...insanların ezici çoğunluğu gibi bir parça ekmek bulabilmek için harcadığı çabanın altında ezilseydi, var olmak için mücadele etmek zorunda kalsaydı ve çalışmaktan sırtı ve göğsü ağrısaydı, o zaman akşam yemeği, rahat ve sıcak daire, aile saadeti bir zaruret, bir ödül, hayatını süsleyen bir şey olurdu; ama şimdi bütün bunlar tuhaf ve belirsiz bir anlama sahipti.
Sayfa 53·Kitabı okudu
3. Yuva kurulduğunda, erkek çalışmaktan, üretmekten, dışarıyla olan ilişkilerden sorumludur; içerinin idaresi ise kadındadır. Bu paylaşım, eşlerin kendi niteliklerince belirlenir. Işık saçan ve seven fakat sadece kocası için ışıldaması gereken; yalnızca onu, eve özen göstermeyi, yuvanın huzur ve ahlakını sevmesi gereken kadın için eylem, mücadele, devinim had safhadadır. Her ikisi de sorumluluk altındadır ve görevlerinde özgürce hareket ederler; ancak, kocanın karısı üzerinde denetim hakkı bulunurken, kadın yalnızca, kocasına yardım etme, onu uyarma ve bilgilendirme hakkına sahiptir. Bunun nedeni gayet açık: Yuvanın yönetimi eril üretime çok daha fazla bağlı olduğu için erkek kadına tabi değildir ve esas çalışma sorumluluğu erkekte olduğundan, güç üstünlüğü onda bulunduğundan ve ona düşen sorumluluk daha büyük olduğundan, bizzat güç hukuku gereğince kendisini topluluk LİDERİ olarak bulur. Kadının hem hakkı hem de görevi, bu gücü kabul etmek, ondan icraat talep etmek, onu harekete geçirmek, ona hizmet etmek, ona kendini adamaktır. Evlilikteki bu güç üstünlüğünü kaldırdığınızda, güzelliğin güce olan bağlılığını kaldırdığınızda, evlilik dışı birlikte yaşam noktasına geri gelirsiniz, evliliği yok edersiniz.
Sayfa 42·Kitabı okudu
Araştırma-İnceleme
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Madem neoliberalizm 68 sonrası işçi sınıfının arzularını kendisine eklerleyerek zafer kazandı, yeni bir sol da, neoliberalizmin ürettiği ama karşılamayı başaramadığı arzulara dayanarak işe koyulabilir. Örneğin sol, neoliberalizmin açıkça çuvalladığı şeyi gerçekleştirebileceğini ileri sürebilir: Búrokrasinin muazzam bir küçülmesini. Gereken şey, çalışma hayatı ve onu kimin kontrol ettiği konusunda yeni bir mücadeledir. İşçi özerkliğinin (yönetim tarafından denetlenmeye karşı çıkılarak) savunulmasıyla birlikte, belirli tür emeğin (post-Fordizmde işin bunca merkezi bir özelliğine dönüşmüş olan aşın teftiş gibi) reddidir. Bu, kazanılabilecek bir mücadeledir ama ancak yeni siyasal özne yekvücut olursa. Ama (sendikalar gibi) eski yapılar bu öznelliği beslemeyi başarabilecek mi; yoksa bu mücadele tümüyle yeni siyasal örgütlenme biçimi mi gerektirecek? Bunlar henüz yanıtı olmayan sorular. Sanayi eyleminin yeni biçimlerinin, işletme anlayışına karşı oluşturulması gerekiyor. Sözgelişi, öğretmenler ve üniversite hocaları örneğinde, grev taktiğinden (veya hatta not verme yasaklarından) vazgeçilmeli, çünkü bunlar sadece öğrencilere ve hocalara zarar veriyor (benim çalıştığım kolejde, bir günlük grevler yönetim tarafından iyi karşılanıyordu, çünkü bordrolarda tasarruf sağlarken, öğretime göz ardı edilebilir bir ara veriyordu). Gereken şey, yönetim tarafından ancak fark edilebilir olan emek biçimlerinin stratejik durdurulmasıdır. Eğitimin verilmesinde kesinlikle hiçbir etkisi olmayan, fakat işletmeci yaklaşımın onsuz yapamayacağı kendi kendini izleme mekanizmaları terk edilmelidir. Filistin gibi (soylu) davaların çevresinde iyi niyet gösterileriyle muhteşem siyaset yerine, sendikalara çok daha dahili şeyleri elde etmesini öğretmenin ve kamusal hizmetlerden işletme ontolojisini
Sayfa 87·Kitabı okudu
Eğer işçi olsaydı, her kapiğin kıymetini bilir, kazanmak ve kaybetmek umurunda olurdu. Zaten bütün mutluluğu da, diye akıl yürütüyordu, havadan, boşu boşuna elde etmişti ve aslında sağlıklı bir insan için ilaç nasıl bir lüks ise mutluluk da onun için öyleydi; insanların ezici çoğunluğu gibi bir parça ekmek bulabilmek için harcadığı çabanın altında ezilseydi, var olmak için mücadele etmek zorunda kalsaydı ve çalışmaktan sırtı ve göğsü ağrısaydı, o zaman akşam yemeği, rahat ve sıcak daire, aile saadeti bir zaruret, bir ödül, hayatını süsleyen bir şey olurdu; ama şimdi bütün bunlar tuhaf ve belirsiz bir anlama sahipti.
MEAL NİÇİN TESLİM EDİLMEDİ? 3. Âkif'ten Emanetler kitabının da teyit ettiği üzere Âkif’in, Türkiye'de 1924 sonrası itibariyle peşpeşe vukubulan ve hemen hepsi din, İslâm kültürü ve Müslümanlıkla alakalı olan inkılaplara tepki göstermek veya laiklik adı altında yürütülen Türkçe ibadet, Türkçe Kur'an, Türkçe ezan gibi kaba siyasî müdahale ve manevralara alet olmamak için, hazırlamayı kabul ettiği ve başladığı meâli kısa bir zaman sonra yapmaktan vaz geçtiği yahut Ankara'ya teslim etmekten ısrarla kaçındığı istikametindeki malumatla bu istikamette akan fikir ve yorumlar21 yeni bilgi ve belgelerle büyük ölçüde temelsiz ve geçersiz hâle gelmiştir. Artık daha açık biliyoruz ki Âkif meâle başladığı Ocak 1926'dan İstanbul'a dönüş tarihi olan 1936 yaz başlarına kadar tercüme üzerine çalışmaktan hiç kopmamış ve hiç ara vermemiştir. Meselâ 17 Aralık 1929 tarihli bir mektubunda meâli tamamladığını fakat temize çekeceğini açıkça ifade ediyor ve karşılaştığı zorluklarla sürekli yaptığı tashihlere vurgu yapmak için ekliyor: "Bakalım o mu benden evvel bitecek yoksa ben mi ondan evvel biteceğim". Bu mânaya gelecek daha birçok ifadesi var. Hazırlamakta olduğu meâl işinin de tefsiri yazan Elmalılı Hamdi Efendi'ye devredilmesini yazdığı tarih ise 5 Aralık 1931 yani meâlin ilk hâlini bitirdikten tam iki yıl sonradır.²² Dolayısıyla bu devretmenin meâlden vaz geçmek yahut teslim etmekten kaçınmakla bir alakası olmamalıdır; bitmeyen, kısa zamanda bitmeyeceği anlaşılan bir çalışma sebebiyle tefsiri için Âkif'in meâllerini bekleyen Elmalılı Hamdi Efendi'yi, resmi muhatap olarak Akseki'yi ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nı daha fazla zora sokmamak için alınmış bir karar ve yapılmış bir harekettir."s.32
Sayfa 32 - Dergâh Yayınları·Kitabı okuyor
18
PKK, 1970’li yıllardaki toplumsal dalgalanmaların, o günlerin şartlarında meydana gelmiş doğal bir örgüt olsaydı 12 Eylül sonrasını da diğer bir yığın silahlı-silahsız örgüt gibi karşılayacaktı. Yani, bir çeşit mücadele şartları daraldığı için, toplumsal hareketler durulduğu için, apolitik bir döneme girildiği için, yeni koşullara uygun bir çalışma tarzını benimseyecekti. Fakat PKK kuruluşunda ve amacında bir farklı- lık olduğu için 12 Eylül dönemini ve sonrasını kendi güç ve imkanlarının çok çok üstünde olan ve o düzeydeki bir örgütün hayal bile edemeyeceği ilişkiler sayesinde farklı bir biçimde karşıladı. Lübnan’da güçlerini FKÖ (Filistin Kurtuluş Örgütü)’ye yakın bir statüde konumlandırdı. Diğer örgütler yurt içi ve yurt dışı ilişkileri bakımından PKK’dan üstün olmalarına rağmen 12 Eylül sonrası ağır darbeler yiyorlar, bir çoğu dağılıyor, bazıları çok az bir imkanla değişen şartlara yıllar sonra adapte olmaya çalışıyor. PKK ise çok kısa sürede yığınla imkanlara, özel statülere kavuşup kendini garantiye alıyor. Demek ki, PKK’nın yurt dışı ilişkileri daha güçlü imiş! Demek ki birileri PKK’ya “Yürü ya kulum” demiş. Bu çok düşündürücüdür. Aslında daha önce de belirttiğimiz gibi PKK’nın kuruluşundan itibaren sahnede son derece gizemli ve akıl almaz olaylar vardır. Gerçi bu esrarengizliklerin bir kısmını Abdullah Öcalan zaman zaman ağzından kaçırmıştır ve bir kısmını da hadiseler ortaya çıkarmıştır ancak, aydınlanan bölüm yeterli değildir.
Sayfa 79·Kitabı okudu
Alıntı