“Her birimizin içinde anne, baba ve çocuk var. Nitekim çocukların içinde de anne, baba ve çocuk var. Sıkıntılarımızın her biri, içimizdeki anne vebabanın içimizdeki çocuğa karşı cephe almasından, onu ezmesinden kaynaklanıyor.Çoğumuz, içimizdeki çocuğa sert, kötü davranıyor, onu korkutuyor, bastırıyoruz. Bunun
nedeni, çocuklarla ilgili bazı önyargılara sahip olmamız.”
Üçüncü kalkışlarında tek mermiyle Gaziantepli çocuğu öldürüyorlar. Minyon tipli sevimli bir çocuktu. Üzüntü ve öfke. PKK'ya karşı, o insanlara karşı gaddarca şeyler düşünüyorsun. Hatta köylüye, ora halkına bile cephe almaya başlıyorsun. Herkes, "bulursak öldüreceğini, öldü-rürken şiddeti yaşatacağını" söylüyor. Onu Gaziantep'e götürdük. Komutanlarımız geldi. Evin tek çocuğu, annesi var, babası yok. Cenaze ilk mektubundan önce gitti. Aile için bir yıkım oldu, sanki bizlere suçlar gibi bakıyorlardı..
Hume ahlak alanında da Usçu düşünceye cephe aldı. Usçular doğru ile yanlışı birbirinden ayırt etmenin insan usuna has bir şey olduğunu öne sürüyorlardı. Bu doğal doğru denen şeye Sokrates'ten Locke'ye kadar pek çok filozofta rastlıyoruz. Ancak Hume'a göre neyin doğru neyin yanlış olduğunu bize söyleyen şey aklımız değildir.
Ya nedir o zaman?
Duygularımızdır. Birine yardım etmeye karar verdiğinde, yardım etmeni sağlayan şey aklın değil Duygularındır.
Yardım etmeyi istemezsem?
Buna karar veren de yine duygularındır. Yardıma ihtiyacı olan birine yardım etmemek ne mantıklı ne de mantıksız bir şeydir. Buna olsa olsa iyilik ya da kötülük denebilir.
Cephede her şey belli: Düşman var, seni öldürmek istiyor. Sen de onu öldürmek istiyorsun. İkinizde de silah var, birbirinizi öldürüyorsunuz. Cephe gerisi öyle değil. İnsanoğlu en korkunç, en tehlikeli işleri daima cephe gerisinde yapıyor. Kahpelik cephe gerisinde. Ama o zaman ben bunu bilmiyordum.