• Suriye abd emperyalizminin işgali altındadır

    "Savaştan kaçmış bir topluluğa karşı…” ömründe hayatında emperyalizm nedir, emperyalizme karşı mücadele nedir, yurtseverlik nedir, anavatan savunması nedir, gibi daha pek çok soruyu sormayanların savaştan kaçmak mı anavatan savunmasına ortak olmak mı ikilemini anlaması mümkün değildir.

    Hele hele yıllarca emperyalist abd uzantılı, yerli burjuva medyasında gerine gerine cukkayı doldurup, oradan ayrılınca da birdenbire sözde sol damarından kan fışkırıp sonrada emperyalist almanya’ya ait bir medyada programlar yapmak, kime hizmet ettiğini anlatmaya yeterlidir.

    Suriye abd emperyalizminin işgali altındadır.

    Bu cümleyi doğru, düzgün bellemeden, kendi kendine lafazanlık yapanlar her nereden olursa olsun, emperyalist işbirlikçidir.

    "Suriyeliler defolsun" şeklinde bir slogan asla kabul edilemez.

    Bu sadece Suriyeliler için değil dünyanın hiçbir yerindeki göçmen, mülteci, sığınmacı, misafir, vs. için böyle bir slogan asla geliştirilemez ki bu her nerede olursa olsun milliyetçi, şoven, faşist bir slogandır ve kabul edilemez.


    Ömründe hayatında sokaklara çıkıp, parkta, bahçede, trende, otobüste vs. ne oluyor ne bitiyor bakmayanların, değerlendirmeleri, adeta her şeyi bilir edası sahte, yalan, asparagas, uydurma hallerini maalesef gizleyemiyor.

    *
    Bir aile düşünelim, ülkesi emperyalizm tarafından işgal edilmiş ve bu işgal karşısında ülkesini terk etmiş olsun. Sonra almanya’ya kadar uzanan bir yeni yaşama başlasınlar. Ailenin 18 yaş üstü üç kız bir erkek çocuğu olsun. Gayet güzel, yakışıklı, bakımlı, elleri yüzleri düzgün, artist denecek kadar olsun çocuklar. Şimdiden içinden “hah başlıyor senaryo” diyenler olabilir, artık ister senaryo niyetine okuyun isterseniz, gerçek fark etmez. Aile almanya geleli üç yıl olmuş. Tabi başlangıçta olup bitenlere pek takılmadan son durumu anlatacağım. Üç yıl içinde devletin deniz kenarında evet, yanlış duymadınız deniz kenarında verdiği evde otururlar. Bu arada çocuklardan üçü üniversite mezunudur, diğeri lise mezunudur. Baba ve çocuklar üç yıldır her biri farklı olmak üzere çeşitli işlerde çalışmaktadır. Gel zaman git zaman günlerden bir gün karı koca ayrılma kararı alır. Sonrasında anne en küçük kızını alır başka bir şehir de yine devletin verdiği bir eve taşınır, baba erkek çocuğuyla birlikte aynı evde kalmaya devam eder, iki kız kardeş de ayrı eve çıkar ki onlara da devlet bu evi ayarlar. Bu arada devletin verdiği ev ve maddi yardımın yanında, en küçük çocuk hariç herkes çalışmakta ve tıkır tıkır maaşlarını almaktadırlar. Hayat nasıl geçiyor diye sorarsanız. İki kız kardeş mesaileri bitince gece geç saatlere kadar “şişe bar” denilen nargile keyfi yapılan mekanlara giderler, baba yeni eş adayı olan Irak’lı bir başka göçmenle birliktedir, oğul da babadan geri kalmaz o da Afgan sevgilisiyle birliktedir. Bu arada baba ve oğul esrar bağımlısı olmuşlardır. Gerçi kızlar kardeşlerde alkol ve nargile bağımlısı olmuş her akşam ya bir alman ya da başka bir Avrupalı veya Afrikalı ile beraberlerdir, kimi zaman birkaç ay süren ilişkileri olsa da pek sıkılgandırlar habire sevgili değiştirirler. Bu arada kız kardeşlerden birinin Suriyeli bir sevgilisi vardır ve bir ayrılır bir barışırlar ama bir türlü evlenmeye yanaşmazlar. Bir süre sonra kızlardan biri annesinin bulunduğu şehre gitmek ister, çünkü çalıştığı yerin yan tarafındaki restorantın ortağı Iraklı bir kadın tarafından Avrupalılara pazarlanmaktan sıkılır. Bir süre sonra annesiyle de bir arada yaşayamaz çünkü en küçük kardeşi hastadır ve annesi onunla ilgilenmek yerine neredeyse her gün eve bir yabancıyla gelmektedir. Sonra karar verir ve ayrı bir eve çıkar. Tabi o evi de devlet verir. Etti mi toplam dört ev. Düşünebiliyor musunuz, Suriye’de derme çatma bir evleri varken Avrupa’nın ortasında devlet desteğiyle dört ev sahibi olmuşlardır. Hepsinin işi gücü, devlet yardımı vardır. Ancak aile fertleri aile olmaktan uzaklaşmış kim kimle beraberdir, ne yaşıyordur, duygusuz, düşüncesiz, sadece gecelik ilişkiler, uyuşturucu, alkol, nargile vs. bağlılığı derken uzatmayalım. Baba Iraklı kadın arkadaşının üstüne İranlı bir kadınla daha birlikte olur ve bunun üstüne Iraklı kadın kıskançlık krizine girer, adamı ve kadını adeta bir kasap gibi doğrar. Bu arada erkek çocuğun Afganlı eşi hamiledir. Bir yandan da alman bir gay arkadaş edinir ve eve artık ara sıra gidip gelir, Afganlı eş çocuğunu doğurur doğurmasına ama uyuşturucu kullanımından dolayı çocuk özürlü doğar. Bu arada eşi artık gay barlardan hiç çıkmaz ve esrarın dozu daha da artırdığı bir gün bir gay arkadaşıyla nazilerin saldırısına uğrar ve onlarca yerinden bıçaklanıp ölür. Babasının ve erkek kardeşinin ölümünü duyan kız kardeşlerden biri duymayacak kadar uzaklarda İtalyan sevgilisiyle Akdeniz de bir yatta güneşlenmektedir. Ancak İtalyan da mafya olduğundan, hasımları tarafından yatı havaya uçurulur. Diğer şehirdeki anne Yunanlı sevgilisiyle aşırı hız yaparken nehre uçup boğulurlar. Annenin yanındaki kız kardeşle sonradan gelen kız kardeş de yüksek doz da uyuşturucu alıp birbirlerinin bileklerini kesip hayatlarına son verirler.

    Evet, kısa keselim, sonuçta dizi yazmıyoruz. Emperyalizm ne senaryolar yazdırıyor değil mi? Şimdi bu anlattıklarımız eminiz ki hiçbirinizi inanacağı türden bir anlatı olmamıştır. Aklı başında kimse bu türden deli saçması anlatılara inanmaz çünkü!

    Emperyalizmin ülkelerini işgal ettikleri insanlar ülkelerini savunmayıp sağa sola savrulunca tabi ki böyle senaryolar olmuyor!

    Aile dağılmıyor, anne ve baba işine gücüne bakıyor, çocuklarıyla bir arada mutlu bir hayat sürüyorlar. Çocuklar eğitimlerine devam ediyor, herkes kendi alanlarında masterlarını, doktorlarını yaparken bir yandan da oldukça prestijli işlerde çalışıyorlar. Aile toplumda adeta örnek aile olarak herkesin imrendiği bir bir resim çizmeye devam ediyor. Bu olaylar sadece Suriyelilerin mi yaşadığı olaylar sanıyorsunuz, elbette hayır ama son yıllarda bu olayları en çok onlar yaşıyor veya en çok onlara dair haberler yayınlanıyor ondandır ki bir Suriyeli algısı oluşmuştur.

    Emperyalizmin barış, demokrasi, eşitlik, özgürlük, adalet getirmesinin sonuçları bunlardan öteye gitmez, gidemez de kimse boşuna birilerinin haklarını savunurken bir daha düşünsün ve emperyalist işgallere engel olmak mı daha değerlidir, yoksa yukarıdaki senaryo mu daha değerlidir.
    *
    Burjuva medya ve basınında vaaz veren dünün milli burjuva programcısı, gazetecisi, bugün alman burjuva medya basınının hizmetçisi olanlara kulak verelim.

    Suriyelilere her nerede verilirse verilsin hiçbir devlet veya yönetim kendi cebinden değil yine emekçilerin vergilerinden maaşlar, yardımlar veriyor.

    Bu anlamda emekçilerin emeği ikinci kez sömürülmüş oluyor.

    Anlayana tabi, gerçi birinci sömürüyü anlamayanlar, ikinci sömürüyü anlayamaz.

    Emperyalist ülkeler savaş, iç savaş, darbe, kaos, açlık, sefalet, kriz, vs. yarattığı ülkelerden göçmen, mülteci, sığınmacı adı altında esasında kapitalist sistemin çarklarının daha ucuza dönmesi için hizmetçi veya köle toplar ve onlara kendi ülkelerinde çok çok ileri olan, ama emperyalist ülkenin yerli halkının yaşam koşullarının çok gerisinde bir hayat verir.

    Elbette kendi ülkelerini terk edenler için bu hayat daha da konforlu gelse de hizmetçi ve köle olmalarını asla ortadan kaldırmaz.

    Tabi ki bu şekilde ülkesini terk edip emperyalist ülkelere yerleşenler çoğunlukla geri dönmezler, çünkü devlet yardımları ve yaşam koşullarının cezbedici özellikleri hizmetçi ve köle olarak hayatlarını devam etmekle yetinmezler, kuşak kuşak yeni hizmetçiler, köleler üreterek iyice kök salarlar.

    Emperyalizmin sırf kapitalizmin çarklarını daha da ucuza çevirebilmek için dönem dönem bu tür göç trafiklerine sebep olur ki bunu aslında bilinçli yaparlar.

    Sadece almanya’da çok büyük bir ara eleman açığı vardı ve bunu öyle kolay kolay çözemezdi ki bu ekonomisi için çok ciddi sorunlar yaratacakken, Suriyeliler imdadına yetişti ve 250 bin ara eleman Suriye’deki emperyalist işgal sonucu alman personeli olarak neredeyse durma noktasına gelecek olan kapitalizme büyük bir kan transferi olmuştur.

    Bu tür örnekler çoğaltılabilir.

    "Gidin savaşın" diyemezsiniz, elbette diyemezsiniz, çünkü “bayramlaşıp geri gelin” diyebilirsiniz veya “şişe barlarda nargile içmeye devam edin” dersiniz ama nedense “emperyalist işgale karşı gelin birlikte omuz omuza savaşalım” diyemezsiniz.

    Suriye’den emperyalist işgal sonrası çeşitli ülkelere dağılanlara nedense gittikleri ülkelerdeki yönetimler “ülkeniz emperyalist işgal altında” demediği gibi, gelenleri de ucuz emek olarak kapitalizmin çarklarının dönmesi ve daha da yüksek kar elde edebilmek için hizmetçi olarak çalıştırmayı çok iyi bilirler.

    Elbette Suriyelilerin gittiği ülkelerdeki sözde sol, sosyal demokrat, sosyalist partiler de yeterince onlarla emperyalizme karşı mücadele de ittifak olmamaktadır ve sadece adeta sırf dostlar çarşıda pazarda görsün diye onların ve ülkelerinin işgal sonrası yaşanan rezilliklerine ses çıkarmazlar.

    Burjuva aydını, gazetecisi, tv programcısı yıllarca beslendikleri çanağa hizmette kusur etmezler ve habire Suriyelilerle ilgili en ufak eleştiri yapanları ırkçılıkla suçlayarak gerçeklerin üstünü kapatacaklarını düşünürler ama tarih her şeye şahitlik ediyor onu unutuyorlar.

    Aman Avrupa’ya gelmesin, aman Suriye’ye geri dönmesinler, “Türkiye de kalsınlar da her kim kalmasınlar geçip gitsin” diyorsa biz onları sabah akşam ırkçı ilan etmeye tetikte bekliyoruz, diyerek özellikle alman ve Avrupalı efendilerine biat ve itaat etmekteler.

    Dünyanın hiçbir yerinde insanlar oradan oraya göçmesin, sığınmacı olmasın, savaşlar olmasın, herkes barış içinde kardeşçe yaşasın, … devam eden pek çok güzel sözleri dillendirmek güzel, gerçekte buna inanmakta güzel ancak bunun kapitalizmin devrimle yerle bir edilip yerine sosyalizm inşa edilmedikçe olamayacağını neden kabul etmiyorsunuz.

    HASAN HÜSEYİN BEYDİL
    28.07.2019
  • "Sen bütün büyük laflarına ve dillere destan olan zekâna rağmen asla ciddi bir insan olamayacaksın!"
  • 824 syf.
    ·8 günde·5/10
    linç yemeyeceksem başlayayım. (yazım hataları varsa şimdiden özürler)
    ciddi sopiler bulunmakta olduğunu söyleyeyim önce ve ömrümü yiyen iki karakter ile, elbette aleksandr ve tatyana kişileri başta olmak üzere bodoslama anlatmaya başlıyorum ona göre.
    aleksandr hem tatyanayı sevdiğini söylüyor, ama onun "iyiliği" için ablasıyla evlenmeye kadar işi götürüyor, tatyana desen külkedisi hikayesi ve enteresan tarafı buna gönüllü olması ve öyle davranması, tatyananın aleksandırın yardımları ile büyükkannesinin yanına transferinden sonra vardığı köyünde ise sonraları aleksandır köye geldiğinde, herkesin kendini yerlere atarak ağlayarak ölümdenden döndüğünü verem atlattığını komada kaldığını anlattıkları tatyanayı hizmetçi gibi kullanmaları da ayrı bir olay, herkes ilacını tatya versin, yemeği yapsın diye bekliyor, hatta "bu sabah kahve kokusu duymadım ben de kalkayım dedim" diyen bile var. zahmet oldu ablacım. aynı zamanda tatyananın ikinci bir dimitri vakası olarak vovaya asla hayır diyememesi ve ne hikmetse o köydeki herkese aleksandırın ablası ile evlenmek üzere olan kişi olduğunu anlatması ve köydeki herkesin de doğal olarak aleksandıra "enişte" muamelesi yapması, daha önce ablasının yanında yaşadığı gizli saklı durumların hala devam etmesi. halbuki köye geldiklerinde yolda ablasını da kaybetmiş olması sebebiyle hah diyorsunuz artık önlerinde bir engel kalmadı. savaşın acımasızlığı çok derinden değil bence yüzeksel anlatılmış, ya da tatyana aleksandr, dimitri ve daşa arasındaki saçma ilişki o kadar fazla uzatılmış ki savaş ikinci hatta üçüncü planda kalmış. aleksandrın ikinci kez tatyana ile buluşmalarında ise dimitri hakkında (daha doğrusu tatyananın hiç bir şey hakkında) doğru düzgün konuşmaması ve konuşmaktan kaçması hakikaten bir süre sonra bayıltma noktasına geliyor.
    aşk çıkmazlarını da en güzel özetleyenlerden bir replik ise aleksandr'ın tatyanaya verdiği cevap ile ağzından çıkıyor zaten.
    bkz: Kafana takma. Onun duygularını incitmemek için böyle davrandığımı çok iyi biliyorsun," dedi. "Evet," dedi Aleksandr. "Benim dışımda herkesin duygularını düşünüyorsun."
    aleksandr'ın 6 ay boyunca haber alamayıp ölü mü diri mi olduğunu bilmediği tatyanayı yine de aramak için köyüne gitmesi ve tatyananın benden mektup beklediğini bilmiyordum diyerek vovayı tercih edebileceğini ima etmesi ve daha bir sürü saçma sapan kapris yaptığı yerde ciddi ciddi kitabı bırakmayı da düşündüm açıkçası çünkü daşa hayattayken ve dimitri kendisinden uzak dursun diye aleksandr'ı kendisine ilgisiz kalması ve daşa ile çok daha fazla yakınlaşması için kırk dereden su getirmiş olan tatyana şimdi aleksandr'a kendisinden uzak durduğu ve ablasıyla evlenme boyutuna geldiği için köpürüyordu. la havle... velhasıl neylersin ki öyle bir adetim yok. bu yerden sonra okumaya devam etmiş olmam sadece mecburiyettendi. belki ileriki sayfalarda durum değişir diyerek devam ettim.
    örnek verecek olursak şu diyaloğu okuyun da siz söyleyin haksız mıyım a dostlar ?

    "Tatyana!" diye bağırdı Aleksandr. "Sen neden bahsediyorsun? Benden son ana kadar yalan söylememi isteyen sen değil misin? Bana söz verdirdin. Kasım ayında bile hâlâ doğruyu söyleyelim diyordum. Ama sen! 'Yalan söyle Şura. Ablamla evlen. Onun kalbini kırmayacağına söz ver,' deyip durdun. Hatırlıyor musun?" "Evet. Sen de bu isteğimi çok başarılı bir şekilde yerine getirdin. Ama bu kadar inandırıcı olmak zorunda mıydın?"
    buyur burdan yak.
    okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaklardır, aleksandr savaş dolayısıyla veya açlıktan ölmek derecesine gelmek pahasına tatyananın bütün ailesine yemek yardımı yaptı ve savaş hakkında bilgi verdi. fakat bu kızcağızımız şimdi onları acıdığı için yaptığını söylüyor mesela. ikili arasındaki diyaloglar hem çok uzatılmış hem de saçma oluşuyla saç baş yolduruyor. sizlerin bütün sevdiklerini gömmüş, ölümden birden fazla kez dönmüş insanlar olarak cidden bu kadar saçma davranmaya hakkınız var mı. üç günlük dünya deyimini tamamen deneyimliyor olduğunuz halde hemde.
    neyse bunlar evlendi. evlenmez olaydı bitmedi sevişmeleri erotizmi. bu kitapta herşey bıktırana kadar işleniyor onu farkettim. detaylıca işleniyor gerekli gereksiz detay deryası. bir kere daha dedim ki işte bu yüzden aşk romanı okumuyorum ama ben 2.dünya savaşı konusu hakim olduğunu düşünerek başladım ama arkadaşlar bana sorarsanız ne savaş romanı ne aşk. gereksiz detay ve kaprislerden aşkın tadına varamadım, aynı sebepten savaşın yıkıcılığına yoğunlaşıp duygusal olarak etkilenemedim.
  • Öykü Otobüsü: #32743786
    Yolcu listesi: http://i.hizliresim.com/g6GR0O.jpg
    Öykünün ilk kısmı : #33619327

    Bağlantılı öyküler :
    #33861382 - #32867531

    Su krizini atlattıktan sonra yol arkadaşım da ben de kitaplarımıza dönüyoruz. Zaten ses tonundaki biraz abartmadın mı tınısından da hoşlanmadım. Tabi üzerine sıcak su dökülüp yanan benim!

    Kulaklığımı takıp bir süre okuduktan sonra okuduğum cümleleri anlayamadığımı fark ediyorum. Aklım yine yolculuğa çıkmış.

    Ne yapıyorum ki ne işim var benim Hatay’da? Yeni bir başlangıç mı çıktığım yolculuk, yeni bir hüsrana mı gebe? Uzun uzun irdelemedim sadece olacağına bırakmak istedim, işte gidiyorum. Onca yıl geçti üzerinden hala aynı mı ki her şey? Ben aynı mıyım ki? Uzaktayken kolaydı tabi attım tuttum, ne diyeceğim şimdi gidince? Karşılaşınca...?

    “Ben geldim!” ? Saçma! Sanki görmüyor benim geldiğimi.
    “Çağırdın geldim.”? Hayır bu da saçma sanki sırf çağırdı diye gidiyormuşum gibi.

    Bu yolculuğun sonunda pişman olmak da var ama artık yola çıkıldı. Bunları zaten düşünmedim mi? Aklımın tiyatrosunda bin bir senaryo oynatıp, artısını eksisini hesaba katıp çıktım bu yolculuğa. Ne olacaksa olacak, ne yaşayacaksam yaşayacağım. En kötü üzerinden biraz geçtiğinde bu yolculuğu ve Hatay’da geçirdiğim bir kaç günü hatıra olarak saklarım, amaaan düşün düşün sonu yok.

    “Gelmek istedim, seni görmek için. En son görüştüğümüzde kararını ver öyle gel demiştin. O zamandan sonra çok düşündüm, işte yanındayım. “

    Bu cevap hoşuna gider biliyorum, güler hatta ben bunları söylediğimde, ciddi meseleleri ciddi konuşamadık ki hiç.

    Kimselere demedim neden gidiyorum, aklımı karıştırmalarını istemediğim için. Neden sen gidiyorsun? Neden gidiyorsun? Neden o gelmedi? Kaç sene geçmiş üzerinden… Bu hesaplara girmek istemedim o yüzden de demedim ki ben Hatay’a gidiyorum, şunları bunları konuştuk. Gidip görmek, gidip yaşamak kararımı buna göre vermek istiyorum.

    Bir parça endişeyle karışık heyecan hissediyorum. Gerginim her an kopacak bir tel misali.

    Yanımda bir hareketlilik sezerek daldığım düşüncelerimden otobüsün içine dönüyorum. Semih Bey o sırada hışımla ayağa fırlıyor, ne oldu yahu kulaklık takılıyken bir şey mi dedi bana da anlamadım diye düşünürken sesi çıkabildiğine bağırmaya başlıyor;

    "ULAN MEMLEKET SİZİN GİBİLER YÜZÜNDEN İLERLEYEMİYOR. YETER ARTIK, BIRAKIN MİLLETİN SAF DUYGULARIYLA OYNAMAYI. KÖRÜM DİYE DUYGU SÖMÜRÜSÜ YAPIYORSUN, BİR GÖZÜNLE DE YANDAKİ KADINA BAKIYORSUN. AYIP ULAN AYIP!"

    Önümüzdeki ve arkamızdaki koltuklarda oturanların da ilgisini çekiyor bağrışı, herkes merakla bir Semih’e bir kör yolcuya bakıyor.

    “Yuuhh kör adam kör değil miymiiişşşş!!” diye ben de bağırıyorum şaşkınlıkla.

    Semih Bey’in “Yok ya ne körü baksanıza elf gibi keskin gözleri maşallah iki saattir sizi kesip duruyor yandan pis herif!! Yok şöyle kokuyor böyle kokuyor..!!” demesiyle kan beynime sıçrıyor.

    “BANA BAK GEBERTİRİM SENİ PİSS SAPIK!! ŞEYTAN DİYOR Kİ KAFASINI GÖZÜNÜ PATLAT. BİZ DE VİCDAN YAPIYORUZ İKİ SAATTİR KÖR ADAMCAĞIZ ÇAYI KAHVEYİ İÇERKEN YANINDAKİ SAKALLI ADAM YARDIM ETMEK ZORUNDA KALIYOR DİYE. UTANMAZ AYIP DEĞİL Mİ ADAM KAHVEYİ AĞZINA TUTTU BE!!”

    “Yaa ayıp ediyorsunuz hanımefendi bir dakika… “

    Sakallı adam da şaşkınlıktan bembeyaz kesmiş.

    “Gerçekten çok şaşkınım bu nasıl bir terbiyesizlik, nasıl utanmazlık. Ama işte toplum bu hale neden geldi durup düşünmek lazım. Dolandırıcılık, yalancılık, riyakarlık, çakallık kanınıza işlemiş efendim!! Tühh rezil herif seni. Seni utanmaz. Nedir senin amacın insan niye böyle bir yalan söyleme ihtiyacı hisseder!? Anlayamıyorum abicim. “

    “ Necip dur bi…”

    “ Sus!! Durmuş!! Ağzını burnunu kırmadığıma dua et. Saf gibi dinleyip üzüldüm sana bir de ahlaksız herif!” adı Necip olan adam, yanındakine bir yumruk savurmamak için kendini zor tutuyormuş gibi gözüküyor. Yanımdaki Semih Bey ise Necip denen adamdan daha da sinirli. Ben de adamı parçalamamak için zor duruyorum. Kan kokusunu tatsın bakalım bir de tanıyor mu görelim!

    “Gel ulan buraya!!”
    “Ayhh!! Semih Bey bir saniye ayağıma basıyorsunuz!” diye çığlık atıyorum.
    “BİR DAKKA SAYIN YOLCUĞLARIMIZ, Nolyorsunuzğğhh!”
    “Muavin bey bu adam kör numarası yapıp karıya kıza sarkıntılık ediyor.”
    “Vay ben senin…” deyip adamın yakasına yapışıveriyor muavin. “Doğru mu diyor bu adam yalan mı yapıyon lan sen?”
    “O tam öyle değil muavin bey kardeşim..”

    Arkadan birileri daha karışıyor olaya, neyin ne olduğunu anlamadan;

    “Aaa kör adama utanmıyor musunuz saldırmaya!”
    “Kör falan değil o!” diye bağırıyorum.
    “Püüü! Bir de yüzüne karşı kör deyip rencide ediyorlar adamcağızı.”
    “Ablacım kör adam manalı manalı bakar mı rica ediyorum anlamadan cevap verme!” diye Semih Bey de beni destekliyor.
    “Sensin abla! Kime abla diyosun sen. Nerden ablan oluyorum ben senin!” Sen kimsin de bana emirli cümleler kullanıyorsun, terbiyesizz!” derken Semih’e saldırmaya başlıyor.

    1 numaradaki yolcu da “Ya teyze bıraksana adamın yakasını!” deyince kadın hepten çıldırıyor ve bir anda nasıl oluyor anlayamıyorum hepimiz birbirimize giriveriyoruz.

    Her kafadan bir ses çıktığı için kimin ne dediği anlaşılmıyor ama küfürler, hakaretler, tehditler havada uçuşuyor. Olay adeta kör adamdan çıkıp mahalle kavgasına dönüşüyor. Kim kimi bulursa saldırıyor, kavga büyüyor. Ben o arada fırsattan istifade bizi ayırmaya uğraşan, arada da nasibini alan muavine de geçiriyorum bir kaç tane. Sıcak suyun öcünü de alıyorum karışıklıkta. :)

    O kargaşada otobüsten indiğimizin hayal meyal farkındayım. Boğuşmaktan herkes soluk soluğa, yaka paça dağılmış, suratlar pancar gibi olmuş.

    “Evlatlar kendinize gelin ne bu hal ne oluyorsunuz!”
    “Hayri baba bu 7 numaradaki adam kör tahliti yapıp karıya kıza sarkıyomuş. Bi de yanındaki adam bunun ağzına mı etmiş ne öyyle bişeler, ben de tam anlayamadım ama bu 7 numaradaki tam bi pisslikkk çıktığ. Uff anam suratımı yolmuş biri zaten! Çok fena yanıyo.”
    “Ağzına etmek falan ne biçim konuşuyorsunuz muavin bey.”
    “Ya sen ne arsız adamsın hala konuşuyor musun?”
    “Semih Bey bir sakin olursanız anlatacağım.”
    “Birader gözlerini bilemem de kulakların pek bir keskinmiş.” diye söze karışıyor 2 numarada oturan papaz.

    Semih de ondan cesaret alıp tekrar bağırmaya başlıyor.

    “Ya dimii? Tazı gibi kokluyor hem de tazı gibi de duyuyor maşallahı var!”
    “Birader maşallah inşallah bunlar hep arap bozması.” diye alakasız bir laf karıştırıyor araya 1 numaradaki satanist gibi olan tip.
    “Dua et sen Hayri kaptana!” diye yine bağırıyor Semih.
    “Kaptan bu adamla daha bir dakika geçiremem ben, terbiyesiz herif ağzına besledim bunu acıdım da haline. Yok sevdiği varmış terk etmiş, deney yapmışlar da... Bir deney de ben yapayım üzerinde diyorum. Kendimi zor tutuyorum okkalı bir tokat çakmamak için kendisine!”
    “Durun evlatlar bir sakin olun neyin ne olduğunu anlayalım.”
    “Hah kaptan ne güzel diyor, kızgınsınız bana saygı duyuyorum fakat belki geçerli bir sebebim vardı, dinlemiyorsunuz ki…”

    Semih “Bak hala ne diyor ya, başlatma saygına maygına!!” deyip adamın üzerine yürümeye davranıyor ama satanist tipli ile papaz kılıklı olan “Uyma dostum boşver, bi sakin ol!” deyip tutuyorlar, Hayri Kaptan da araya girip durdurmaya çalışıyor. Bu arada sahte kör ellerini kaldırmış, kafasını omuzlarının arasına kıstırmış gelecek muhtemel bir darbeden kendisini koruma pozisyonu almış bu durumdan zarar almadan çıkabilecek mi kestirmeye çalışıyor. Yüz ifadesi çokça endişeli, ee zaten nasıl olsun ben de insanları kandırıp duygularıyla oynasam linç yerim diye üç buçuk atardım herhalde. Yalancı pislik!

    Bir türlü sakinleşemeyen Semih’e dönüp “Semih Bey ben muavine kızınca “Uzun yılcılıklarda insının daha iradeli ve sinirlerine hakim olmısı girekiyor…” diye akıl veriyordunuz az evvel pek bir iradeliymişsiniz siz de.” diyorum.

    Diyorum ve film bir kez daha kopuyor. Körden hıncını daha alamamışken üstüne de ben sinir edince hepten çığrından çıkıyor Semih.

    “Bu otobüsteki herkes mi manyak ya şeytanın otobüsü sanki hangi koltuğa baksan sorunlu sorunlu tipler.”


    “Evlat sakin olmazsan atmak zorunda kalıcam bak seni otobüsten.”
    “Hele bir deneyin bakalım nasıl süründürüyorum sizi mahkemelerde! Avukatım ben avukat dava ederim sizi Hayri Beeeeey!”
    “Senin avukatlığın bana sökmez ulan git istediğin yere şikayet et! Otobüs Hatay’a varana kadar bu otobüsün kanunu da avukatı da mahkemesi de benim.”
    “Kamera şakası falan mı bu ya? Aklımı mı oynatıyorum ben yoksa?İnsanları kandıran bu adam yerine beni mi atacaksınız? ZATEN HEP BÖYLE OLUR DOĞRU SÖYLEYENİ DOKUZ KÖYDEN KOVARLAR DİYE BOŞA DEMEMİŞLER!”

    “Kamil ver oğlum şunun valizini, sakinleşmeyecek bu belli, almıyoruz bunu otobüse kalsın burda.”

    “Tamam babam sen ne dersen o!” diye koşup valizi getiriyor muavin aynı zamanda da pis pis, yapış yapış sırıtıyor. Bu da kimin tarafında belli değil 10 dakika önce Semih’le bir olup sahte körü tartaklamıştı, kaos düşkünü müdür nedir!!.

    “Yazık Hayri baba yaa napacak adam yolun ortasında, atmasaydınız.” diye engellemeye çalışıyor 2 numaradaki papaz kılıklı herif ama şoför çok sinirlendi belli. Apar topar eşyalarını verip itirazları da takmayan Hayri şoför;

    “Avukat beye eşlik etmek isteyen varsa beklesin burada. Biz Hatay’a gidiyoruz.” deyip dönüp arkasını biniyor otobüsüne. Vira bismillah deyip çalıştırıyor aracı. Yol ortasında kalmak cazip gelmiyor, Hayri kaptan da dediğini yapacak birisine benziyor. Kusura bakma, hayret bir şey ve pek çok çeşit itiraz cümlesi ile otobüse geri biniyoruz.

    Semih de binmek istiyor ama Kamil sımsıkı sarılmış belinden kıpırdaması mümkün değil, bağırıyor çağırıyor ama Kamil tın. Herkes bindikten sonra Semih’i yolun kenarına savurup koşarak otobüse biniyor. Bu kadar sinirli olmasam komik bir sahne aslında.

    Camdan Semih’e bakıyorum, hala tehditler savuruyor arabanın yanından koşuyor ama Hayri kaptan kapıları açmıyor ve Semih’i orada bırakıp yola devam ediyoruz. Ediyoruz da ne ben ne adının Necip olduğunu öğrendiğim sakallı, bu sahtekar ile yanyana oturmak istemiyoruz. Göz göze geliyoruz, bir söz söylemeye gerek kalmadan anlıyoruz ki derdimiz ortak. Aynı anda yerlerimizden kalkıp usulca kaptanın yanına gidiyoruz. Bu sahtekar, sapık adamı yanımızda istemediğimizi söylüyoruz.

    “Kaptan avukat sinirlendi otobüsün huzurunu bozuyor diye orada bıraktın da Hatay’a kadar bu sahtekar adamla nasıl gideceğiz. Bütün otobüs cephe aldı şuanda adama.”
    “Dur hanım kızım vardır bir bildiğim. Biz bu yolları haybeye eskitmedik! İlerde ilçe karakoluna gidip jandarmaya teslim edeceğim sahtekarı.”
    “O zamana kadar ben o sahtekarla oturmak istemiyorum Hayri kaptan, yer değiştirebilir miyiz?”
    “Oğlum kimin yanına koyayım onu şimdi, kimin yanına koysam sıkıntı. Az daha sabret.”
    “En arka 4lü boş atalım oraya tek başına olmaz mı?” diyorum.

    “ Kamiilll! diye sesleniyor. “Bak oğlum bana.”

    Aksiyon kokusunu alan muavin hemen yanımızda bitiveriyor.
    “Buyur baba?”
    “Şu sahtekar yok mu kör numarası yapan bunlar onunl yanyana oturmak istemiyorlar oğlum adamı arkadaki boş koltuklara oturtuver. “
    “Tamam baba, hallediyom.”

    Yine o uyuz sırıtışı takıyor yüzüne, sanki gizli bir iş çeviriyor da işler de tam istediği gibi gidiyormuş gibi.Çarpıveresim var ağzının ortasına! Zaten kör yaratıktan da sinirimi alamadım. Birlikte koltuğuma doğru ilerliyoruz, Osman denen sahtekar hala Necip Bey’e bir takım açıklamalar yapmaya uğraşıyor fakat Necip hiç oralı değil.

    “Kalk!” diyor Kamil “Arka koltuğa geç.”
    “Benim yerim burası sonuçta neden başka yere oturuyorum.”
    “Hadi kardaşım uğraştırma beni. Kalk lan dua et mapusta neyinh değilsin, Hayri Baba’ya dua et.”
    “Zorla kaldıramazsınız beni ben bu koltuk için bilet aldım, bak bilette bu koltuğa sigorta yapmışlar benim adıma, ya kaza maza olursa ben oraya oturmayacağım.”

    “Pess” diyorum dönüp bana bakıyor.

    “Bilader benim sinirimi zıplatma, kalk leyn geç arka koltuğa diyorum.”
    “Sen cidden ne kadar arsızsın ya bana o kadar yalan zırvaladıktan sonra saatlerce yanımda oturmaya devam mı edeceksin, hiç sıkılman utanman yok di mi?”
    “Necip konuşmama fırsat vermedin ki anlatıcam diyorum.”
    “Anlatırsın cağnım anlatırsın hadi kalkğ uraştırma beni bak kötü olacak demedi deme.”
    “Kalkmıy…” lafını bitiremeden daha muavin yakasından tuttuğu gibi çekiyor koltuktan.
    Aaaaağğ!! sesleri eşliğinde ve sahtekarın “Dur napıyosun, çek ellerini.” bağırışları arasında sürükleye sürükleye arka koltuğa götürüp koltuğa fırlattı adamı. Koltuğa fırlattığında üzerine abandığını gözlemliyorum, en arkada olduklarından muavinin dediklerini duyamıyorum ama muavin doğrulduğunda sahte körün yüzündeki korkmuş ifadeyi görüyorum. Ne demiş olabilir ki bu yapışık adama da adam böyle korkmuş olabilir, jandarmaya bırakacaklarını falan söyledi heralde. Neyse kurtulduk, Necip Bey’e bakıyorum iç çekip kör şeytan der gibi kafasını sallayıp yerine oturuyor. Ben de cam kenarına yanaşıyorum iki koltukta benim şuanda. Olan Semih’ oldu diye geçiyor içimden.

    Nasıl bir yolculuk oluyor böyle, yolun yarısına varamadan olaylar olaylar… Telefonumun titremesi üzerine cebimden çıkartıp bakıyorum. Whatsapp mesajı gelmiş, “Napıyorsun nasıl gidiyor yolculuk? Nerelerdesiniz?”

    “Bilmiyorum nerelerdeyiz de neler neler oldu bir bilsen, otobüs birbirine girdi, ortalık karıştı ama şimdi yatıştı. Şeytan otobüsün içinde dolaşıyor sanki… Buluştuğumuzda anlatırım ne olduğunu. Varabilirsem sağ salim tabii.”

    “Yapma yaa.. İyisin dimi? Tek parça gel, şeytan varsa da tuz falan dök. :)” Gülümsüyorum bu cevaba, birlikte izlediğimiz Supernatural diye bir diziye gönderme yapmış.

    “Şeytanın hangisi olduğunu bulursam çevresine tuz çemberi yaparım, iyi hatırlattın. :D :D “
    “İyi benim az işlerim var, molada ararsın beni, kimseye bulaşma :) başını belaya sokmadan gel. :) Zaman kısaldıkça sabırsızlığım artıyor. Özledim seni....”

    Ben de onu özledim. Yıllardan sonra yüz yüze ilk görüşmemiz olacak. Yarım kalanları tamamlayacağız, karamsar düşüncelerimi bastıran bir umut yerleşiyor içime. İster şeytan uğraşsın şimdi, ister sahte körler yüzünden otobüs birbirine girsin, isterse muavin saçmalasın. Keyfimi kaçıramaz hiç birisi.

    “Ben de seni özledim.” cevabını gönderiyorum, kulaklığı tekrar telefona takıp, kitabımı kucağıma alıyorum ve bir müzik seçip tüm arbedeyi geride bırakıyorum.

    https://youtu.be/HBOqfS5VC3U
  • 342 syf.
    ·2 günde·2/10
    Sevgili Bay Daniels fiyaskosundan sonra bu kitabı okumamın yalnızca bir sebebi vardı: Beğenmeyeceğimden emin olmak. Dedim ki Büşra gel, okuyup aradan çıkaralım da takasa ekleyelim ikisini de. Böylece iki kitaplık boşluğumuz olur. Sonra da okumaya başladım.

    Yanlış anlamayın, ben kitaplara zihnimi tamamen boşaltarak başlarım. Yazarın diğer kitabını sevmedim diye buna şartlanarak başlamış değilim hatta ilginç bir şekilde giriş bölümünü bir hayli beğendiğim için heveslenmiştim ama.... İşte "ama"lar, beni bu noktaya getiriyor hep.

    Bu kitabı bitirdiğimde üç şey fark ettim:
    1. Benim bir kitabı sevip sevmemem detaylara bağlıymış.
    2. Yazarın "tarzı" bana uymuyormuş.
    3. Güncel kitap alırken şimdi düşündüğümün üç katı kadar daha fazla düşünüp öyle kitap almalıymışım.

    Şimdi gelelim kitaba... Tamamen spoiler diyemem ama genel hatlarıyla kitaba değineceğim için ipucu sevmiyorum diyenler bundan sonrasını okumasın. (Eğlenceyi de kaçırsın, nihahaha.)

    İlk olarak sevdiğim şeylere değinmek istiyorum: Kitabın tasarımı, çocuk karakterler ve esas karakterin -adını bile unutmuşum ya hu!- çocuk kitaplarına özel bir ilgisi olması.

    Bu kısa bölümün ardından uzun olana geçelim: Sevmediğim şeyler!

    Artık okuduğum kitapların çoğunu sevmemeye öyle alıştım ki yorum yaparken kafamın içinde bir parodi filmi çeker gibi eğleniyorum. Hatta durum o kadar vahim ki sevdiğim kitapları yorumlarken ciddi anlamda zorlanıyorum. Benim sorunum ne, inanın ben de bilmiyorum.

    Kitabın genel konusu klişe olmakla birlikte duygusal işlenseydi bizi epeyce hüzünlendirecek bir konuydu. Sevdiklerini kaybetmiş iki insan, onların buluşması vs. Böyle dram ağırlıklı konuların duyguya hitap etmesi gerektiğini düşünüyorum ama bu yazarın keşfettiğim bir yönü var ki aşkın bedenlerle yansıtıldığını düşünüyor. Birini seviyorum demek onun için öpmek, sarılmak, elini tutmak. Hal böyle olunca yazar benim gözümde baştan kaybetti. İki karakterin birbirine karşı geliştirdiği ilk felsefe -pardon, burada felsefeden özür diliyorum- yani zihniyet öyle çirkin ve dehşet'ül vahşet ki buraya yazmaya utandığım için yazmayacağım. Dudak uçuklatan bir seviyesizlik örneğiydi. Şaka yapmıyorum, ağzım açık kaldı neden bahsettiklerini anladığımda.

    Kendileri de bunun ne kadar "hastalıklı" bir düşünce olduğunu neyse ki fark ediyor da bir yerden sonra buna son verip normal insanlar gibi olmayı deniyorlar ve tabii bizim normal anlayışımız ile onlarınki arasında dağlar, bayırlar, çayırlar ve ovalar var. (Yorumcu biz derken çılgın benliklerine hitap ediyor.)

    Mesela biz, adından başka hiçbir şeyini bilmediğimiz bir insanın hayatına burnumuzu sokmaz, onu evimizde yatıya almaz, ondan tuhaf isteklerde bulunmaz, onu çocuğumuza yaklaştırmayız. Ama kitaptaki, dünyaya karşı adeta bir Pollyanna kıvamındaki karakterlerimiz tek bakışla ruh ya da zihin okuma gibi mucizevi yöntemlerle karşılarındaki insanın kötü biri olmadığını çözebiliyor, hem de o size yerde gördüğü bir çöpmüşsünüz gibi muamele etse de! Sonuçta önemli olan nasıl davrandığı değil, bizim ondan ne gördüğümüz. Bize defol git diyordur ama aslında içinden "Ya ben aslında pamuk gibi insanım da bakma böyle şirret takılıyorum, dikkat çekmek için." falan diyordur.

    Neyse.

    Bu birbirinden fantastik bulduğum duygusal gelgitleri es geçersek kitabın #aşktesadüflerisever diye de etiketlenebilecek olması da cabası. Türk dizilerine azıcık aşina olan herkesin saniyesinde "Hah!" diyeceği tesadüflerin gırlası kitabımızın satır aralarını süslemekteydi. Tesadüfen aynı kazada eşlerini kaybeden iki insan, tesadüfen yerleşilen kasaba(erkek), tesadüfen eski yaşadığı yere geri dönmek (kadın), tesadüfen komşu çıkmak, tesadüfen yolda izde karşılaşmak, tesadüfen herkesin kötü elektrik aldığı birinden iyi elektrik almak, tesadüfen birbirine yardımcı olmak, (esneme molası), tesadüfen ortaya çıkan kirli sırlar, tesadüfen öğrenilen sırlar, tesadüfen yaşanan kazalar ve tesadüfen, tesadüfen, tesadüfen... Bu kadarı da olmaz dediğimiz tüm klişe tesadüfler, elbette ki olmuş.

    Sonlara doğru ismini vermek istemediğim bir şahıs (ŞY) bana kitabın toparladığını söylemişti ama benim gözüme takılan o ufak detaylar, hiç de öyle olmadığını düşündürdü. Adam, kadını gerçekten ahmaklık diyebileceğimiz bir sebepten ötürü terk eder ve tabii ki veda bile etmez çünkü o aslında çok iyi, harika, düşünceli ve pamuk gibi biridir tamam mı? Aradan zaman geçer ve bir gün adam kasabaya döner. Kadın da beni görmeye geldi diye düşünür ama o da ne? Birisi adamı aramıştır ve benim buralarda işim olmaz diyen o harika adam arabasına atladığı gibi soluğu terk ettiği kadının az ötesinde almıştır. Bu noktada okuyucu onun pişman olduğunu, ağlayarak af dilediğini falan görmek istiyordur lakin adam sanki kadını görmeye gelmiş ayağına yatmakla meşguldür. Hazır gelmişken bu da aradan çıksındı madem, bir daha git gel olmasındı, değil mi sayın harika beyefendi?

    Neyse, neyse. Susuyorum ben.

    Anlayacağınız çıldırtıcı detayları ve korkunç bir felsefe -özür dilerim felsefe, derdimi anlatmak için seni bu yoruma alet etmemeliydim!- ile birbiri tanımaya çalışan çifti yüzünden kitabı hiç sevmedim, tavsiye etmiyorum ve o bilmese de bu kitap için bana takas teklifi gönderen sevgili arkadaşı minnetle anıyorum. Teşekkürler, teşekkürler! ^^