... dönemin rektör yardımcısı ile Fırat arasında şöyle bir diyalog geçmiştir:
FÇ: Hocam merhaba, ben Tarih bölümü birincisi sınıf öğrencisiyim; sizin de bildiğiniz üzere okulumuzdaki bölücü örgüt mensupları, yaptıkları eylemlerle eğitim-öğretim hakkımızı engellemekte, Emniyet ve üniversite yönetimine bağlı olan özel güvenlik güçleri olaylara müdahale etmemektedir, biz öğrenciler olarak mağdur oluyoruz. Bu konuyla ilgili üniversite yönetimi neden bir çalışma yapmıyor?
RY: Evet bu durumdan haberdarız, fakat bahsettiğin gruplara müdahale edersek olaylar daha farklı boyutlara ulaşır. Herhangi bir polis müdahalesi de okulun geneline zarar verir. Bu da hiçbirimiz için iyi olmaz.
FÇ: Eğer bu gruplara müsaade ederseniz, edebiyat fakültesinin durumundan rahatsız olmuyorsanız, arkanızdaki duvarda asılı duran Atatürk fotoğrafına bakamazsınız.
RY: Sen beni yargılayamazsın!
FÇ: BEN ATATÜRK'ÜN ÇOCUĞUYUM, YARGILARIM!
Bir mutfaktan daha güzel değildir hayat, bir mutfak gibi de pis kokar ve bir şeyler yemek istiyorsa ellerini kirletecektir insan; yalnız bu işten sonra onları iyi yıkamayı biliniz. İşte çağımızın bütün ahlakı bu noktada.
"Ülkücü, dünya nimetlerinden yana nasipsizdir. Gözü yoktur ki nasibi olsun. Bir lokma, bir hırka ona yeter. Paraya karşı o kadar müstağnîdir ki, halkın hayretine sebep olur. Herkesin istediğini istemez, ne istediğini de herkes anlayamaz. Kendi zevkleri dışında zevk tanımayanların gözünde 'zevksiz' bir adamdır! Küçümserler onu. Hayatı anlamamakla, üç günlük dünyanın hakkını vermemekle itham ederler. O, böyle davranışlara hiç önem vermez. Elverir ki, inandığına dokunulmasın."
Türk kültüründe 'anlatım/gösterim/canlandırma' geleneğinin diğer önemli ismi Özay Gönlüm'dür... ...'Bağlama sevdalısı' bu genç, sazıyla İngilizce şarkılar dahi söylemiştir. Bu durum, belki de Özay Gönlüm'ün Türk anlatım ve gösterim geleneğindeki değişimci özelliğini ortaya koyan ilk uygulamalardan biridir.