• İttihat ve Terakki'nin ileri gelenlerinden olan Ahmet Rıza Bey , Sultan Abdülhamid Han'a son derece düşman olmasına rağmen;
    “Ayıp.. Ayıp.. Bu adam 32 sene "Hakan" ve "halife" idi.hakkında bu kadar edepsizce hücumlar ona bu kadar tahammül etmiş olan bizler için de yüz karasıdır. Sultan Abdülhamid için şu söylenen, yazılan, çizilenlerin büyük kısmının yalan ve iftira olduğunu bildiğimiz halde, nasıl tahammül edip imkan veriyoruz? Bu iftira selinin yarın ki muhatapları da bizler olacağız. Buna da inanın!”
    diyerek, Sultan Abdülhamid Han'a bu kadar haksız iftiralar yapılmasına dayanamadığını itiraf etmişti.
  • 344 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    “Sultan Hamid'in çok beğenip takdir ettiği yazarlardan biri Ahmed Midhat Efendi idi. Ciltler dolusu roman, hikâye, makale yazan Ahmed Midhat Efendi için "Usanmaz bir gayretle bilginin yayılmasına çalışır." derdi. Ahmed Midhat Efendi, Sultan Hamid'in şahsen ve birçok defa iltifat ve teşviklerine mazhar olmuştur.” (Sultan Abdülhamidin Sırdaşı, Tahsin Paşa, Sayfa 199)

    Ahmet Mithat Efendi, “her biri bir gecede okunup karilerini (okuyucularını) hem eğlendirmek hem müstefid etmek (faydalandırmak) üzere” kaleme aldığı bu yazılarında ki amacı, kitap okumayı en faydalı eğlence vasıtaları arasında göstermektedir. Vaktin faydalı geçmesi fikrini esas alan Ahmet Mithat’a göre bu vasıta, kumar, satranç, bilardo, kağıt, içki gibi vakit geçirme, eğlenme vasıtalarının hiçbirisi ile kıyaslanamaz.

    Eser genel olarak sosyal, kültürel, tarihî, hikemî, ilmî, fennî, dinî ve edebî konuları ihtiva etmektedir; özelde ise musahabelerin (sohbetlerin) başlıklarından da anlaşılacağı üzere Ahmet Mithat'ın diğer pek çok eserinde üzerinde durduğu evlilik, evlilikte dikkat edilmesi gereken hususlar (yaş, bulaşıcı hastalıklar vb.), ailenin parçalanmasına neden olan kadınlardaki iç sıkıntısı, vakti faydalı olabilecek en iyi şekilde geçirme vasıtaları, eğitim, çocuk terbiyesi, kadınların güzelliklerini doğal yollardan sağlamaları ve korumaları, mezhepler, batıl inançlar, beslenme şekli, suların içindeki mineraller, mesken tipleri, medenî meskenlerde kullanılan malzemeler ve yapı biçimi gibi konuları ihtiva etmektedir.

    —-

    Kitaplardan alıntılar vererek biraz olsun kitabı tanıttırdığıma göre artık kendi hususi incelememe geçebilirim.
    Bizzat Sultan Abdülhamid Han’ın iltifatına mazhar olmuş, kendisinden hem rütbe, hem nişan alan bu yazarın bir kitabını okumak istedim.

    Çok hoşuma gitti kitap. Yazarın samimiyeti, hoşsohbeti, letafeti, nezaketi, diline nakşolunmuş. Türkçe/Osmanlıca olan bu kitabı okumak biraz meşakkatli olabilir fakat sayfanın altındaki kelime anlamları ile okunulduğunda anlaşılırlığı ortaya çıkmaktadır, yazarın ne demek istediğini bu şekilde okumak da ayrı bir keyif vermektedir. Ayrıca kelime dağarcınızı da genişletir.

    Sultanın iltifatına mazhar olmak kolay şey değildir, Ahmet Mithat Efendi gerçekten hakkını vererek yazmış. Bir asır evvel yaşayan bir adamın hayal dünyası, düşünceleri ve fikirleri elbette bu günün insanından farklı olacaktır, bilinen konu başlıklarındaki farklı perspektifi, farklı bakış açısı beni oldukca şaşırttı. Olaylara hiç bakmadığım yerlerden bakış açıları kazandırdı bana. (Biraz spoiler olabilir). En sevdiğim sohbet yazıları kadınlarda hıfz-ı cemal (güzelliğin korunması) ve tezyid-i cemal (güzelliğin artması) konularıydı, muazzam yazılar, yazar bana doğal güzelliği bir kez daha sevdirdi, kadın için süslenmenin gerektiğini ve fitrî olduğunu fakat zararlı şeylere müracaat etmeden tabii ve doğal yollarla yapmak gerektiğinden bahsetti, makyajın zararlarından bahsetti, kadın için boya badana gibi zararlı maddeler içeren makyajlar kullanmaktansa, kadının kendi zerafetini, güzelliğini nasıl sergileyebileceğini vesaire anlatarak konunun akışı, kullandığı dil ve anlatımı adeta beni mest etti. İşte aradığım kitap bu dedim. Konuya dair çok değerli nasihatler ve öğütler verdi, hatta saç bakımı, yüz bakımı için maske tarifi dahi verdi! Ne yazık ki Osmanlı dönemlerinde yaşamıyoruz ki gidip gül suyu gibi malzemeler tedarik edip de kendi doğal karışımımızı yapalım, bunlar artık hem oldukça pahalı hem de bulunması oldukca zor. Yine de bizim için sırf hayır olsun kadınlara bir hizmet olsun diye, ucret talep etmeden, hem de bir erkek bakış açısıyla biz kadınlara bilgisini paylaşması takdire şayan! Şahsen ben kendi payıma düşeni aldım o yazılardan.

    Yazarımız okuyucularına “kari” (okuyucu) diye hitap ederken, bilhassa kadın okuyucuları için de “karie” (kadın okuyucu) diye hitap ederek biz okuyucularına çok değer verdiği yazılarından anlaşılıyor. Bazen erkeklere mahsus olan konular geçiyor ve kadınları unutmayarak, “karielerimizi darıltmayalım!” gibi cümleler kullanabiliyor. “Kadın-erkek eşittir” diyerek kadına en büyük darbeyi indiren feminist tayfalarının yaptığı bu büyük tahribatı biraz da olsa gidermek için her kadın ve erkeğin fakat bilhassa kadınların okuması gereken bir eser. Sadece kavram olarak değil, içerdiği konularda da bu fayda sağlanmaktadır. Böylece belki kadın kadınlığını, erkek de erkekliğini hatırlar da birbiriyle ölesiye bir mücadeleye girişmektense birbirini tamamlamanın ve birbirine denk olmanın yollarına baş vururlar.

    İncelememe devam ederken söylemeliyim ki, bu adam tam bir cevher. Bu muharrif en sevdiğim yazarlar arasında yerini bulmuştur artık. Bu cevher malesef şu zamanda çoklar tarafından bilinmiyor, özellikle bu eserinin ne kadar az tanınıyor olması hatta bu uygulamada hiç tanıyanı olmaması çok üzücü! Lakin o dönemde değeri hak ettiğince gören yazarımız bizzat Sultan Abdülhamid Han tarafından da dönemdeki devletin durumunu ve icraatini yazıya dökmek üzere vazife almıştı ki bu kitap da onun “Üss-I İnkilap 2 / II.Abdülhamid Han'ın Cülüsundan Birinci Seneye Kadar” ismini almıştır, dileyenler okuyabilir.

    Aslında yazarın bu kitabındaki her bir sohbet yazısı için ayrı inceleme yapmak gerekir, zira tek incelemeyle kitabın incelemesini yapmış sayılamam. Kitaptaki ana konulardan bahsetmek gerekirse hatırıma gelenlerden bazıları: vakit geçirmek, ömür uzunluğu, tabiat, hayvanlar, doğa, hava, evlilik, kadınlar ve güzellikleri konusu, çocukların eğitimi, ve babaların evlat yetiştirmesine varana kadar herkesin faydalanabileceği konular içermektedir. Diğer bir artı ise, yazarımızın yazılarının fıtrî olması ve dinimizce uygun olması da çok hoşuma gitti. Hatta bir yer de gazetesi “Tercüman-ı hakikat” için kendisine gönderilen yazılardan seçtiklerinden yayınlayabileceğini fakat İslama aykırı yazıları asla yayınlamayacağını söylemisti, bu konuda taviz vermemişti. O zaman ki gazeteci bile gazetesini dine aykırı malzemeden koruyorken şuan ki halimiz gerçekten içler acısı değil midir?

    Kitabı okumadan evvel keşke Osmanlı döneminde yaşasaydım diye esef ederken, bu kitapla o döneme gitmiş ve o zaman diliminde hayalen de olsa yaşamış oldum, o karilerden (okuyuculardan) biri de ben oldum. Acaba yazarımız 100-150 sene sonra dahi bir karie’nin gelip de eserlerini okuyup faydalanacağını hiç düşünmüşmüdür merak ederim.

    Yazarımızın diğer bütün eserlerini de okumak istiyorum inşaallah nasip olur. Bilhassa Dergah Yayınlarına ait olanları çünkü bu yayınevindeki kitaplarda orijinal dilinin metni bulunmaktadır, sadeleştirilmiş değildir.

    Kitaptaki her sohbet takribi 15 sayfadır ve yazar gece vakti uyumadan okumayı tavsiye eder ki eser ismi de buna mukabilen “Musahabat-ı Leyliye” ismini almıştır, yani “Gece Sohbetleri.” Ahmet Mithat Efendi bu kitabıyla gerçekten gayesine ulaşmış ve bu kitabıyla okuyucularını hem eğlendirmiş, hem de faydalandırmıştır.

    Sabır ile buraya kadar okuyanlarınız varsa, sizlere de teşekkür ediyorum. Yazarımız Ahmet Mithat Efendi için Allahın rahmetini niyaz ediyor ve El-Fatiha diyerek ruhlarına bir hediye göndermenizi temenni ediyorum.
  • Osmanlının son zamanlarında adam kayırma maalesef haddi aşmıştır. Ancak devlet işinde kayırma olmaz,
    liyakat esastır. Osmanlının tarihsel geçmişine baktığımızda padişahların büyük çoğunluğu son zamanlara
    kadar adam kayırarak iş yapmamış, iş yapacak adamları kayırmıştır.
  • 440 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kitabın yazarı Samiha Ayverdi yine engin Türkçesiyle kitabın başından sonuna kadar aynı kaliteye mahsus bir kitap ortaya koyabilmiş hatta kitabın son kısımlarında daha güzel anlatımlara yer vermeyi başarabilmiş. Kitap gerek anlatım bakımından, gerek dönemin yaşamının betimlemeleri yönünden, gerekte acı yaşanmışlıklarla dönemin tarihine ışık tutan aydınlatmalarıyla, şu ızdıraplı günlerimde, anlattığı hayatlarla insan daha büyük gailelere de maruz kalabilirmiş dedirterek, gönlüme bir teselli oldu.
    Kitabın çizdiği yol , İbrahim efendinin biriktirdiği servet ve kızı Şevkiye hanımefendinin bu serveti göz açıp kapayasiya kadar nasıl dolandırıcılar vasıtasıyla erittiği anlatılmış. Ama bana göre Samiha Ayverdi'nin kitapta vermek istediği ana düşünce bundan ibaret değil. Samiha hanım anlattığı betimlemeleri özetle bize diyor ki "Ecdadının gösterişli yaşamına bir bak, onun zengin dünyasıyla, incelikli gönül alemiyle kendini karşılaştırarak nasıl yaşanırmış öğren" diyor. Kendimce kitabı okuduktan sonra resmi tarihimizden de, geçmiş yüz yılda anlatılan yalanlar dolayasiyla geçmişimize düşman olarak yetişmiş bir kesim olması hasbiyetiyle, esef duyuyorum ve en derûnî hissiyatımla kederlendim. Ayrı olarak Samiha Ayverdi aile kurumunun çöküşünden tutun sultan 2. Abdülhamid Han'ın emeklerini daha elli sene evvelden iade etmesi ve ittihatçıların ve hürriyet taraftarlarının pisliklerini göstermesi gibi çok mühim tespitlerle duygulandırdı. Kendisini en sevdiğim kadın yazarları arasında bir numaraya koymuştum öyle kalacak gibi. Sadede gelirsem kitap şimdilerde 'eski kelime' tabirini kullandığımız kelimeler ihtiva ediyor. Biraz zorlanabilirsiniz, okumayı tavsiye edermiyim meselesine gelirsek sadece bu kitabı değil Samiha Ayverdinin tüm kitaplarını okuyun derim. Hatta döneminde Samiha hanımın arkadaşları olan Safiye Erol ve Nezihe Araz ve Sofi Huri'nin kitaplarını bulabilirseniz onlari da okuyun :)

    Buraya kitaptan bazı alıntılar ekleyeceğim ;

    * Ihtiyar demek yol almış, dünyaya gözü doymuş adam demekti. Geçip tükettiği yol boyunca da hemen daima fazlalıklarını, ayıplarını, noksanları atıp, yerine güzellikler, feragatler, olgunluklar koymuş olmalıydı.

    *hüsrev paşa, makamının selahiyetine dayanarak cana kıymak, mal müsadere eylemek gibi zecri hareketlerde bulunabilir; lakin devlet zoruyla bir gönüle söz geçiremezdi. Zira beşer tarihinde bunun tek misali dahi yoktu.

    *Türk geleneği, cami bulamadığı zamanlarda ise gördüğünden, bildiğinden saşmayarak, bir meydanın hatta bir çınarın etrafında başbaşa vermiş ve daima merkezileşme an'anesine bağlı kalmıştır.

    *Zira toparlanıp silkinmek ve şuurlanmak da gene bir kültür ve seviye meselesiydi.

    *2. Sultan Abdülhamid, hemen her teşebbüsünü baltalayan yada çürüğe çıkaran düşmanlarına rağmen bir memleketin kalkınmasında insan gücünü değerlendirmenin ve cehaletle güreşmenin hemen tek selamet çaresi olduğuna inanmış büyük devlet adamıydı.
    Onun için de padişahın her iyi işine kötü diyen, her isabetli hareketini yanlışlıkla damgalayan ve her adımını köstekleyen bir yaygaracı sınıf hazırlanıp piyasaya sürülmüştü.

    *Imparatorluğun tarihi gerçeklerini ve an'anevi siyasetini bilmeyen, devlet ve cemiyet bünyesinin icab ve zaruretlerine vakıf olmayan bir alay sivri akıllı türedi ve aldatılmış adam, bir hürriyet lafıdır tutturmuşlar bu uğurda yapmadık hata bırakmıyorlardı.

    *Sevdanın ucuz olmadığı o devirlerde...

    *Eğer sevilmek ihtiyacı duysa, sevmesini bilmesi lazımdı.

    *Devir o devir idi ki, insanoğlu henüz kendinden kaçmıyor, tahsil terbiye, meslek ve cemiyet icabları yanında meşgul olunacak, hizaya çağrılacak tasfiye edilecek bir iç tabiatı da olduğunu kabul ederek, kendi kendisinin hakimi ve mürebbisi olmak itiyadını da muhafaza ediyordu. Onun için de aynı insanoğlu, kendine yakın olduğu ölçü de mekanına ve çevresine de yakın ve muhabbetli idi. Henüz hayatını harice nakletmemiş bulunduğundan zevki, hazzı ve neşeyi de kendinden, muhitinden uzaklarda aramıyor, bilakis kendinde çevresinde bulmaktan hoşlanıyor bu da onu doyuruyordu.

    *Osmanlı medeniyeti şifahi bir medeniyetti. Bu şifahi kültür, nesilden nesile gürül gürül akar ve cehaleti sürüp götürürdü.

    *Eski zaman adamı, değil malumatını kaydetmek, hatta çoğu zaman yazdığı bir levhanın altına imzasını dahi koymaktan çekinir bir itiyatta idi. Bagdad Müftüsü Zevahi'nin "Böyle geniş bilginiz varken, neden kitab yazmıyorsunuz?" diye soranlara verdiği cevap şudur: "Öğrenciliğim yazıcı olmaktan beni alıkoydu. Ama pişman değilim. Talebelerim mecmuundan öyle bir eser meydana getirdim ki, bunların her satırı ilim edani bir müelleftir."

    *
    *
    *
    Böyle daha nice güzel alıntılar ve tespitler ihtiva ediyor bu kitab. Benimse ömür sermayem kısıtlı. İyi okumalar dilerim, huzurla kalın selametle kalın efendim.
    Vesselam... İbrahim Efendi Konağı Samiha Ayverdi
  • Ali Suâvi Efendi, öyle bir şey yapmaya karar verdi ki, arka­daşlarının erişemedikleri en yüksek makamları kapabil­sin... Sultan Murad’ı tekrar tahta çıkarmaya kalkıştı...
    Bu karar, Rus orduları, Yeşilköy’de büyük karargâhlarını kurdukları an tatbik edilecekti. Sultan Aziz’in hal’i Ali Suâvi’ye cesaret veriyordu ama, Sultan Aziz’i hal’ eden adam, Türk ordularının başı idi, üstelik yanına sadrâzamı, birkaç nâzır ve kumandanı almıştı. Ali Suâvi’nin Avni paşacılık oy­namak için hiçbir şeyi yoktu. Buna rağmen işe girişti.

    Bu sırada İstanbul’a on binlerce Balkanlı göçmen yığıl­mıştı... Ali Suâvi bunlardan birkaç yüzünü kandırdı. 20 Mayıs günü öğle üzeri, Sultan Murad’ın oturduğu Çırağan Sarayı’nı bastı... Bu yüzden bu olaya “Çırağan Vak’ası” da denir. Derhal yetişen ve sonradan müşîr olan Beşiktaş muhafızı Hasan Paşa, elindeki sopayı Ali Suâvi’nin kararsız ve dengesiz kafasına indirdi. İlk bakışta onun şef durumunda olduğunu anlamıştı. İhtilâlci gazeteci derhal öldü. Ayrıca ihtilâlcilerden 23 zavallı göçmen öldü ve 15’i yaralandı. Olay iki saat içinde bastırıldı.

    İki saat... Fakat âh o iki saat... O iki saatin cezasını Türk milleti çekti, hem de tam 30 yıl...

    Zira Abdülhamid Han, bu vak’anın tesirini hiçbir zaman üzerinden atamadı. 3 ay içinde iki selefi padişahın hal’ edil­mesini, amcasının feci ölümünü gören Sultan Hamid, hiç beklenmedik bir zamanda, hiç beklenmeyen bir şahsın ön­cülüğünde yapılan böyle bir darbe teşebbüsünden sonra, vehim ve kuşkusunu son derecede artırdı. Bu bakımdan Ali Suâvi’nin Türk milletine yaptığı kötülük pek büyüktür.

    Ali Suâvi Olayı’nın sarsıntısını Türk milleti 30 yıl boyun­ca sırtında hissetti. Sultan Hamid’in şahsına bağlı gizli bir emniyet teşkilâtı kurması ile bu teşkilâtın “hafiyye” denen meşhur ve sevimsiz ajanları, ortalığı istilâ etti. Basın hürri­yeti mahvoldu. Zira Ali Suâvi, mesleğine de ihânet ederek çok büyük bir halt etmiş, gazetesinin bir gün evvelki nüsha­sına manşette bir haber vererek bütün okuyucuların; yarın olacak çok büyük ve hayırlı bir işi beklemelerini bildirmiş­ti. Hâriciye ve maârif nezaretlerinde sansür hey’etleri ku­ruldu. Basın hürriyeti yok oldu. Hattâ kitaplar, ancak bu hey’etlerin okumasından sonra basılabilir hâle geldi.

    Sultan Hamid’in, bir gazetecinin böylesine bir işe cür’et etmesini aklı bir türlü kesmedi... Sadrâzam Sâdık Paşa’yı bunaltırcasına sıkıştırdı ve darbe teşebbüsünün arkasında hiç olmazsa bir iki nâzırın bulunması icab ettiğini söyledi. Bunalan Sadrâzam:

    - Hiç biz yapsaydık, netice böyle mi olurdu? diye ebleh­çe bir cevap verince derhal azledildi...

    Ali Suâvi darbesi başarılınca, bir işaretle karşı tarafa bil­dirilecekti. Bu işareti almadığı takdirde Suâvi’nin İngiliz hanımı, bütün evrakı yakıp kaçacak ve kocasının tevkif edildiğini anlayacaktı. İngiliz kadını bütün evrakı yaktıktan sonra limanda evvelce anlaştığı bir ecnebi gemisiyle Avru­pa’ya savuştu ve bir daha asla Türkiye’ye dönmedi. Su­âvi’nin evine geç baskın yapılıp gizli evrakın ele geçirileme­mesi; Sultan Abdülhamid’i pek çok kızdırdı ki, Sâdık Paşa’yı azletmesinin sebeplerinden biridir.

    İşin içinde bir İngi­liz kadınının bulunması, midelerimizi bulandırmaya kâfi­dir, şu sebeple:

    Çağımızda CIA ve KGB neyse, o çağda ve asrımızın ikin­ci yarısına kadar “Intelligence Service” denen İngiliz Gizli İstihbarat Teşkilâtı o idi. Çalışması cihanşümûldü, her ülke­de her mevkide adamlar arasında ajanları vardı. Mason lo­caları, bankalar vasıtasıyla nüfuz ederdi ve bunları kullanır­dı. Çok büyük meblağda paralar harcardı. Dünyanın her ülkesinde darbeler, ihtilâller, sûikasdler hazırlayacak güçte idi. İmdi: Ali Suâvi Vak’ası, Midhat Paşa’nın düşmesinden ve Türkiye dışına atılmasından bir yıl üç buçuk ay sonradır. Bu müddet içinde Midhat Paşa Avrupa’da idi. İtalya, İspanya, Fransa ve İngiltere’yi gezdi. Paris ve sonra Londra’da oturdu. İngiltere devlet adamları ile görüştü. Türkiye’ye dönmek için onlardan teşvik aldığı kesindir. İngiltere ise Midhat Paşa’nın yönettiği bir Türkiye görmekte ısrar edi­yordu. Sultan Aziz’in ve Sultan Hamid’in “halife” unvanla­rına verdikleri ağırlıktan ve panislam politikalarından deh­şetli ürküyordu. Zira İngiltere hükümdarı, Hindistan imparatoriçesi idi ama, Hindistan’ın on binlerce camiinde halife adına her cuma günü hutbe okunuyordu. Demek Hindis­tan’ın mânevî hükümdarı padişahtı. Dünyanın en kalabalık Müslüman cemaati Hindistan’da idi (bugünkü Pakistan ve Bengaldeş, Hindistan’a dâhildi). Müslüman nüfus bakımın­dan İngiliz Hindistânı’nı Türkiye izliyordu.
  • Abdulhamid Han Hakkında Yalan ve Yanlış 10 Şey...

    1. Kızıl Sultandı:
    Bu iddia, Albert Vandal adlı bir Fransız yazar tarafından ortaya atılmıştı. Atılış sebebi de, Abdülhamid’in Ermeni isyanlarını bastırtmış olmasıdır. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere Avrupa kamuoyunda Abdülhamid’in kan dökücü bir padişah olduğu propagandası başlatıldı. İşte “Kızıl”, yani kan döken Sultan lakabı bu sırada asıldı boynuna. Hadi Ermenilerin böyle demesini anladık; iyi ama bir tekini bile idam ettirmemiş olan Abdülhamid’e Jön Türkler neden “Kızıl Sultan” dediler? 1915′te yüzbinlerce Ermeni’yi tehcir ettirecek olanlar, 25 yıl önce Ermeni propaganda ordusunun neferleri olmakta sakınca görmemişlerdi.

    2. Meşrutiyet düşmanıydı:
    93 Harbi’nde Osmanlı topraklarının üçte biri kaybedilmişti. Bu çapta bir toprak kaybı karşısında meclisteki farklı milliyetlere mensup üyeler paniğe kapılmış, her biri kendi milletinin topraklarını kurtarma telaşına düşmüştü. Birleştirici olacağı ümidiyle kurulan meclis, tam tersine bölücü bir meclis olmuştu. İki seçenek vardı: Ya parçalanmaya seyirci kalmak ama meşrutiyetten taviz vermemek ya da meşrutiyeti askıya almak ama ülkeyi parçalanmaktan kurtarmak. Abdülhamid ikincisini seçti ki, aynı durumda devlet refleksi zaten başkasını yapmasına müsaade etmezdi.

    3. Milleti cahil bıraktı:
    Bilinenin aksine, Osmanlı tarihinin en canlı eğitim hamlesi, Abdülhamid dönemine rastlar. Sevan Nişanyan’ın hesaplamalarına göre Türkiye, Abdülhamid dönemiyle kıyaslanabilecek bir okullaşma düzeyine yeniden ancak 1950′li yıllarda ulaşabilmiştir. Mesela 1895′te TC sınırlarına tekabül eden bölgede bine yakın (835) ortaokul ve lise bulunuyorken 1923′te bu sayı 95′e düşmüştür. 1895′teki yüz bine yakın öğrenci sayısı (97.837), 1950-51 sezonunda aşağı yukarı aynı seviyede seyretmektedir (90.356). Öncesiyle kıyasladığımızda Abdülhamid dönemindeki eğitim patlaması daha görünür hale gelir. Tahta geçtiği yıl 250 olan rüşdiye sayısı 1909′da 900′e, 6 olan idadi sayısı 109′a çıkmıştır. 1877′de İstanbul’da sadece 200 tane modern ilkokul varken 1905′te 9 bine çıkmıştı. Her yıl ortalama 400 ilkokul açılmıştır ki, bu, Cumhuriyet döneminde bile kırılamamış bir rekordur.

    4. Denizciliğe düşmandı:
    Abdülaziz döneminde dünyanın 3. büyük deniz gücü olmuştuk ama bu donanmanın sadece yıllık boya parası bile Denizcilik Bakanlığı’nın bütçesini aşıyordu! Abdülhamid “karacı” idi, kabul. Ama Atatürk de, İnönü de karacı idi. Demek ki, Türkiye’nin etrafı denizlerle çevrili bile olsa böylesine büyük bir deniz gücünü besleyebilecek ekonomik altyapısı mevcut değildi. Savaş gemisi alıp yeniden dışarıya bağımlı kalmaktansa Abdülhamid tercihini kara ve demiryollarından yana kullandı. İttihatçılar da, Atatürk de, İnönü de demiryoluna öncelik vermediler mi?

    5. Keyfî sansür uyguladı:
    Sansürün elbette savunulacak tarafı yok. Ancak PKK ile mücadele döneminde basının nasıl ağır bir sansür altında çalıştığını unutmadık. Sansür vardı, evet. Fakat siyasi konulara girilmemesi aynı zamanda edebiyatımızın görkemli eserlerinin ortaya çıkması gibi hayırlı bir sonuç da vermemiş midir? Hem Takrir-i Sükûn döneminde uygulanan “cellat sansürü”yle hiç mi hiç kıyaslanamaz Abdülhamid’inki.

    6. Hafiye teşkilatı zararlıydı:
    Hafiye teşkilatının topluma nefes aldırmadığını iddia edenler, aksi halde ne yapılması gerektiğini de söylemelidirler. Meydanı İngiliz, Rus, Fransız ajanlarına mı bırakmalıydı? Hafiyesiz, ajansız, casussuz bir devlet olur mu? Unutmayalım ki, Fransa’nın İstanbul büyükelçisi, Abdülhamid’in tahta geçtiği yıl sokaklarda Fransız Kralı’nın posterlerinin Ermeni hamalları tarafından satıldığını yazıyordu. Devlet Londra, Paris ve Petersburg’dan yönetiliyor, “Hasta Adam”ın kimin kucağında öleceği tartışılıyordu. Abdülhamid, iktidarın dizginlerine asılabilmek için hafiye teşkilatını kurmak zorundaydı. Elbette suistimaller olmuştur ama yakınlarından biliyoruz ki, Sultan her jurnali okuyor ama mutlaka yazanın adam olma niteliğine göre değerlendirmeye tabi tutuyordu.

    7. Despottu:
    ‘İstibdad’ kelimesini ‘despotizm’ diye çevirmek yanlıştır. Hele totalitarizm hiç değil. Kaldı ki, İslam siyaset düşüncesinde “istibdâd” meşru yönetim şekillerindendi. Mesela İbn Haldun ‘istibdâd’ı tek adam yönetimi, yani otokrasi anlamında kullanır ve meşru yönetim şekillerinden biri kabul eder. Kaldı ki, önüne gelen idam cezalarını sürekli affeden birinin istibdâdın yetkilerini hangi yönde kullandığını da pekala görmüş oluyoruz.

    8. 31 Mart’ı tertiplemişti:
    31 Mart isyanında en ufak bir katkısının olmadığı kesin olarak ortaya çıktığı halde asırlık İttihatçı propagandanın etkisi hâlâ sürüyor. İsyanı araştırma komisyonu başkanı Yusuf Kemal [Tengirşenk], 31 Mart’ın Abdülhamid’in eseri olmayıp İttihatçılara karşı yabancı casus şebekeleri ile mürtecilerin teşebbüsleri olduğunu yazmıştır. Rıza Tevfik ise mahkemede şunları söylemiştir: 31 Mart uydurma ihtilali hazırlandığı zaman ben Talat Bey’e beyhude yere kardeş kanı dökülmesinin büyük bir cinayet olduğunu anlattım. Aldığım cevap şu oldu: “Ne yapalım, Cemiyetin paraya ihtiyacı var, bunu da ancak Yıldız Sarayı’nın hazinesi karşılayabilir.”

    9. Hamidiye Alayları gereksizdi:
    Hamidiye Alayları şunlara yaramıştı: 1. Askerlik yapmayan Kürtlerle kolluk kuvveti eksikliği giderildi. 2. Rus istilasına karşı caydırıcı oldu. 3. Kürtler ve konar göçerlerin dış güçlerce kullanılmasına engel oldu. 4. Aşiretlerin yerleşik hayata geçmelerini hızlandırdı. 5. Çocuklar İstanbul’daki Aşiret Mektebi’nde eğitilerek Osmanlılık bilinci edindiler. 6. Aşiret kavgalarının önüne geçildi. 7. Sükûnet sağlanınca Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun imarına çalışıldı…

    10. Korkaktı:
    Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem Bey’in dediği gibi “Abdülhamid’in korkak olduğunu sananlar yanılırlar. Korkak olmak şöyle dursun, tam tersine cesurdu.” Dolmabahçe Sarayı’ndaki bir bayramlaşma sırasında deprem olmuş ve tavana asılı 1,5 tonluk bir avize yere düşmüştü. O kargaşalıkta salonda kılı kıpırdamayan tek kişi, Abdülhamid’di. Keza yanı başında bomba patlarken bile metanetini yitirmemiş, öğleden sonra elçilerle mutad görüşmelerini dahi aksatmamıştı. Kızı Ayşe Sultan’a söyledikleri karakterini iyi özetler: “Kalbimde yalnız Allah korkusu vardır. Bir hadise olmadan evvel onu önlemek için telaş ederim. Ama tehlikenin içinde bunduğumu hissedersem icabında ateşe atılmaktan bile çekinmem...”
  • Vakti zamanında bir Yahudi çok kısa sürede büyük bir zenginliğe ulaşmış. Bunu gören bir Müslüman da ona özenip kısa yoldan çabucak zengin olma arzusu içine düşmüş, o yahudiye özenmeye başlamış. Bir zaman sonra o yahudinin kapısını çalmış ve kısa sürede zengin olmak için kendisine akıl vermesini istemiş. Yahudi ona neyin varsa hepsini sat paraya çevir, sonra gel yanıma ben sana sırrımı anlatacağım demiş. Bizim adam neyi var neyi yok her şeyini satar, gider yahudinin kapısına.

    Yahudi ona der ki; “Ben araştırma yaptım, İstanbul’da tilki kuyruğu çok iyi para ediyormuş, sen bu paranın tamamıyla tilki kuyruğu al, paketle, İstanbul’a götür, orda pazarda satıp zengin olursun”. Vatandaş, tilki kuyruğu satın alır, paketler, İstanbul’un yolunu tutar.

    Orada bir hana yerleşir. Tilki kuyruklarını pazarda satılığa çıkarır. Günlerce bekler, alıcı bulamaz; Yol masrafı için ayırdığı para da tükenmeye başlar. Üzüntüye dalar. Onun üzüntüsünün farkına varan han sahibi, bunun nedenini sorar. O da, olup bitenleri han sahibine anlatır, perişan duruma düştüğünden bahseder. Bunun üzerine han sahibi o kişiye; “Sultan Abdülhamid Han, haftanın Perşembe günleri, yanında mâbeyn kâtipleri ile çarşıya çıkıp, vatandaşların sorunlarıyla ve dertleriyle ilgilendiğini, derdini mabeyn katiplerine anlatmasını ve bunlar aracılığı ile padişaha durumunun anlatılmasının mümkün olacağını ve padişahın da buna bir çare bulacağını söyler.

    O da anlatılan şekilde hareket eder. Katipler durumu sultana arzederler. Sultan da; “bu vatandaş saraya gelsin bizzat benimle görüşsün’’ diyerek mülakat için randevu verir. Randevu zamanı gelince mülakat için huzura kabul edilir. Sultan Abdülhamid Han ona meseleyi sorar. Oda olup bitenleri anlatır.

    Bunun üzerine Sultan Abdülhamid Han ‘’tamam, şimdi sen bu tilki kuyruğunu iki gün sonra Mısır çarşısının önünde pazara çıkarırsın, tanesini iki altından aşağıya satmayacaksın. Üç, beş kaça satarsan sat, fakat tanesini iki altından aşağıya satmayacaksın, tamamını sattıktan sonra tekrar bana gelip bilgi verirsin” diyerek huzurundan ayrılmasına izin verir.

    Sultan Abdülhamid Han, daha sonra nâzırlar, vekiller heyetini toplar. “Bundan böyle huzuru şahaneye kabul edilecek Yahudi vatandaşlar yakalarına tilki kuyruğu takacaklardır” diye bir karar aldırır. Vatandaş, tilki kuyruğunu pazara çıkarır ve kısa zamanda hepsi satılır. Adam tekrar huzuru şahaneye kabul edilir.

    Sultan Abdülhamid Han hazretleri kendisine; “Evlâdım sen Kuran-ı Kerîm’i okumuyor musun? Kurân-ı Kerim’i oku. Cenâb-ı Hak Kurân-ı Kerim “de Yahudi ve “Nasârâları dost ittihaz edinmeyin, buyurmuyor mu? (Maide Suresi 51. ayet)

    Hadi şimdi sen bu paranla malına mülküne sahip ol ve işine bak” der. Bilâhire Sultan Abdülhamid Han, tekrar nâzırlar ve vekiller heyetini toplar, “ tilki kuyruğu yasası yürürlükten kaldırılmıştır” diye ikinci bir kararla önceki kararı yürürlükten kaldırtır .

    Yazımızı da Abdülhamid Han güzel bir sözüyle kapatalım. “Beni evhamlı sanıyorlardı… Hayır! Ben sadece gafil değildim, o kadar.”