Bu kadar sene sonra niye, diye düşündü. Hayat bir sekilde akıp gidiyordu işte, şimdi niye bunları yaşıyordu? Nasıl bir sınavdı bu, neyin sınavıydı? Belki de kapının dibinde yüzleşmek için sessizce bu kadar senedir bekliyordu geçmişi. Gençliği, Cunda Adası, Taş Kahve, sahile bağlanmış motorlar, 94 yazı, Şeytan Sofrası ve dilekleri. ..
"Elinizden geldiğince midenizi aç bırakmaya çalışınız. Çünkü açlık, nefsi uysallaştırır ve kalbi inceltir. Bunun sonu-cunda insana, kesbî olmayan, semavi ve vehbi ilim bahşedilir."
Yezid b. Abdullah anlatıyor:
Cünda b. Damra henüz hicret etmemiş, Mekke'de kalmıştı. Bir gün ağır bir şekilde hastalandı. Ailesine;
"Beni Mekke' den çıkarın! Buranın gamı, kasaveti ve derdi beni öldürüyor!" dedi. Ailesi;
"Peki seni nereye götürelim?" dediler. Cünda eliyle Medine'yi göstererek; "iște oraya" dedi.
Artık o da hicret etmek istiyordu.Cünda'yı alıp yola düştüler. Gıfaroğulları'nın arazisine yaklaştıklarında Cünda daha fazla dayanamadı ve Allah'ın rahmetine kavuştu.
Rab Teâlâ da şu âyeti indirdi: "Allah yolunda hicret eden kimse, gidecek çok yer ve bolluk bulur. Kim Allah ve Rasûlü uğrunda hicret ederek evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse, onun mükâfatını Allah verir. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir." Nisa, 100
Türk halklarının etnogenezleri konusunda hakim olan res-mî görüş şöyle: Türklerin ataları Milattan itibaren son asırlara kadar (genellikle III. Yüzyıl olarak belirtiliyor) doğuda Altay ile Baykal arasında bulunan bölgede yaşamışlardır (SSCB Tari-hi, 1975, s. 18-19).
Bazı bilim adamları, özellikle etnogenez süreçlerinin yoğun olarak yaşandığı bronz ve neolit gelişim dönemlerinde eski Türk kabilelerinin etno-kültürel oluşumu konusunda sözü edilen bölgelerde delil bulunamadığı için bu görüşe katılma-maktadırlar. Bu gruba giren bilim adamları Türklerin ilk va-tanları olarak Idil-Ural nehirleri arasında kalan bölgeyi kabul etmektedirler. Altay, Güney Sibirya ve Baykal ötesi, onların, buralardan Avrupa'ya ve Batı Asya'ya yaptıkları göçler sonu-cunda edindikleri ikinci vatanları olabilir; bunu, eski dönem yazarları tespit etmişlerdir.
Değerli Macar Türkoloğu Nemeth bu konuda şunları yaz-maktadır: "Malum olduğu üzere, Türklerin yaşadıkları eski bölgeler umumiyetle Merkezi ve Doğu Asya'dadır. Buna karşı-lık ben Türklerin ilk vatanlarıyla ilgili olarak, lenguistik veri-lerle de uygunluk arz etmesi münasebetiyle ilk yaşam bölgele-rinin Batı Asya'da araştırılmasını öneriyorum. Türk kabileleri-nin Ural'dan çıkarılması ve Ural kabilelerinin ilk yaşam bölge-lerinin de Merkezi veya Doğu Asya olduğunun savunulması-nın ciddi bir dayanağı yoktur." (Nemeth, 1963, s. 127-128).
Ulrich Beck bundan yirmi yıl kadar önce "risk toplumu" kavramını türetmiş ve temel öznel tutumumuzun "açım"dan "korkuyorum"a kaydığına dikkat çekmiştir. Bugün korkuya sebep olan şey, mevcut tehditlerin nedenlerinin şeffaf olmayışı, nedenlerin aşkın olmaktan ziyade içkin olması (tehlikeye yol açan şeyin ne ölçüde kendimiz olduğumuzu bilmiyoruz). Doğal ya da ilahi Öteki karşısında güçsüz değiliz; kendi gücümüzü anlamaksızın, giderek daha güçlü hale geliyoruz. Her yerde riskler baş gösteriyor ve bunlarla başa çıkmaları için bilimcilere bel bağlıyoruz. Fakat sorun tam da bu noktada başlıyor: Bilimciler/uzmanlar bildiği farz edilen öznelerdir, ama bilmezler. Toplumlarımızın giderek bilimselleşmesinin hiç beklen-medik bir özelliği vardır: Deneyimlerimizin en mahrem alanlarında (cinsellik ve dinde) bile uzmanlara her geçen gün biraz daha bel bağlıyor olsak da, söz konusu evrenselleşme bilimsel bilgi alanını sadece tutarsız ve antagonistik bir Bütün-olmayan'a dönüştürür. Kanaatlerin (doxa) çoğulluğu ile tek bir evrensel bilimsel hakikat arasındaki eski Platoncu ayrımın yerini, birbiriyle çelişen "uzman kanaatleri" dünyası alır. Ve her zaman olduğu üzere, böyle bir evrenselleşme özdüşünümselliği de beraberinde getirir: Beck'in açıkça belirttiği gibi, bugünkü tehditler esasen dışsal (doğal) tehditler değil, bilimsel ilerlemelerle (endüstrinin ekolojik sonuçları, kontrol edilmeyen biyogenetiğin ruhsal sonuçları, vs.) bağlantılı faaliyetlerimiz sonu-cunda oluşan tehditlerdir. Neticede, bilimler risk kaynağı (ya da risk kaynaklarından biri), riski kavramamızı ve tanımlamamızı sağlayacak tek mecra olduğu kadar, tehditle başa çıkmanın, bir çıkış yolu bulmanın da kaynağıdır (ya da kaynaklarından biridir.)