“Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter!"
«Coca çocuğun elini tuttu, çocuğa yiyecek aramak için çöplüğe koştu. Bir şey bulamadı. Coca koştu, düştü, koştu, düştü. Kendi annesi gibi ölü bulundu, yüzü çöpler arasındaydı. Elinde bir kuru kemik tutuyordu. Öteki eliyle çocuğu tutuyordu. Çocuk yaşarsa Coca’nın hayatını yaşayacak. Dünyadaki bütün kara çocuklar Coca gibi olacaklar. Onlara hiç yardım etmeyeceksiniz. Hiç değişmeyeceksiniz. Beyaz yabaniler hiç değişemez. Ah bayan, Coca'nın eli çocuğa sımsıkı yapışmıştı, Coca'nın elini kesmek zorunda kaldım, roma koymak için buz kestiğim satırla. Ama o satın siz indirdiniz. SİZ!»
Acı yok; intizar yok; eskide kaldı hasret
Devrini tamamladı endişe, korku, hayret
Buz ve köz tarih oldu; bitti zaman ve mekân
Zaman biziz, mekân biz; imkânsıza yok imkân
Ömrün ne sonundayız, ne de henüz başında
Otuz üç yaşındayız, hep otuz üç yaşında
İçim sensin bu ilde; dışım sensin Rüveyda
Rüveyda, ben sendeyim; sen bendesin Rüveyda
Bütünlüğünü koruyarak acı çekenlere ne mutlu. Sıkıntı çekseler de tuzla buz olmayanlara, inançsızken bile inananlara ve art niyetsizce güneşin altına serilebilenlere...