Yaz Yağmuru’nu okumayı iki gün önce bitirdim. Sanırım bu üçüncü okumam oldu. Öyküyü ilk defa bu okumada hakkıyla anlamışım gibi bir duyguya kapıldım desem abartmış sayılmam. Sanki daha önceki okumalarım otobüste ayakta giderken ya da sınav gözlemi yaparken vakit geçsin diye yapılmıştı. Hayır, ilk iki seferde de çok sevmiştim bu öyküyü, hayranlık duyarak okumuş, Tanpınar’ın üslubundaki zerafete bir nebze imrenmiş, hatta büyük oranda kıskanmıştım. Zaten nitelikli edebiyat yapıtlarının sırrı biraz da bu dizginlenemeyen duygularda gizlidir. Mükerreren okunsalar da bıktırmazlar, her seferinde ilk defa okunuyormuş hissini okuyucuya tattırırlar ve en önemlisi, çok katmanlı ve aşırıyoruma açık olmaları yönüyle okurun yaşı, cinsiyeti, hayat deneyimi, ideolojik konumu ve benzeri kimlik belirleyicileri değiştikçe metin yeni anlamlara ve tezahürlere bürünür. Nasıl ki bir gülün dış çevrelindeki birkaç yaprağı koparıldıktan sonra ortaya çıkan yeni gül canlı renkleriyle, narinliğiyle ve tazeliğiyle bizi kendisine tekrar hayran bırakır, iyi edebiyat metinleri de yazarın içine gizlediği efsunlu tabakalar birer birer söküldükçe, insanda tarifi imkânsız coşkulara ve mutluluklara sebep olacaktır. Birden fazla çözümü olan bir labirent gibidir iyi tasarlanmış ve uygulamaya konmuş edebiyat çalışmaları. Her yeni denemede daha önce fark edilmemiş daha derunî kapılar keşfedilir, bu kapılardan ağızları karanlık ama dipleri cıvıl cıvıl olan hayat dolu dehlizlere, ışığın her daim türlü manevralarla mevcudiyetini hissettirdiği ıssız kuyulara, camgöbeği ışıltıların kayaların ıslak yüzeylerinde fütursuzca dans ettiği sualtı mağaralarına ulaşılır. Tatlı bir rüyayı andıran bu hayali mekânlardan çıkmaz istemez insan, uyanıp da gerçeğin mat ve pürtüklü yüzeyiyle göz göze gelmek istemez. Bu yüzden bu tür