İnsanların birbirinden başka her şeye güvendiği ve sığındığı bir çağda yaşıyoruz.
T. Hobbes "İnsan, insanın kurdudur." dediği günden beri insanlar birbirlerine güvenmiyorlar. Kimimiz kitaplara sığınıyoruz kimimiz şarkılara. Yalnızlık ise herkesin içinde bulunduğu fakat kimsenin şikayetçi olmadığı bir durum.
İnsan doğası gereği sosyal bir varlıktır, kısa sürecek -hatta zorunlu- bir yalnızlık iyi gelse de birey tek başına var olamaz. Kalbine iyi gelen insanlarla birlikte geçireceği vakit paha biçilemezdir ona göre. Sorun da burada başlamaktadır. Kalbimize iyi gelecek insanları nasıl bulacağız?
Her şeyden önce ruhumuza hitap eden/edebilen insanların kalbimize girebileceğini ve iyi geleceğini düşünüyorum. Ruhumuza hitap edebilen insanların yanında mutlu ve coşkulu bir yüreğe sahip oluruz. Aynı zamanda böyle insanların yanında olduğumuz gibi davranırız. Duruşumuzu bozmayız, karakterimizi değiştirmeyiz veya prensiplerimizden ödün vermek zorunda kalmayız. Peki ya ruhumuza hitap edemeyen insanların yanında ne yapacağız?
Ayrı fikirleri savunduğumuz, ayrı dünyalarda yaşadığımız insanlarla aynı meclisteysek önümüzde iki seçenek vardır: Ya onlar gibi düşünecek, onlar gibi yaşayacak ve yalnızlığı tercih etmeyeceğiz fakat tüm bunları yaparken duruşumuzdan, karakterimizden, onurumuzdan ve prensiplerimizden ödün vermek zorunda kalacağız ya da asil bir yalnızlığı seçip dik duruşumuzu koruyacağız. İşte burada devreye herkesleşmek giriyor.
Herkesleşip izsizleşmek mi yoksa herkes herkesleşirken izini belli etmek mi?
Farklı bir pencereden bakacak olursak sürü psikolojisinin modern deyimlerde hayata geçmiş şeklidir herkesleşmek.
Kimler herkesleşmeyi tercih eder sorusunu sorsak nasıl bir cevap alabiliriz?
Öncelikle bir amacı olmayan, bu dünyadaki zamanı dolsun diye yaşayan ve oradan