"Bazen sanki benden hoşlanmıyormuş gibi geliyor."
"Bu çok korkunç."
"Evet," diye fısıldadı.
O kadar sessiz konuşuyordu ki duyabilmek için kulaklıkları kulaklarıma bastırmak zorunda kaldım.
"Beni tekrar sevmesi için ne yapabileceğimi düşünüyorum."
"Ah, Vidar," dedim ve yutkunduğunu duydum. "Hiçbir çocuk böyle bir şeyi düşünmek zorunda kalmamalı."
Arm, kırık döküktü ve olduğu gibi sevilmeye, umarsızca ihtiyaç duyuyordu. Tüm kalbi paramparçaydı.
Sonuçta babasının bile sevmediği bir çocuk, kendini ne kadar sevebilirdi ki? Kimsenin görmek istemediği biri, kendini gördüğünde, tüm biçare hâlini nasıl kabullenebilirdi ki?
Çocuklarla ilişki içindeyken en güçlü etkileşim ânı, onların dinlenildiği andır. Denetim Odaklı Korku Kültürü'nde otorite konuşur, yani nasihat eder; çocuk dinler. Çocuk önemsenip insan yerine konulmadığı için onun kendi düşünce ve duygularını anlatmasına fırsat yaratılmaz.
Ve ne yazık ki dinlenilmeyen çocuk dinlemeyi öğrenemez.
Gelişim Odaklı Değerler Kültürü'nde "dinlemek", sohbet içinde olmak anlamına gelir. Çocuk önemsenip insan yerine konulduğu için onun kendi düşünce ve duygularını anlatmasına fırsat yaratılır. Çoğu kez çocuk konuşur, otoriteyse dinler ve anlamak için yeni sorular sorarak çocuğun daha çok konuşmasına fırsat yaratır. Dinlenilen çocuk böylece kendini dinlemeyi öğrenir.