Onu büyüleyen şey yağlı boya bir resimdi. Koca bir dalga kayanın üzerinde gümbürtüyle patlamış, kara fırtına bulutlarını gökyüzüne sarmıştı; güvertesindeki her şeyin ayrıntısıyla görülebileceği kadar yan yatmış bir uskuna, dalga köpük hattının üzerinde orsa seyrederek fırtınalı gün batımına doğru ilerliyordu. Onuakarşı koyamayacağı biçimde kendini çeken, işte bu güzellikti. Hantal yürüyüşünü unutup resme biraz yaklaştı, sonra iyice yakınına geldi. Güzellik, tuvalin içinde yavaş yavaş gözden kayboldu. Uğradığı büyük şaşkınlık aynen yüzüne yansıdı. Özensizce sürülmüş gibi görünen boyalara bakıp geriledi. Bütün güzellik bir anda tekrar tuvale doldu. Tablodan ayrılırken "dalavereli bir resim" diye geçti içinden; edindiği bir sürü izlenimin arasında bu denli güzelliğin bir dalavereye feda edilmesine karşısında infiale kapılacak zamanı bulmuştu. Yağlı boya resim nedir, bilmezdi. Uzaktan ya da yakından, her zaman keskin ve belirgin çizgilere sahip taşbaskı ve renklibaskı resimlere bakarak büyümüştü. Doğruydu, yağlı boya resimler de görmüştü elbette, ama dükkanların vitrinlerindeydiler ve vitrinlerin camları istekli gözlerinin tabloya yaklaşmasına hep engellemişti.