Daniel Keyes'in kaleminden dökülen bu sarsıcı eser, zekanın bir lütuf mu yoksa insanı kendi türünden koparan trajik bir yalnızlık duvarı mı olduğunu Charlie Gordon'ın devinimleri üzerinden sorgulayan derin bir psikolojik inceleme.
Başlangıçta düşük IQ ile yaşayan Charlie, çevresindeki herkesi sevgi dolu kendisini de mutlu bir birey olarak tanımlarken, aslında dünyanın acımasız gerçekliğinden bihaberdir. Geçirdiği deneysel operasyon ve ardından gelen logaritmik zihinsel gelişim süreci, onun sadece imlasını ve kelime dağarcığını düzeltmekle kalmaz, aynı zamanda bilincinin kapalı perdelerini de sertçe aralıyor.
Yazım hatalarının bir gecede düzelmesi, sadece dilbilgisel bir başarı değil, Charlie’nin zihnindeki hız sınırının kalktığının ilk işareti. Bu ani düzelme mucizevi görünse de aslında Charlie’nin duygusal gelişiminin yetişemeyeceği kadar hızlı bir entelektüel patlamanın habercisi aslında. Bilgi, Charlie’ye bir nehir gibi değil, bir barajın patlaması gibi gelir. Artık sadece öğrenen biri değil, öğrenmenin doğasını sorgulayan, dünyayı diller, formüller ve felsefeler üzerinden yeniden inşa eden bir dahiye dönüşür.
Charlie zekileştikçe, eskiden kendisine gülen iş arkadaşlarının aslında onu aşağıladığını, dahi sandığı doktorların ise kendi hırsları ve yetersizlikleri arasında sıkışmış sıradan insanlar olduğunu fark eder. Bu farkındalık, onun çocuksu saflığını da yok ederek yerine bilginin soğuk ve keskin yalnızlığını bırakıyor. Eskiden tanrı gibi gördüğü bu adamların, aslında kendi korkularıyla boğuşan, Charlie’yi bir insan olarak değil bir "başarı simgesi" olarak gören figürler olduğunu anlaması, onu derin bir nefret ve ardından gelen bir yabancılaşmaya sürükler.
__(...) Bu kişiler, bilgilerinin sığlığı belli olmasın diye yanımdan kaçmak için
Yeni bir kitap ile geldim King
Öncelikle bu kitabı okumak bana da çok sürpriz oldu. Hiç beklenmedik anda elime geçince hemen başlamak istedim. Bundan bir kaç gün önce Kazazede kitabını okurken bir ileti atmıştım burada. O çok arada kaldığım, kazazede ye devam etsem mi yoksa o kitaba mı başlasam dediğim kitab bu kitaptı.
Hiç planda yok iken ortaya çıktığı için bende ne yapacağımı şaşırmıştım. Ama bir kitabı mecbur kalmadan yarım bırakmak hoşuma gitmiyor. Okuduğum kitabı bitirip buna öyle başladım. Tabi o kitabı okurken aklım hep bunda olsa da...
Arka kapağı: Evet, randevuya çıktığım adamın evli olmadığını varsaymak benim hatamdı.
Onu bir arkadaşımın evine akşam yemeğine götürmek de öyle çünkü bu sayede arkadaşımın onun karısıyla da arkadaş olduğunu öğrendim. Bu da randevuya çıktığım adamın evli olduğu anlamına geliyordu. Ve karısı, o "iş yüzünden mesaide olduğu için" arkadaşının evindeydi.
Kafanız mı karıştı? Benimki de!
Beklendiği gibi, randevumun karısı, kocasının onu aldatan bir pislik olduğunu öğrendiği için çok kızgındı.
Bunu tabii ki anlayışla karşılamıştım.
Sözde randevuda olduğum adamın karısının yanında oturan biri vardı. King.
Görünüşe göre kadının kardeşiydi ve ismine yakışan bir duruşu vardı. Ve randevum ikiyüzlü bir pislik olduğu için, King'e hayran hayran bakmaktan rahatsızlık duymamıştım, özellikle de onu bir daha görmeyeceğim için.
En azından öyle planlamıştım.
Ama binlerce olası sonucu listelemek zorunda kalsaydım bile, randevumun cinayetine tanık olmak, onun katili tarafından kaçırılmak ve sonra süper çekici ama açıkça deli bir suç patronuyla evlenmeye zorlanmak bingo kartımda yer almazdı.
Ama ne yazık ki... işte buradaydım.
İncelemeye gelirsek: Serinin ismi "İttifak Serisi" diye geçiyor. Bu kitap ise serinin 2. Kitabı. Ben ilk
Bir gün Homeros bir zeytin ağacının altına oturur ve ağaç ona şöyle fısıldar:
"Senden önce de buradaydım, senden sonra da burada olacağım.”
Hermann Hesse’nin Ağaçlar kitabını okurken aklıma ilk gelen şey bu oldu. Çünkü Hesse ağaçları anlatırken aslında doğayı değil, zamanı anlatır bizlere.
Ağaçlar onun metinlerinde yalnızca birer bitki değildir. Onlar sessiz tanıklardır. İnsan gelip geçer, uygarlıklar değişir, fikirler yükselir ve yıkılır; ama ağaçlar aynı yerde tüm ihtişamıyla durur. Gövdeleriyle göğe uzanırken kökleriyle geçmişe bağlanırlar.
Modern dünyanın telaşına alışmış biri için bu kitap ilk başta biraz zorlayıcı bile olabilir. Günlük yaşamın hızına kapılmış bir zihin için Hesse’nin sakinliği neredeyse bir yavaşlama zorlaması gibidir. İnsan zihninin alıştığı o küçük kaosu durdurmak kolay değildir.
Ama metnin ritmine alışınca başka bir mucize gerçekleşir: bir dinginlik başlar zihinlerde ve yüreklerde. Hesse’nin sayfalarında ağaçlar yalnızca doğayı değil, sabrı da öğretir. Ve belki de en önemlisi, "yalnızlığın" korkulacak bir şey olmadığını gösterir. Ağaçlar ormanda bir başlarına dururlar; ama bu onları eksik veya noksan kılmaz. Tam tersine, kendi varlıklarını sessizce ve güçlü bir şekilde sürdürürler.
Bir ağaca bakarken aslında zamanı görürüz. Ve Hesse bize bize bir ağacın kalbinden gökyüzüne baktığımızda şunu fısıldar:
**İnsan da ancak kendi köklerini bulduğunda gerçekten yükselebilir.
**
Kitabı bitirdiğimde Tanrı’ya şöyle seslendim:
“Tanrım, beni yavaşlat.”
Bu dua bana kendi hızından yorulan insanı anlattı. Günün karmaşasında, düşüncelerin gürültüsünde, sürekli bir yerlere yetişme telaşı içinde yaşarken bazen durmayı unutuyoruz. Oysa bir ağacın büyümesi gibi, insanın da olgunlaşması aceleyle değil zamanla gerçekleşir.
Belki de bu yüzden Hesse’nin
Platon’dan Descartes’a kadar felsefi geleneğin büyük kısmı benliği, değişen niteliklerin altında yatan değişmez bir töz olarak düşünmüştür. Oysa Charlie'nin hikâyesi bu anlayışı kökünden sarsar. Zekâsı değişir, önce çok yükselir sonra sıfırlanır; belleği değişir, çocukluk anıları yeniden yorumlanır, dil becerileri dönüşür; karakteri değişir, sakin çocuktan öfke dolu bir dehaya oradan bilge bir kurbana dönüşür ve en son duyguları değişir, basit sevinç veya üzüntülerden karmaşık bir duygusal alana geçer. Eğer Charlie "değişmeyen bir öz" olsaydı, tüm bu dönüşümler yüzeysel kalırdı. Oysa romanın gücü, her dönüşümde Charlie'nin tamamen başka biri haline gelmesi, ama yine de "Charlie" olarak kalmasıdır. Bu durumu kitaptan hareketle izleyebiliriz: 163. sayfada, “Şimdi ben kimim ve neyim? Tüm hayatım mı, yoksa son birkaç ayın mı toplamıyım ben” sorusunu sorar. 171. Sayfada ise “bu deneyden önce Charlie Gordon adında birinin var olmadığını bile söylememiz mümkün değil” ifadesini kullanır. 182. Sayfada, kendimiz olmaya ne zaman başlarız sorusunu öne çıkaracak biçimde, “ben otuz yıldan fazla bir süre karanlıkta değil miydim” sorusunu kendine sorar. Daha önce anımsamadığı anıları ona geri gelmeye başladığında bu karanlık birden ışıldayacak, yerine anıların belirlediği bir benlik mi çıkacaktır. Oysa bu durumun kendisi bile, anımsayanın anımsadıklarının niteliğine koşullu olmasını gösterir. 232. Sayfada, Charlie kendisinin kim olduğunu anlama çabasının ve varlığının tüm anlamının sadece geçmişinde değil, geleceğiyle ilgili olasılıkları, yani salt nereden geldiğini değil nereye gittiğini de içerdiğini belirtir. Charlie açısından onu o yapan şeyin labirentte tutturduğu yol olduğunu belirtir. Bu anlamda kendisini bir nesne, madde ve dolayısıyla bir töz olarak değil de pek çok varolma
Aydınlıktı, oysa şimdi karanlık. Buradaydım, oysa şimdi gidiyorum.
Syf 74
Ölüm korkusu kendini en çok ona yaklaştığında belli ediyor olsa gerek Yaşamaya duyduğumuz özlemi en çok ona yaklaştığımızda duyumsuyoruz. Fakat bazen elden gelen tek şey özlemek, elimizden gelse onu da yapmayacağız. Ve sorgulamaya başlamak için çok da geç sayılmaz. Hayat üzerine Düşündükçe yanlış giden şeyleri bulmak kolaylaşırken acı katlanarak artıyor. Ve o sona yürüyoruz tüm yanlışlarımızla beraber.
Kitabı benim için etkileyici kılan son satırlarıydı. Ölürken hayatımızda tamamen yanlış olmayan bir şey bulma umuduyla çektiğimiz acı katlanır. Katlanır ve o şeyi bulduğumuz zaman tüm yanlışlara rağmen o doğru şey bizi ölüme taşıyabilir.
Ölüm nerede? Ölümün yerine ışık vardı. “Demek buymuş!” Dedi birden yüksek sesle. “Ne büyük bir sevinç!”
henüz sadece Beyaz Mantolu Adam’ı okudum. Dümdüz bakıldığında anlattığı pek bir şey yok. Ama oğuz atay dümdüz insanlar için değildir zaten. Toplumun tamamının (tekstilci kumaşçılardan, kemercilere veyahut plajdaki insanlara, parktaki çocuklara kadar) kadın mantosu giydiği ya da hayatının onda bıraktığı fiziksel izlere yargılarla baktığından bahsediyor biraz. sadece baktığından da değil insanoğlunun bu patavatsızlığı ve tabir-i caizse insancılsızlığından. Aslında çok da zor olmamalı bir insana hayatın onda bıraktığı izler yüzünden zorbalamalar yapmamak, sadece biraz daha anlayışlı olmak. kadın mantosu giydiği için yabancı damgası yemek, pantolonunun kemer yeri olmadığı için çengelli iğnelerle kemer takarken “şuna bak kemerini bile çengellilerle tutturmuş” cümlelerine maruz kalmak. Göze o kadar batmasa da hepimiz takılan kolyelerden, yüzüklerden, giyilen mont ve paltolardan kişiye ait bir yargı oluşturuyoruz. end of thought
düzenleme: Oğuz Atay için hafifti ama birkaç hikayesi dışında çok derinden etkiledi beni şahsen. favori hikayelerim Beyaz Mantolu Adam, Korkuyu Beklerken -şaşırmadığınızı düşünüyorum-, ve Demiryolu Hikayecileri bir rüya. Ortak noktalarını düşünüyorum biraz daha duygulular, ya da ben öyle anlam yükledim bilemiyorum. Ama beyaz mantolu adam da öbürleri de duygusallar, daha doğrusu duygularının varlıklarını hissediyorum. Yüzeysel yazılar değil bunlar, duygular ön planda ve hissediliyor. Önem verdiğim şeylerden biri anlatılan şeyi hissetmek. O yüzden benim için en değerli hikayeler bunlardı. Ben buradaydım sevgili okuyucu, sen neredesin acaba?