Şebnemlerle kaplı bembeyaz tarlaların üzerinde ilk ılık rüzgar estiğinde, kara topraklar karların altından göründüğünde ve hava toprağın kokusuyla nemlendiğinde neler hissederdi oysa! Rüzgarı çıplak göğsünde duyumsamak ve yapraklarını özlemiş ağaçların iniltisini duymak için her fırsatta ayağa fırlayıp pencereyi hızla açtığı zaman hissettiği o delice ilk korku neredeydi? Binlerce küçük şeyden, kuşların uzaklardaki cıvıltısından, hızla süzülen beyaz bulutlardan aldığı haz neredeydi? Toprağın içinde hafif bir sızıntının eşlik ettiği çıtırtıları ve hışırtıları algılamaktan aldığı haz neredeydi? Bahçedeki dalların ucunda yapışkan küçük tomurcukların oluşmasına, sonra da patlayıp ürkek yapraklardan henüz renksiz tek bir çicek yaratmalarına kulak vermekten aldığı haz neredeydi? Kanını derinden dalgalandıran heyecan neredeydi? Paltosunu üzerinden fırlatıp, kabaran nemli toprağın üzerinde ağırlaşmış ayakkabılarla bata çıka yürümekten, bir tepeyi koşarak tırmanmaktan, sonra tıpkı yukarılardaki bir kuşun pırıltı havada yaptığı gibi ansızın anlamsız sevinç çığlıkları atmaktan duyduğu delice mutluluk neredeydi?