Bronte kardeşleri okurken aklımda devamlı şu düşünce ile okuyorum;
Kadın yazarların kendilerini doğurmalarının en sancılı olduğu süreçti ve 3 kız kardeşin yazıları, kitapları dönem için aynı zamanda feminist bi başkaldırı da aynı zamanda.
Tüm dönem şartlarını ve kız kardeşlerin konumunu arka planda bırakarak çok sert bi eleştiri yapmak istiyorum;
kitaplarda o kadar çok kadının ezikliği ile karşılaşıyorum ki, aşağılanmasıyla falan. Bi yandan da yazar penceresinden bakmaya çalışıyorum, ironik olması açısından mı bu dili kullandılar acaba diye.
Çok fazla spoiler vermeden yazmaya çalıştım, kitabı henüz bitirmedim ama kendime not şeklinde ön yargılarımı yazmak istedim. Kitabı okurken oluşan bu düşüncelerim kitap bittiğinde kendi evrimini nasıl tamamlayacak ben de merakla bekliyorum.
Hikaye anlatıcısı olan Nelly karakterimiz olayı anlatmaya başlarken zaten bol bol spoiler veriyor. O yüzden spoiler veririm endişesi yaşamadan yazabilirim.
16.Bölüm
Nelly gerçekten tam bir yobaz kaşarsın girl.
23.Bölüm
Gerçekten bazı diyaloglarda karakterlerin bencilce sarfettiği cümleleri küfürsüz okumak imkansız. Hadi cathy kurtar kendini şu gavatlardan güzelim.
Kitap bitince arkadaşlarınızdan ayrılıyor gibi hissediyorsunuz.
Çok lezzetli bi kitaptı gerçekten.
Filmini de izlemek istedim bi yarım saat kadar izledim, kitabı okuyanlar için gerçekten betimlemelere dikkat edilmiş güzel bi film olmuş. Ama kitabı okumadan izlerseniz işkenceden başka bi şey değil. Bilgi olarak bunu da paylaşmak istedim.
Son zamanlarda sıklıkla rastladığım bir kitaptı Bülbülü Öldürmek. Bir modern klasik fakat daha çok ‘klasik’ tadında. Neredeyse yarısına yakın bir kısmının Oliver Twist vasatlığında olduğunu söyleyebilirim. İkinci bölüm beni kitaba bağlayan etken oldu ve sonuç olarak beğendim.
Kitap, 1930’ların Alabama’sında geçiyor. 9 yaşındaki bir kız çocuğu olan Scout’un ağzından anlatılan roman, daha sade ve anlaşılır bir hale bürünüyor. Scout’un abisi Jem, yakın arkadaşı Dill ve avukat babaları Atticus’un çerçevesinde oluşan bir hikaye...
Bülbülü Öldürmek salt ırkçılık üzerinden yorumlanan bir kitap olarak düşünül-memeli; yaşanan bunca trajik olaylara karşı “kapalı ve kör olan” insanların sıradanlaşmasını; “Önyargılı” olmadığını düşünen kitlelerin içten içe bu önyargıyı benimsemelerinin nahoşluğunu düşündürtmeli…
İki bölümden oluşuyor kitap. Birinci Bölümde olayları ağzından dinlediğimiz minik Scout ve Jem’in Dill ile tanışıp birlikte geçirdikleri yaz tatili ve sonrasında okulların açılmasıyla başlayan süreci kapsıyor. Oldukça sıradan ve büyük beklentiyle başladığım kitabı okumama pişman ettiren bir bölüm olduğunu söylememde fayda var. Yüksek beklentinin en büyük sebebi yorumlanan kitabın dozunda olmayan övgüler olduğu gerçeği ortada. Sanırım kitap incelemelerini artık sınırlı okumaya özen göstereceğim.
Haksız bir tecavüz suçundan dolayı yargılanan bir zenci olan Tom Robinson’ı savunan Jem ve Scout’un avukat babası Atticus’un yaşadıkları olaylar ve bunu çocuklara yansıtma şekli, kitabın çözümlenmesi için ana taşlardan.
Atticus gerçekten çok sağlam ve güçlü bir karakter. Haksızlığa karşı başını eğmeyen, önyargıları benimsemeyen, insanları olduğu gibi kabul eden, empati yapmayı ödev sayan, çocuklarına bunları aşılamaya çalışan, mesleğine ve hayatına pozitif, sabırlı ve kararlı