Görme işlemiyle ilgili nöronlar kafanızın içinde. "Dünya" vücudunuzun dışında, ama bir başka anlamda (dünyaya ilişkin bildikleriniz) tamamıyla kafalarınızın içinde. Vücudunuz için de bu böyle. Ona ilişkin bildikleriniz, kafanıza bitişik yerlerde değil, kafanızın içinde!
Doğrusunu söylemek gerekirse hepimiz renk körüyüz. Yani hiç göremediğimiz ultraviyole vb. dalga boyları dışında, bir ölçü aygıtıyla ölçüldüğünde farklı olan ama gözümüze aynıymış gibi gelen dalga boyu dağılımları bulunabiliyor.
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Bilinç-beyin ilişkisindeki temel yaklaşım her ikisi arasındaki
İlişkinin “bağlılık” mı yoksa “bitişiklik” mi olduğu konusunda yapılan tartışmalardan çıkar. Bağlılık bakış açısında, maddesel olanın dışındaki her şey madde olan beynin ürünüdür. Tam olarak ona bağlıdır. Bitişiklik bakış açısında ise maddesel olanın dışında olan, ondan farklı, onunla bir arada, bitişik bulunan “bir şey” vardır. Bilinç teorisinin önündeki en büyük engel, bilincin görülemez olduğu yönündeki inatçı tutumdur. Bilim, duyular aracılığıyla edinilen bilgiye dayandığı için, bilince ancak dolaylı olarak erişilebilmesi farklı ve yetersiz bilimsel teorilerin oluşumuna neden olmuştur. Francis Crick; “Soruna açık seçik bir çözüm öneremiyorum. Keşke önerebilseydim, ama şimdilik bu çok zor gözüküyor. Tabii bazı filozoflar bu gizemi çoktan çözmüş oldukları gibi bir yanılsama içindeler. Bilinç hakkında bilimsel düşünmenin ve en önemlisi, bilinç üzerinde ciddi ve kararlı biçimde deneysel çalışmaya başlamanın zamanı gelmiştir. Bilince ilişkin sorunları genel felsefi savlarla çözmenin imkânsız olduğuna inanıyoruz”
Sayfa 280 - Kişisel Yayınlar·Kitabı okudu
Bilim/Felsefe
Beyin - Zihin; Mekanik - Soyut
Nobel ödüllü Francis Crick “şaşırtıcı hipotez” adı altında tüm zihinsel ve duygusal hallerimizin “aslında büyük bir yığın sinir hücresi ve ilintili moleküllerin davranışlarından ibaret” olduğunu ifade etmişti. 18. yüzyılda kimyacı/filozof Joseph Priestley'in “zihinsel tabir edilen” özellikler “beynin organik yapısına” indirgenmiştir şeklindeki vargısı John Locke, David Hume, Charles Darwin ve birçok başkalarınca ifade edilmiştir, ve üstelik erken modern bilime temellik eden mekanik felsefenin ve onun anlaşılabilirlik kıstasının çöküşünden sonra neredeyse her yerdedir. Vernon Mountcastle derlemenin ana temasının yeni biyolojinin tezi olduğunu öne sürdü: “Zihinsel şeyler, şüphesiz zihinler, beynin zahiri [emergent] özellikleridir, [fakat] bu görünüşler [emergences] henüz anlamadığımız ... ilkelerce üretilmektedir.” Lakin “henüz anlamadığımız” ibaresi temkin telkin eder. Bertrand Russell'ın 1927’de yaptığı gözlemi anımsayabiliriz, kimyasal yasalar “şimdilik fiziksel yasalara indirgenemez.”
Sayfa 33·Kitabı okudu
Parietal lobdaki 'nasıl' patikası için Francis Crick ile birlikte 'zombi' terimini kullandık. Çünkü bu patika, öznel bir his uyandırmadan karmaşık motor becerileri gerçekleştirebilir. [...] ​Zombi, hesaplama yapar ama hissetmez. Bataille’ın o "esrime" anlarında veya bir sporcunun "akış" durumunda, aslında "Ne" yolu (bilinçli analiz) devreden çıkar ve "Zombi Nasıl" yolu yönetimi devralır. Bu "zombi" hali, aslında en yüksek performanslı olduğumuz andır.
Rosalind Franklin 1950'li yıllarda, Ingiltere'nin en önemli üniversitelerinden biri olan King College'da kendisini DNAnan yapısını çözmeye adamış bir bilim insanıydı. Bu konuda çok fazla insanin cesaret edemediği bir yöntem olan X-ray tekniklerini kullanmaktaydı. O tarihler, dünyadaki tüm kadınların ikinci sınıf insan muamelesi gördüğü bir dönemdi. İşin ilginci bu saçma bakış açısı hem bilimin içinde hem de üniversitelerin duvarları arasında bile nefes alma imkânı bulabiliyordu. O dönem bilimle uğraşan kişilerin çok büyük bir kısmının erkek olması bu kötü kokulu nefesin en önemli kaynağıydı. Rosalind Franklin'in çalıştığı laboratuvarın yöneticisi pozisyonunda olan Maurice Wilkins de kadınları ikinci sinif insan olarak gören bir bakış açısına sahipti. Ne kadar çalışkan olursa olsun Rosalind'i hep yetersiz olarak görmüştü. Ama bu durum Rosalind'in zerre umurunda değildi çünkü ken-disi böyle saçma şeylerle uğraşmak yerine tüm vaktini bilime adamıştı. Uzun zamandır kafasına taktığı şey DNA'nın yapısını çözmekti. Öyle ki, tek bir fotoğraf için yüz saatten fazla bir süre, zararlı X ışınına maruz kalmıştı. Ama sonunda amacına ulaşmış ve DNA'nın mükemmele yakın bir fotoğrafını çekmeyi başarabilmişti. Pia, Rosalind Franklin'in fotoğrafı ilk gördüğü anda kafasından neler geçmiş olabileceğini bilmiyordu. Muhtemelen çok büyük bir emeğin sonucunu elleri arasında tutmak müthiş haz veren bir duygu olmalıyolan olaylardı. Fotoğraf 51, bilim tarihinin en önemli buluşla di. Pia'nın emin olduğu tek şey, sonrasında meydana gelec bir şekilde fotoğrafla hiçbir ilgisi olmayan insanlar tüm öv rindan birinin ortaya çıkmasına aracılık edecekti. Ama ironik için maruz kaldığı X-ışınları yüzünden beş sene içerisinde güleri toplarken, Rosalind Franklin bu fotoğrafı çekebilmek kanserden
Sayfa 253·Kitabı okudu
1000Kitap