Işık, çok küçük yaşta babasını, gençlik yıllarında ise annesini kaybeden; hayatı boyunca sevgiye, ait olmaya ve anlaşılmaya ihtiyaç duyan bir genç kadın. Babasının kaybından sonra annesi onu ahlaklı, kültürlü ve güçlü bir birey olarak yetiştirmek için emek veriyor. Ancak tüm bu çabaya rağmen aralarında gerçek bir sevgi bağı kurulamıyor. Işık, annesinden görmek istediği sıcaklığı ve sevgiyi bulamıyor; bu yüzden çocukluğundan itibaren içinde dolduramadığı bir boşlukla büyüyor.
Sevgi açlığıyla çıktığı yolda, Behçet'in ilgisini aşk sanarak henüz 17 yaşında evleniyor. Ancak bu evlilik ona mutluluktan çok hayal kırıklığı getiriyor. Roman boyunca Işık'ın yıllar süren mücadelesine, yarım kalan hayallerine, çocukları için yaptığı fedakârlıklara ve yeniden ayağa kalkma çabasına tanıklık ediyoruz.
Işık karakterini okurken en çok beni etkileyen şey, kendini adım adım tüketmesi oldu. Kendisini hep başkalarının mutluluğuna adayan, ihtiyaçlarını geri plana atan, zamanla kendini unutan bir kadından; kendi hayatını sahiplenmeye çalışan güçlü bir kadına dönüşmesini görmek oldukça etkileyiciydi.
Roman bana bir kez daha şunu düşündürdü: Çocuklarımıza bırakabileceğimiz en büyük miras sevgidir. Çünkü aile içinde eksik kalan sevgi, insanı bazen yanlış limanlara sürükleyebiliyor. Işık'ın yaşadıkları bunun en çarpıcı örneklerinden biri.
Behçet karakterine okurken defalarca sinirlendim. Buna karşılık Işık'ın iyi niyeti, zarafeti ve insanlara karşı hiç kaybetmediği sevgisi beni çok etkiledi. Günümüzde hâlâ birçok kadının benzer sorunlarla mücadele ediyor olması da romanı daha gerçek ve sarsıcı kılıyor.
Emine Işınsu'nun sade ve akıcı kalemi sayesinde sayfalar hızla ilerledi. Yer yer öfkelendim, yer yer hüzünlendim ama Işık'ın hayata yeniden tutunma çabası bana umut verdi.
Sevginin