Spoiler olabilir!!
Bazen bir yıldız yutarsınız. Yanlışlıkla, sıradan bir kutlama pastasının içinde, çocukluğun o dünyadan bihaber iştahıyla... Ve o yıldız boğazınızdan inip ruhunuza saplandığında, bir daha asla bu dünyaya, bu isli, paslı ve daracık dünyaya ait olamazsınız. Tolkien denince insanların aklına hep devasa ordular, yıkılan kuleler ve çağları aşan destanlar gelir. Oysa üstadın asıl yürek burkan çığlığı, asıl kanayan yarası bu kısacık, mütevazı hikâyede, Büyük Wootton Demircisi'nde gizlidir.
Bu kitap, büyünün ve mucizenin insan ruhunda açtığı o onulmaz yaranın, hiçbir yere tam anlamıyla ait olamama lanetinin felsefesidir. Demirciyi düşünün... Gündüzleri is ve ter içinde metali döven, kasabalıların sadece "Ne de güzel iş çıkarıyor, ne kullanışlı eşyalar yapıyor" diye övdüğü sıradan bir adam. Ama o adamın alnında görünmez bir yıldız parlar; zihni ve ruhu, kelimelerin kifayetsiz kaldığı, hem dehşet verici derecede güzel hem de acımasız Periler Diyarı'nda gezinir. İki dünya arasına sıkışmanın, o sonsuz yabancılaşmanın getirdiği sessiz çürümeyi iliklerinize kadar hissedersiniz sayfalarda ilerlerken.
İnsan doğasının en trajik zaaflarından biridir bu; bir kez o mutlak güzelliğe, o sarsıcı mucizeye tanık oldunuz mu, artık kendi gerçeğinizin çamuru size katlanılamaz gelir. Etrafınızdaki herkes hayatın sıradan dertleriyle meşgulken, siz okyanusların ötesindeki bir şarkının yankısıyla sağırlaşırsınız.
"Çünkü Periler Diyarı'na giden yollar insanı değiştirir ve oradan dönen kişi, kendi evinin ocağında bile artık sadece bir misafirdir."
Tolkien, bir peri masalı kılığına soktuğu bu metinde aslında ağır bir varoluşsal yas tutar. Hepimizin içindeki o yitip giden sihrin, kırılganlığın ve en nihayetinde "veda etmenin" yasıdır bu. Hikâyenin boğaza düğüm olan asıl sarsıcı