Uç buçuk yüzyılda -köle ticaretinin devam ettiği süre- Afrika'dan milyonlarca ve milyonlarca siyah insan taşındı. Bu miktara, yola çıkmadan önce ölenler de eklenirse, akıl almaz toplamlara varılır. Siyahların topraklarından koparılması, Ortaçağ'da Avrupa'yı kasıp kavuran kara veba salgınından da beterdi. Hiç değilse, kara veba salgını geçip gidiyordu, ama köle ticareti devam ediyordu. Öte yandan, köle ticareti yapanların özellikle en sağlam, en güçlü, en genç ve en sağlıklı kisileri aradıkları göz önünde tutulursa, Afrika'nın en yaratıcı ve en gerekli güçlerinden yoksun bırakıldığı sonucuna varılır. Böyle bir kanamaya kıtanın nasıl dayanabildiği merak konusudur.
Yine de asıl felaket bu olmamıştır! Tek felaket bu olsaydı bile, Afrika uygarlıklarının 1500 ve 1900 yılları arasındaki çöküşünü açıkla-maya yeterdi. Oysa, köle ticaretinin daha da ağır bir etkisi oldu. Kıtayı bir ucundan öbür ucuna iç savaşa sürükledi ve bütün Afrika'yı ateşe verdi. Daha da beteri, Afrika'nın ilerlemiş halkları üzerinde daha ilkel olanların üstünlük sağlamalarına sebep oldu.
Gerçekten de, serüven peşinde koşan Avrupalılar içerilere kadar gitme yürekliliğini göstermiyorlardı. Araplar gibi onlar da köleleri yerli hükümdarlardan sağlıyorlardı, ama istekleri öyle büyük, köle açlıkları öylesine doyumsuzdu ki en vahşi ve en barbar krallarla kabile reislerini köle sağlamak için gerilla savaşları yapmaya ittiler. Kıtada kan gövdeyi götürdü. Önce, en uygar halklar buna karşı koymaya çalıştılar, ama bu o kadar kolay değildi: Baskın yapanlar daha barışçı olan rakiplerini kolayca alt edebiliyorlardı. Daha iyi örgütlenmiş ve daha uygar olan siyasal gruplara cepheden saldırmak söz konusu olsaydı, köle peşinden koşanlar püskürtülebilirdi. Ama bunlar kıyıda köşede kalmış topluluklara saldırmakla