Bir gün padişahın mahkemede şahitlik etmesi gerekiyordu.Mahkemede herkes gibi o da ellerini önünde bağlayarak ayakta bekledi. Devrin Bursa kadısı Molla Şemseddin Fenari dik dik padişahı süzdükten sonra şu hükmü verdi: "Senin şahitliğin geçersizdir. Zira sen namazını cemaatle kılmıyorsun. Elinde imkân olduğu hâlde namazlarını cemaatle kılmayan biri yalancı şahitlik edebilir demektir."
Bu itham karşısında herkes Yıldırım Bayezid'in hiddetlenmesini bekliyordu. Fakat o boynunu büküp mahkemeyi terk etti. Bu hadiseden sonra sarayının yanı başına bir cami yaptırdı ve namazlarını cemaatle kılmaya başladı.
Düşmanına başını hiç eğmedi
Yüz yüze savaşmaktan çekinmedi
Yele verip devleti çerağını
Kınında gizlemedi kılıcını
Gayret ile korudu namusunu
Şerefiyle vermedi konuğunu
Timura zaferi verdiyse de Hak
Tahtına soyunu etti müstehak
Şubat 1920 yılında İstanbul'da bulunan Türk Ocakları binası da işgal edilip kapatıldı. Türk Ocakları bu durum karşısında yılmadı ve bir hafta geçmeden tekrardan İstanbul merkezde yeni bir genel merkez açtı. Fakat uzun sürmeden bu yeni genel merkezde 9 Mart 1920 yılında İngilizler tarafından işgal edildi. Zaten bundan kısa bir zaman öncesinde de İzmir, Bursa ve Ege Bölgesi etrafındaki Türk Ocakları şubeleri de Yunanlılar tarafından kapatılmıştı. Türk Ocaklarında yapılan bu kapatma harekatları ve işgaller sonrasında birçok Türk Ocağı yöneticisi ve üyesi Malta'ya sürgün edildi Ayrıca basılan Türk Ocakları binalarındaki evraklar ve belgeler harap edildi. Bütün bu baskınlara ve kapatma olaylarına rağmen Türk Ocakları dağıtılamadı, Türk milliyetçilerinin Milli Mücadele'deki etkili rolü engellenemedi ve Türk ocaklarının bu tutumu, bu başarısı İstiklal Savaşı'nın itici gücü oldu
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Nasıl kıymışlar bu güzelliğe nasıl? Başka yer kalmamış mı sanayi kuracak, tutmuş Bursa'nın yeşilini yakmışlar. Şimdi ne o ruhtan bir eser var ne o sanattan. İnsanlar fotoğrafını çekip geçiyor.
Bir gün, gazetelerde, "Hazin bir vefat" başlığı altında kısa bir fıkra çıktı: "Bursa eşrafından, eski maslahatgüzarlarımızdan, Tütün İnhisarı İdaresi Mütercimi Ahmet Fahim Bey ecel-i mev'udiyle vefat etmiştir. Merhum her cihetle faziletli, hür fikirli, geniş bilgili, çok nezaketli, şahsına hörmet telkin ettirmiş ve dostları tarafından çok sevilmiş bir zattı. Vefatı zayiattandır. Mevla rahmet eyleye!"
İşte, ölünün cesedi üstüne atılan birkaç kürek toprak gibi, hatırası üzerine kapanan birkaç satır yazı! O ölüyü bilmeyenlerden bu fıkrayı okuyanlar sanki ne duyarlar? Bir talihin ademe göçmesinden onunla alakası olmayan ne anlar? Bir faninin öldüğüne kimse şaşmaz ve kimse düşünmez ki o da kendisini ölümden bizim kendimizi sandığımız kadar uzak sanırdı. İnsanlar, birbirlerinden uzun mesafelerle ayrılmış yıldızlar gibi, kendi hususî boşlukları içinde dönen, hepsi yalnız, hepsi mahrem ve başkalarına kapalı birer dünyadır. Bir yıldız sönünce ondan uzaktakiler bir şey duymaz. Hayatın ve ölümün ehemmiyeti hep nispî ve izafîdir. Bizim için ölüm yani kendi dünyamızın ölümü kâinatın en mühim hadisesidir.