Bir de oğlu ve kızıyla çekilmiş fotoğrafı koydu zarfa. Yanıtı gecikmedi.

    Üstelik o da bir fotoğraf göndermişti.

    Azime, Hasan Hüseyin’i o fotoğrafta gördü ilk; gür beyaz saçları, basık izlenimi veren burnu...

    Heyecandan titriyordu. Yanıtını beklemeden ardı ardına mektuplar yazdı. Hasan Hüseyin de ilgisiz değildi.

    Şairin ikinci mektubu "Sevgili Azime" diye başlıyordu.

    Üçüncü mektubunun tarihi 7 Ağustos 1963 idi. Şair mektubunu saat 03.00’te kaleme almıştı.

    Ve mektup, "Benim Azimem!" diye başlıyordu.

    "Seni sevdim, seviyorum. Seni anlayarak seviyorum. Bunu bugün söylüyorum sanma. Ben sevmem böylesi laflar etmeyi. Hele, hiç sevmem mektup yazmayı. Seni seviyorum diyorum, anlıyorsun değil mi? Bu benim için zor bir itiraf...

    Sen biraz yarınımsın benim. Biraz değil yarınımsın Azime. Sana Azimem diyorum anlasana! Seni anlayarak seviyorum Azime. Düşün ki yüzünü görmedim daha. Kimseden de sormadım seni. Seni kendi sözlerinle tanıyorum, bir de yolladığın resimden...

    Geç mi kaldık? Yoo... Bu da bizim gerçeğimiz."

    ’SESİNİ DUYMALIYIM’

    Şairin son mektubundan sonra Azime bir yol ayrımına geldi. Kaçışı yoktu, koşa koşa polis karakoluna gitti. Telefon sadece karakolda vardı.

    Sesini duymak istiyordu sevdiği adamın.

    Akis Dergisi’ni aradı; Hasan Hüseyin dergide redaktör olarak çalışıyordu.

    20 dakika bekledi telefonun bağlanmasını. Sonunda bağlandı. Kendini su içinde hissetti. Korkuyordu: "Ya sesim çıkmazsa?"

    Toparlandı hemen:

    Sonunda konuşuyor muyuz, senin sesin mi bu? Evet, benim, ben Hasan Hüseyin Korkmazgil.

    Bu kadar sıcak mıydı sesin?

    Ufak bir kahkaha sesi. O sıcak gülüş aklını başından aldı Azime’nin.

    Ama yine de kontrolü kaybetmek istemiyordu; şiirini, yazdıklarını yıllarca izlemek başka, giderek sevmek de başkaydı, ama...

    Evliydi, iki küçük çocuğu vardı ve 30 yaşındaydı.

    Şair, "Atla gel, çocuklarını yanına al gel, yeni bir hayat kuralım" diye ısrar ediyordu.

    Fısıltıyla "Düşüneceğim" diye telefonu kapattı Azime. Ter içindeydi. Bitkindi. Eve dönerken, gömlek cebindeki şairin fotoğrafını çıkarıp baktı. Ağladı.

    Hasan Hüseyin’i sevmekle, şimdiye dek sahip olduğu sevgileri yitirecek miydi? Birkaç gün Azime ne mektup yazdı ne telefon etti.

    Şair Hasan Hüseyin ise mektup yazmayı sürdürdü. "Gel" diyordu hep. "Gel birlikte düşünelim."

    Azime çocuklarını düşünüyordu. Kocasını düşünüyordu. Anlayabilecek miydiler bu aşkı. Kocası, onuruna yedirip de "Haydi git" diyebilecek miydi? Ya babalar, anneler, akrabalar... Göze almak kolay mıydı, çekip gitmeyi?

    Günler boyu kendini kırlara attı. Deliler gibi dolaştı akarsu kıyılarında, pınar başlarında. Ürpererek uyandığı rüyalar gördü. Artık dayanamıyordu. Kararını önce ailesine açmaya karar verdi.

    Kardeşleri ilkokul öğretmenleri Necati, Ömer, Mustafa ne olursa olsun yanında olduklarını söylediler. Babası pek sesini çıkarmadı. Annesi, "İnsanın başına kar da yağar, boran da savrulur" dedi. Yüreklendi.

    Hemen koşup telgraf çekti sevdiğine: "Geliyoruz!"

    İLK KARŞILAŞMA

    17 Ağustos 1963.

    Ankara Tren İstasyonu.

    Azime’nin kalbi duracak gibi. Annelerinin içindeki yangından habersiz çocuklar sevinçliydi, yine Ankara’ya geldikleri için.

    Tren istasyona girdi.

    Azime’nin yüreği kıpır kıpır; şiir ile başlayıp mektupla devam eden bir sevdanın peşinden koşup Ankara’ya geldiğine inanamıyordu. Üstelik daha yüzünü bile görmemişti sevdiceğinin...

    İşte gördü onu Azime; gri kabarık saçları, genç enerjik yüzlü, ince bedenli bir adam telaşla tren vagonlarına bakıyor.

    Emindi, "Kesin bu o" dedi içinden.

    El sallarken, utanarak seyretti aşkını; ince dal gibi boylu boslu bir adamdı şair.

    Azime telaşlıydı, bu kez iki elini de sallamaya başladı. Hah o da gördü işte. Göz göze geldiler.

    Tren istasyonunun lokantasına oturdular.

    Çocuklar kendi aralarında oynuyordu.

    Sessizliği Azime bozdu:

    "Yalnız mısın?"

    Hasan Hüseyin güldü: "Ara sıra Hollandalı bir kızla..."

    Azime’nin yüzü duştu. Şair ekledi: "Hiç canım... Çilli bir kız işte!"

    Gün boyu Ankara’yı gezerek sohbet ettiler.

    Azime çocuklarla Ulus’taki Buhara Otel’e yerleşti. Sohbetleri sabaha kadar otel lobisinde de sürdü. Ertesi gün yine buluştular. Birbirlerini tanımaya çalışıyorlardı.

    Azime henüz eşinden ayrılmadığı için, o ilk ziyarette Hasan Hüseyin’in elini bile tutmadı.

    EVLENİYORLAR

    Birkaç gün sonra Uşak’a döndü. Okuldaki görevini sürdürdü. Bu arada zor bir süreç sonunda eşinden boşandı.

    Sadece evinde değil, Uşak’ta da sorunlar çıktı. Edebiyat öğretmeninin bir solcu şaire aşık olması, halk arasında yer yer öfkeli çıkışlara neden oldu. O, aşkının arkasında dimdik durdu.

    Uşak’ta sorunlarla boğuşurken, 10 Haziran 1964 günü hayatını değiştirecek teklifi aldı. Hasan Hüseyin evlilik teklif etti. Aynı gece çocuklarla yine Ankara’nın yolunu tuttu.

    11 Haziran’da Altındağ Evlendirme Memurluğu’nda evlendiler. Törende sadece beş arkadaşları vardı. Azime çocuklarını alıp Ankara’ya yerleşti. Bir yıl sonra oğulları Temmuz doğdu.

    Ve Azime, eşi Hasan Hüseyin ve çocukları Ufuk, Barış ve Temmuz ile kirletilmemiş mutlu bir hayat yaşadı.

    Azime Korkmazgil’in aşkı bugün hálá ilk günkü heyecanla sürüyor.

    376 gün yoğun bakImda kaldI

    4 Mart 1927 tarihinde Sivas-Gürün’de doğdu.

    Annesi Gülşan.

    Babası, 1898 doğumlu Nalbantoğlu Şükrü, Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’ndeydi ve Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katıldı. İstiklal madalyası vardı. Kurultay İlkokulu’nda hademelik yapıyordu.

    Şairin yedi kardeşi vardı.

    Tek okuyan sadece o oldu. İlkokulu babasının hademelik yaptığı okulda okudu. Ortaokula gidemedi; Ziraat Bankası şubesinde getir götür işlerinde çalışmaya başladı. 20 Kasım 1979’da öldürülen Dr. Necdet Bulut’un babası bankanın müdürüydü. Hasan Hüseyin’le yakından ilgilendi. Parasız yatılı okul sınavlarına girmesine sebep oldu.

    Sınavın yapıldığı Sivas’a gitmek için, komşularından ödünç alınan ayakkabıyla 60 km yolu yürüyerek gitti.

    Kazandı, Niğde Ortaokulu ve sonra Adana Erkek Lisesi’nde okudu.

    Okulda dünya edebiyat klasikleriyle tanıştı. Şiir yazmaya başladı.

    Gazi Eğitim Enstitüsü’nü bitirip Türkçe öğretmeni oldu.

    K.Maraş-Gökşin’e öğretmen olarak atandı.

    Nazım Hikmet şiirlerini okuduğu için ihbar edildi; 1951’deki TKP davasına dahil edildi. Üç yıla mahkûm oldu. Bütün kamu hakları elinden alındı. Elbistan ve Nevşehir cezaevlerinde yattı.

    Cezaevinden çıktıktan sonra ekmek parası kazanmak için İstanbul’a gitti. Bu kez askere alındı; üniversite mezunu olmasına rağmen er olarak 27 ay askerlik yaptı.

    Askerlik dönüşü baba ocağına döndü. Kahvelerde karakalem portre ressamlığı yaparak, tabela boyayarak ve okuryazar olmayan ailelerin askerlik mektuplarını yazarak geçimini sağladı.

    Şiirden hiç kopmadı. İlk şiiri 1959’da Dost Dergisi’nde çıktı. Ayrıca yazdığı iki oyun radyoda piyes oldu.

    27 Mayıs 1960 askeri hareketinden sonra, "Türkiye artık değişti" diyerek Ankara’ya yerleşti. Akis Dergisi’nde düzeltmen/redaktör olarak çalıştı. Basın-İş Sendikası’nın genel sekreterliğini yaptı.

    Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı YÖN ve TİP’in yayın organı Sosyal Adalet Dergisi’nde makaleler yazdı.

    İlk kitabı "Kavel" 1963 yılında çıktı. Yeditepe Şiir Ödülü’nü kazandı.

    Sadece şiir değil, mizah öyküleri de yazıyordu.

    1966 yılında "Kızılırmak" kitabından dolayı yargılandı. Beraat etti.

    1968’de Forum Dergisi’ni satın aldı. Ancak dergi uzun ömürlü olamadı.

    1969 seçimlerinde Çorum’dan TİP milletvekili adayı oldu. Kazanamadı. Partide "güler yüzlü sosyalizmin" öncüsü Mehmet Ali Aybar’a yakındı.

    1973 yılında çıkardığı "Acıyı Bal Eyledik" şiir kitabıyla daha da ünlendi.

    Şiirleri Nazım Hikmet’in yazdıklarıyla karşılaştırıldı. Názım’a hiç söz söylemedi ama Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı sevmediğini açıkça söylüyordu. Ahmet Muhip Dranas’ın şiirlerini beğeniyordu.

    1983 yılında evinde çalışırken beyin kanaması geçirdi. 6 ay hastanede, 6 ay evde yoğun bakımda kaldı.

    Yakın arkadaşı beyin cerrahı Dr. Yahya Kanpolat, ilgisini arkadaşından hiç eksik etmedi.

    Azime Korkmazgil bir gün bile kocasının başından ayrılmadı.

    Ancak kurtarılamadı.

    26 Şubat 1984’te hayata gözlerini yumdu.

    Mezarı, Ankara Karşıyaka Mezarlığı’ndadır.
  • 136 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Ramazan girmeden kitabı okumak üzerine düşünmek ve Ramazana daha hazır girebilmeyi isterdim.

    Hocam kendine has üslubuyla yazılarını en sade şekilde anlatmış ve ayetlerle desteklemiştir.

    Ramazan imsaktan iftara kadar mideyi aç ve susuz bırakmak değil aynı zamanda Allah’ın yasakladığı ne varsa hepsine karşı oruç tutmaktır. Oruç cennette derece kazanmak için ve zorlandıklarımızı kolaylaştırmak için sanki bir merdiven görevi görüyor. Oruç zengin ile fakiri aynı sofrada buluşturup kardeşlik bağını kuvvetlendiriyor.
    Bize farz kılındığı gibi bizden önceki ümmetlerede farz kılınmış, kat kat sevap kazandığımız diğer zamanlarda yaptığımız nafilelerin ramazan ayında farz kadar sevap kazandırdığı önemli bir ibadetimiz. Ramazanı Allah’ın rızasını kazanarak geçiren her müslüman için bayram gerçek bir bayram olma anlamı kazanıyor.

    Ve bayram, aristokratların, burjuvanın keyif günü değil, sahip olunan bölüşüldüğü, zenginle fakirin aynı safta namaza durduğu kardeşlik günüdür.

    Bugün Halepte, Musulda, Gazzede, Kahirede, Mısır zindanlarında, Doğu Türkistanda, Arakanda kamplarda da bayram...

    Yine bu bayram anneler geçen yıl elini öpen oğlunu, genç kadınlar eşlerini hatırlayacak, çocuklar bayram namazından babasının kolunda eve dönen arkadaşlarına bakıp şehid babasını düşünecek. Bombalarla yıkılmış şehirlerin kan ve barut kokan sokaklarında sürgünde vurgun yiyen çiçekler gibi biraz hüzün, biraz neşe, biraz baba hasreti, biraz şehid evladı olmanın gururuyla dolaşacaklar.