• "Yaşamım boyunca birçok yanılgıya düştüm. Bana çok acı çektiren yanlış işler yaptım. Hiç birinden pişman değilim; çünkü yapılması gereken yanlışlardı bunlar. O yanlışları ancak yaptıktan sonra onlardan kurtulabilirdim.
    Jacop Boehme, 'cehennemde yanan sadece benliktir' der. Albert Einstein da, bir insanın kendi benliğinden ne kadar sıyrılabilirse, o kadar değerli sayılabileceğini söyler.
    Kaldı ki, kendini öldürmek kolaydır. Anlık bir cesaret meselesidir sadece. Asıl zor olan yaşamaktır. Bunca felaket arasında, fazla rezil olmadan yaşamak gücünü bulmaktır asıl zor olan.
    Ancak birbirimizden nefret edecek kadar dindarız; birbirimizi sevecek kadar dindar değiliz.
    Çeviri kadın gibidir; ya serbest ve güzel olur, ya da sadık ve çirkin.

    1960'da profesörlük utanılacak bir unvan değildi henüz. Şimdiyse, biraz öyle oldu. Birçok namuslu profesörün yanı sıra, başta politikacılar olmak üzere yığınla da namussuzu var. O kadar ki, beni bilmeyen birine 'profesör' diye tanıtılınca, ezilip büzülüyorum. 'ama ben namussuz değilim' demek geliyor içimden.
    Bir kadının namusu belinden aşağısında değil, burada, kafasındadır. Farzedelim ki, parası olduğu için, bir adamla evlendin. Sen namussuz bir kadınsın bunu yaptığın için. O adama bağlı kalsan da, onu hiç aldatmasan da, gene namussuzsun. Çünkü parası yüzünden oturuyorsun o adamla. Asıl orospuluk budur. Para uğruna ilişki kurmaktır asıl orospuluk. Hiç menfaat gütmeden ve başkalarına kötülük etmeden sevgili değiştiren bir kadına, ben orospu demem, çapkın kadın derim ancak. Senin çapkın bir kadın olmanı istemem. Ama çıkarını kollayan nikahlı bir kadın olacağına, çapkın bir kadın ol daha iyi."
  • Sevgi hiç kimseye yönelmez. O bir ilişki değildir, o basitçe senin varlığının kendisidir. Sen ağaçlara,
    kuşlara, hayvanlara, insanlara, herkese koşulsuzca, karşılığında bir şey istemeden sevgi dolu olmaktan
    keyif alırsın. Sevgi kör biyolojiden özgürleşmektir.
    Aydınlanmadan önce aşk enerjinin bastırılmadığı hususunda uyanık kalman gereklidir. Eski dinlerin
    yapmakta oldukları şey budur: Onlar aşkın biyolojik olarak ifade edilmesini kötülemeyi sana öğretirler.
    Böylelikle sen aşk enerjini bastırırsın...ve bu enerji sevgiye dönüşecek olan enerjidir.
    Kötüleyerek dönüşüm olasılığı kalmaz. Bu yüzden senin azizlerin kesinlikle hiç sevgiye sahip değiller;
    onların gözlerinde hiçbir sevgi göremeyeceksin. Onlar içlerinde hiç öz sıvısı olmayan iskeletlerdir. Bir
    azizle yirmi dört saat yaşamak cehennemin nasıl bir şey olduğunu tecrübe etmek için yeterlidir. Belki
    de insanlar bu gerçeğin farkındadır, bu yüzden onlar azizlerin ayaklarına dokunurlar ve hemen
    uzaklaşıp giderler.
    Çağımızın büyük filozoflarından birisi olan Bertrand Russell anlayışlı bir şekilde şöyle ifade etmişti:
    "Eğer bir cehennem ve cennet varsa ben cehenneme gitmek istiyorum." Niçin? Sırf azizlerden uzak
    durmak için çünkü cennet tüm bu ölü, donuk, tozlanmış azizlerle dolu olacaktır. Ve Bertrand Russell,
    "Bu arkadaşlığa bir dakika bile dayanamazdım. Ve ebediyeti geçirmek, sonsuza kadar aşkın ne
    olduğunu bilmeyen, arkadaşlığın ne olduğunu bilmeyen, hiç tatile çıkmayan bu cesetlerle
    çevrelenmek...!" diye düşünür.
    Bir aziz haftanın yedi günü aziz kalır. Onun hiç olmazsa bir günlüğüne, Pazar günü, insan olmanın
    tadını çıkarmasına izin yoktur. Hayır, o kasılmış olarak kalır ve katılık zamanla büyümeye devam eder.
    Bertand Russell'ın cehennemde kalma kararını çok taktir ediyorum çünkü onun bununla ne demek
    istediğini anlıyorum. Onun dediği şey, dünyadaki tüm renkli insanları -şairleri, ressamları, asi ruhları,
    bilim adamlarını, yaratıcı insanları, dansçıları, aktörleri, şarkıcıları, müzisyenleri— cehennemde
    bulacağındır. Cehennem gerçekten de cennet olmalı çünkü cennet cehennemden başka bir şey değil.
  • Filozof (kozasındaki) ipekböceğine röntgen şuarıyla baktığında (sanılanın aksine) ipekböceğinin ölmediğini, belki tırtıl halinden kelebek haline geçtiğini görür... Toplumlar da tırtıl ha­linden kelebek haline geçebilirler. Bugün bayram! .. İnsan, ferdilikten çıkmadan içtirnai olabilir mi? On sekiz aydır ben ve benimle birlikte sizler çile çekiyorsunuz ... Bi­zimle birlikte bütün millet çile çekiyor ... Hayatımı ilme vaifetmiş olduğum için esirim. Başkaları olsa böyle adamları göğe çıkarırlardı. Eski devirlerde de galipler mağlup­ların âlimlerini, sanatkarlarını alıp memleketlerine götürürlerdi. ..

    Doğru bir adam tek başına doğru olamaz. Eşi ve çocukları da böyle kalmakta ona yardımcı olmalıdır ki, yolunu şaşırmasın!.. Birçok adam aile içi telkinler dolayısıyla sapmıştır. Zengin olmak benim hatırıma gelmediği gibi ailem içinde de kimse bunu arzu etmemiştir. ..

    ...Gönderdiğiniz şekerler bayranun birinci günü geldi. Ancak, bu pa­halılıkta bayram şekerine para vermenizi isabetli bulmadım ... Acı öm­rümü tatlandırmak için mektuplarınız yeterlidir ... Artık şehir hayatın­dan nefret ediyorum. Medeniyet yalanmış! Zulümden, vahşetten iba­retmiş. Yaptıklanın cezası olarak günümüzde o da yıkılıyor ...


    Yedi başlı devleri ezen kahraman

    Seniha'ya 28 haziran tarihli mektubunda böyle derken acaba kimi kastediyordu? Olaylar, diplomatları yalancı çıkarıyor. Umacıdan korkar zannet­tikleri, yedi başlı devleri ezen bir kahramandır. Doğan bir güneşi batan bir güneş sanmak ne büyük gaftettir ... Emperyalizm, bu asrın bünyesine bakıldığında bir hastalıktır. Bu asır, hürriyet, eşitlik ve mil­liyet asrıdır ... Yakında daha hür, daha adilane bir devir başlayacaktır.
    Bu sözlerimi hayal sanma, hakikattir...

    Yirmi beş senedir yüzmediğim halde yüzmeyi unutmamışım. Haf­tada üç kez deniz hamamma gidiyorum. Şişmanlığa karşı yürümek ve yüzmek çok yararlıdır ...



    Mektuplarınız bana gurbette vatan kokusu getiriyor. Cehennemde cennet hayatı yaşatıyor. Bu yaz günlerinde soğuk Taşdelen suyundan da buzlu Kevser şarabından da iyidir .


    ...Allah'a karşı muhabbetimiz çıkar karşılığı olmamalı. Insan, güzel bir çiçeği nasıl güzel olduğu için severse, Allah'ı da güzeller güze­li olduğu için sevmeli ... Allah yoluna giden olmazsa O ne yapsın? .. Allah bizim taraftadır. Çünkü, hakkı, hakikati ve adaleti isteyenler bizleriz ... Günümüzde, Allah yolunda çalışanlar gayet az ama şeytan yolunda çalışanlar çok. Fakat işin sonunda "Allahçılar" şeytancolari yenecektir ...

    Mektuplar gecikince kızlarına esprili bir postacı resmi çizmiş mektubunda: Ben postacıyı, yetmişlik bir kadına benzetirim. İhtiyar olduğu için değneğine dayanarak yürür. Bunak olduğu için de sağdan soldan ge­çenlerle konuşur. İşte böyle bunak bir kocakarı bize mektup getire­cek diye bekler dururuz ... Ben bir mefkure isem, o mefkure bütün gençlerin ve çocukların ruhuna yerleşmiştir. Benim yok veya var oluşum artık o mefkure­ye etki yapmaz ... 19 Temmuz'da Seniha'ya: (Ailelerinin esirlerin yanına Malta'ya) gelmesi işi herkesi boş yere telaşa düşürmüş. Daha kimse gelmedi. Zaten, Hüseyin Cahit Bey'in ailesinden başka da istekli yok. Onlar da İsviçre'ye giderken (buraya) uğrayacaklarmış! Hepsi bu.


    Aynı gün Hürriyet'e: Beni, annenden fazla sevdiğini söylüyorsun. Bunu kabul etmem. Bir baba ne kadar iyi olursa olsun, anne kadar iyi olamaz! .. Onun, si­zin için çektiklerinin binde birini ben çekmedim ...


    Zavallı Türk milleti

    Yıllar geçer, haber gelir, yar gelmez! ..

    Anadolulu Kezban, Yemen'deki Mehmetçik'ini beklerken bu acılı sözleri kim bilir kaç bin kez tekrarlamıştır? Bu zavallı Türk milleti üç bin seneden beri hep bu felaketleri yaşıyor ...

    Hürriyet'e: Senin gibi bir hanım kız kapı önünde oturamaz. Senin yerin ya mek­tep yahut annenin yanıdır. Türkan da sokağa çıkmasın. Sokak mikrop yuvasıdır ... Bugün bütün dünyada salgın halinde bir sinir hastalığı, bir umumi delilik var. Herkes az çok çıldırmış: diplomatlar, gazeteciler, tüccar­lar ... Herkes de bunlara bakarak çıldırmış. Kiminin babası esarette, kiminin kocası ...

    Valetta şehri elektrik ışıkları içinde ... Hiç susmayan kilise çanları ... Tramvay, otomobil sesleri ...


    Türk esirler öğretmiş olmalı. 12 ağustosta eşine adeta müjde veriyor: Burada yoğurt yapmaya başladılar. Artık her gün sarımsaklı yo­ğurtlu patlıcan kızartması veya tatarböreği...

    Seniha'ya, 19 ağustos 1920'de: Aileyi kadın yapar. O halde millet de kadının eseridir. Bizde kadın­lar iyi tahsil görmedikleri için aile yükselemiyor. Aile yükseleme­yince millet de geri kalıyor ...

    ... Eşine, 26 ağustosta:
    Bugün bayramın ikinci günü. Bilmem, böyle kara günlere bayram demek doğru mu? .. Malta'da adet olmadığı halde, ilk defa yağmur yağdı. Demek ki gök de İslâm dininin bu kederli bayramına ağlı­yor ... Eski Türklerin inancına göre bir insan dünyaya gelirken "Gök Tanrı" "Yapık" adlı meleğine "Süt Gölü"nden bir damla alarak bunun­la yeni doğacak olana ruh yapmasını söylerdi ... İslam inancına göre de Allah, "Beni Adem'i tekrim ettim (insanoğlunu ululadım); kendi ruhumdan nefh ettim (üfledim)" buyuruyor. Ruhumuz mademki Al­lah'ın ruhundan gelmiştir, o halde nasıl olur da bu fâni dünyanın kö­tülüklerinden etkilenebilir? ..



    Aynı gün Seniha'ya evrenin oluşumunu anlatıyor: Eskilere göre evren birçok çarhların (çarklar) birleşmesinden meydana gelmiş büyük bir makineye benzerdi. Şimdikilere göre ise sonsuz mekanizmalardan oluşan büyük ve karışık bir mekanizma­dır ... Bütün işleri madde mi yapıyordu? Bergson (Henry, 1859-1941) şu cevabı veriyor: "Allah önce maddeyi serbest bıraktı. O (da) kendi kanunları uyarınca güneşleri, yıldızları, gezegenleri ve bu arada Yer'i ve üzerindeki madenleri, denizleri ... (Sonra) 'protoplazma' adlı mad­de meydana geldi ve Allah da ona derhal ruhu, yani kendi ruhunu üf­ledi. Ruh da cansız maddeye hayat vererek bitkileri, hayvanları ve so­nunda insanı vücuda getirdi ...

    " Sevindirik! .. Ben bu tuhaf sözcüğü, son zamanlarda "geri zeka­lı"dan üretilmiş "gerzek" benzeri bir saçmalık sanırdım televiz­yonlarda, "Sevindirik oldum! .. " gibi konuşmalara rastladıkça. Me­ğerse, oldukça eski bir sözcükrnüş. Gökalp'in eşine yazdığı 2 ey­lül 1920 tarihli mektuptan öğreniyoruz bunu: Milletler, rahat ve (işlerin yolunda gittiği) ikbal dönernlerinde ne oldum delisi haline girerler. Ülkemizde bunlara "sevindirik" adı veri­lir. Oysa, felakete uğrayan milletler uyanırlar ve (bu durumdan) kur­tulmak için mefkûreye dört elle sarılırlar ... (Eskiden) sorularıma cevap verecek bir filozof, bir bilim adamı aradım ama bulamadım! O zaman, kendim sorularımı cevaplamaya çalıştım. Zihnim çok yoruldu ama fikirlerimi, "evlatlarım gibi benim­dir" diye çok seviyorum ...


    Artık, yanımızda asker bir görevli olmaksı­zın çıkıp bir yere gidebiliyoruz ... Kayık yarışları izliyor, mağazaları dolaşabiliyoruz ...

    ..Dün 8 eylüldü. Malta'nın büyük bayramı imiş. Güya bugün Turgut Reis'i şehit etmişler ve Türkleri Malta'dan kovmuşlar. Kiliseler, büyük binalar, caddeler mahşer gibi aydınlatılmıştı. Herkes bayramlıklarını giymişti... Bir gün de Cahit Beylerin (Hüseyin Cahit Bey) oturduğu Medine kasabasına gideceğim "şömendöfer"le.


    Bura­ya dişçi Atıf Bey adında yeni bir esir geldi. Herkes dişlerini yaptırıyor. Ben de yaptıracağırn ... Müzeleri, kütüphaneleri de göreceğim ... Kilise­lerde iğne atsan yere düşmez. Bizde ise camiler gittikçe boşalıyor. Vicdanlarda din azalınca böyle olur! ..

    Türk ve Müslüman kalmak, dinimizi ve milli ahlâkımızı, milli estetik ve güzelliklerirnizle dilimizi korumak şartıyla Avrupalı olmalıyız. Türkçülük (de) budur. Geriye değil ileriye gitmektir. ..



    Polverista, 20 Eylül 1920.
    Vecihe Hanıma: Yaşamak: yalnız düşünmekle olmaz. Gezmek, görmek ve işitmek de gerekli. Cumartesi günü sinemaya gittim ... İnsan okumakla birçok yerleri görmüş gibi oluyor. Dernek ki okumak bir tür seyahat, seyahat de bir tür okumaktır. Dünya canlı bir kitaptır ki bütün ilimler bu kitaptan çıkabilmiştir. Bu kitabı "aslından" okuyanlara filozof denir ...


    23 eylülde kızı Seniha'yla bir söyleşi/mektup: Yeni dünyanın felsefesi ve uygarlığı nasıl olacak? Eskiden hükü­metler halklarını korkutarak yönetirlerdi. Şimdi anladılar ki halk ar­tık kendilerinden korkmuyor ... Cezalar artırıldıkça itatsizlik de bir­likte artıyor ... Demek karabaskı dönemi geride kalmıştır. Ancak halkın rızasıyla kendilerini sevdirebileceklerdir ... Vaktiyle hocalar herkesi cehennem azabıyla korkuturlardı. Şimdi (ise) herkes dinden sevgi, şefkat, coşku ve neşe istiyor. Allah'ı kor­kunç göstermek isteyenleri dinlemiyor...


    En iyi uygarlık insanları birbirine sevdiren uygarlıktır ... Yalnız er­keklere dayalı bir uygarlık ise kalpsiz, şefkatsiz ve içtenliksizdir ... Çürüksulu Mahmud Paşa'nın ailesi İtalya'ya gelmiş. Kendisinin de oraya gitmesi için izin verdiler ...

    4 ekim. Vecihe Hanım'a: Her çıkışta bir satimi sinemada geçiriyorurn. Sinema, bu dünyaya benzeyen bir alendir. Orada da felakete düşenler, sonra, kurtulup mutlu olanlar var. Bazı filozoflara göre içinde yaşadığımız dünya da bir sinemadır ..



    "Gazete haberlerine inanmam" 14 ekimde Seniha'ya yazdığı mektup basınla ilgili sert eleştiri­lerini içeriyor: Orada çıkan bazı havadislerin sevinç bazılarının da keder verdiği­ni yazıyorsun. Benim adetim hiçbir havadise inanmamaktîr. Bunların, masal ve tiyatrodan ne farkı var? Yalan havadis yayımlamak bir sanat, bir fen niteliğini almış. Bunun birçok ülkede görevlileri, uzmanları, kuvvetli bir örgütü hatta bir "nazırı" bile var. Kibarca "propaganda" diyorlar yalan havadis yayınlamaya! ..

    Yalan söylemek ticaret adına yapılırsa reklam, siyaset adına yapılırsa "propaganda", din adına ya­pılırsa da "misyonerlik"tir.
    Havadisleri masal dinler gibi dinlemeli... 1 kasımda Seniha'ya yazdığı mektupta "Türklere yeniden güler yüz gösterilmek isteniyor ... " diyordu. Acaba bu değişiklik, İngiliz­lerin, Anadolu'ya sürdükleri Yunanlı maşalarının "Kemalciler" karşısında zorlanmaya başlamasıyla nu ilgiliydi? 8 kasım tarihli mektup da bu düşünceyi destekler nitelikte: Siyaset değişmiş gibi görünüyor. Şeyhülislam Hayri Efendi hakkın­da tabipler birkaç kez (hasta olduğu hakkında) rapor verdikleri hal­de serbest bırakmamışlardı. Şimdi, adi bir müracaatla müsaade etti­ler. İstediği yere gidebilecek. Avrupa'ya veya İstanbul'a ...


    Vecihe Hanım'a 12 kasımda: Bizim tarikatlarda şeyh ile müridi arasında bir tür "kalp bitişikli­ği" vardır ki adına "rabt-ı kalb" derler. Bu adeta bir manevi telsiz telg­raftır. Söz dilinin yakından anlatamadığını bu kalp dili uzaktan an­latabilir ki, Avrupalılar buna "telepati" derler. "Uzaktan duyuşma" anlamında ...


    ...Operayla tanışma
    Il. Abdülharnid "opera"nın ne olduğunu çoktan biliyordu. Yıl­dız'daki özel "tiyatro" salonunda Avrupa'dan getirilen gruplar pa­dişah efendimiz (!) önünde temsiller ve konserler veriyordu ama Ziya Gökalp gibi zamanın aydın ve etkin bir insanınn bile opera seyretmek için birkaç yüz bin nüfuslu küçücük bir İngiliz sömür­gesine sürgün gitmesi gerekecekti: Evvelki gün ve dün (14 kasım) gezmeye çıktım. Önce sinemaya, akşam olunca da operaya gittim. Opera kumpanyası İtalya'dan gel­mişti. Musikileri güzel, oyuncular da başarılı idiler ... Hafif bir karın ağrısı geçirdiği için "hasta olduğu" söylentisi, o bildirmese de ailesine kadar ulaşmış. Gazetelere bile geçmiş.
  • SİSYPHOS

    Korinthos'un kralı Sisyphos, kurnazlığı, bilgeliği ve hüneri ile ünlüdür. Korint kalesine su vermesi karşılığı, Asopos'a, kızı Aigina'nın Zeus tarafından kaçırılmış olduğunu söyler. Zeus'un bu sırrını vermesine karşılık olarak kalesi içinde bir pınarın akıtılmasını sağlar. Bu sırrının verilmesine çok öfkelenen Zeus, ölüm meleği Thanatos'u göndererek Sisyphos’u cehennemde zincire vurmasını ister. Sisyphos, büyük bir kurnazlıkla kendisini zincirlemeye gelen Thanatos'u zincire vurur ve Hades’in elinden kaçmayı başaran tek insan olur. Ölüm tanrısı Thanatos'u bağlaması sonucu hiçbir insanın ölememesine yol açar ve kargaşa yaratır. Bunun üzerine, rakipleri ölmediği için yaptığı savaşlardan keyif alamayan ve canı sıkılan Ares ve Zeus; Thanatos’u zincirlerinden kurtarmak için müdahale eder. Durumdan rahatsız olan Hadesin, haberci tanrı Hermesi, Sisyphos'u yakalaması için görevlendirir. Yıllar sonra bunu başarır hermes ve Sisyphos Ölüler Ülkesi olan yeraltı dünyası Tartarosa götürülür ama kaderine katlanmak istemez. Karısından ölmeden önce kendisine cenaze töreni yapmamasını istemiştir. Törensizliği hoş karşılamayan Hades, dinsiz karısını cezalandırması için Sisyphos'un yeryüzüne dönme önerisini kabul eder... Sisyphos, kralı olduğu Korint’e varır ama artık geri dönmeyi reddeder. Sonunda Hermes tarafından Yeraltı Dünyası’na tekrar geri götürülür. Sonunda tanrılar Sisyphos'u bir kayayı durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlayıp çıkarmaya mahkûm etmişlerdi. Sisyphos, kayayı tepeye kadar çıkaracak ancak kaya kendi ağırlığı nedeniyle tekrar aşağıya yuvarlanacaktı ve bu sonsuza kadar devam edecekti. Tanrılar yararsız ve umutsuz bir cezadan daha korkunç bir şey olmadığını düşünmüşlerdi.
    ....
    Sisyphos

    Hergün aynı şeyler yapıyor, aynı islerde çalışıyor, bir uyurgezerin vurdumduymazlığıyla yolumuza devam ediyor hayatımızdan sürekli şikayetçi oluyor ama onu değiştirmeyi hiç düşünmüyoruz. Hiç düşündünüz mü acaba her günün diğer günlerden katlanılmaz bir benzerlik taşıdığını. Varoluşun bataklığına düşüp bayağı hayatlarımızda tek farklı olana yer vermiyoruz. Kimileri bu durumdan rahatsız olup kendini yitirmek pahasına başkaldırıyor düzene. Ben de varım diyebilmek için, yaşıyorum diyebilmek için yaşamın getirdiği kuralları reddedebiliyor. Kendi farkımıza çok geç varabiliyoruz. Bir insan aynı davranışları sergilediği zaman hemen onun farkına varıyor ama kendimizin farkına işimiz bitmeden varamıyoruz. Yaşamak demek başkaldırmak demek, tüm evet ve hayırın ötesinde gerektiği zaman kendi doğrularımıza sırt çevirmekte yatar. Sisifos, bir kayayı dağın tepesine çıkarmakla cezalandırılırken, dağın tepesine çıkardığı zaman tekrar aşağıya yuvarlanacağını bildiği halde mücadele etmekten vazgeçmedi. Efsaneye göre tanrılar ona en büyük cezayı vermişlerdi, çünkü bir insandan umudunu aldığın zaman ondan geriye bir şey kalmazdı. Ama yaşam tam olarak bu degil mi: Umut ile umutsuzluk arasında, mücadele ile pes etmek kararının sonuna kadar direnmenin insan olmanın ilk kuralı olduğu. Yaşamaya adım attığımız ilk günden ölüm günümüzün geldiği son ana kadar tüm hayatımız boyunca yaşamaya direndiğimiz kadar varız. Sonunda mutlaka kaybederiz ama sırf kaybedeceğiz diye mücadeleyi bırakmak zayıfların işidir. Eğer Sisyphos o kayayı dağa çıkarmayı reddedtseydi belki görünürde mantıklı olanı yapmıştı ama eğer o kararı alsaydı insan olmanın koşulu olan başkaldırıyı da kaybederdi ve serbest bırakılsa dahi kazanmazdı. Şu anda içinde bulunduğumuz durum tam olarak budur belki; Hayata karşı sonuna kadar mücadele edeceğim. Ama hayır kesinlikle biz bunun bilincinde değiliz. Bizim hayatımız en büyük varoluş erdemi olan başkaldırıdan yoksun. Yaşamak için çalışmıyoruz sadece hayatta kalmak için çalışıyoruz. Tekdüzeliğin en iğrenç olduğu bu zamanda kendimizi başkaldırıdan uzak bir yaşama tutunma çabası içine giren, istemediği bir hayatı yaşamaya zorlayan cesetlerden öteye gidemiyoruz. Kendi kalıplarımız içinde doğrular kurguluyor, olması gerekenden uzak bir benlikte etrafımıza kimsenin giremediği duvarlar inşa ediyor, sahte duygularla bezenmiş bürokrasi çemberinde sıkışıp bedenimiz ölmeden önce ruhumuzu öldürüyoruz. Şimdi önümüzde iki olgu var: Ya taş olup sürekli olarak çıktığı dağda aşağıya yuvarlanarak anlamsız bir varoluş içinde tekrar eden bir yaşam süreceğiz, ya da Sisyphos olup hayatı o taş gibi görüp direnmenin başkaldırmadaki ince estetiği içinde sürekli olarak yukarıya doğru itmeye çalışıp zaferle terkedeceğiz yeryüzünü...