Maggie O'Farrell'ın, Shakespeare’in adını bir kez bile geçirmeden eşinin dünyasını anlatan Hamnet, etkileyici bir roman. Kitap, hakkında orman cadısı efsaneleri dönen, insanların ellerine baktığında onlar hakkında bir şeyler gören/hisseden, bitkilerle karışımlar hazırlayıp insanları iyileştiren mistik bir karakter olan Agnes’in hikayesini anlatıyor. Aslında bir kadının yaşayabileceği birçok duyguyu; onun farklı oluşunu, insanlar tarafından sürekli dışlanmasını, aşkını, ailesini, çocuklarını, kayıplarını ve derin yalnızlığını Agnes’in hayatında görebiliyoruz. Roman, Agnes’in oğlu Hamnet’in kardeşiyle evde tekken kardeşinin hastalanması ve ona yardım etmeye çalışmasıyla vurucu bir başlangıç yapıyor. Biz de bir yandan Agnes’in geçmişini, bir yandan da Hamnet’in kardeşinin hastalanmasıyla başlayan bugünlerini anlatan, iki farklı zamanın iç içe geçtiği bir hikayeyi okuyoruz. Başlarda kitabın dilini pek sevemesem de karakterleri tanıyıp hikayenin içine girdikçe anlatım çok daha akıcı bir hale gelmeye başladı. Ancak kitabın ikinci yarısının ilk yarısına kıyasla biraz daha sönük kaldığını ve olayların bir anda hızlandığını düşünüyorum.
Bir dönem hem kitabın hem de filminin sosyal medyada çok konuşulması üzerine, kitaptan sonra filmi de izlemek istedim. Fakat film, ne yazık ki zihnimde kurduğum dekorlardan çok farklıydı. Olaylar filmde aşırı hızlı işlenmişti; özellikle Agnes’in insanların eline bakınca gördüğü şeylerin sahneye dökülüşü bence çok sığ kalmıştı ve oluşturulan o hype sosyal medyanın abartısıydı. Kitabı okurken aslında kafamda çok daha sinematik bir film dönüyordu, adeta okurken bir film izliyor gibiydim. Yine de kitaptan bağımsız, büyük bir beklenti içine girmeden izlerseniz kendi içinde izlenebilir bir film ortaya çıkmış diyebilirim. Ama Agnes’in o mistik ve