Dedem, bir beni severdi, bir de çarpık bacaklı Skoda kamyonetini. Beni yanına atar, Biga'nın, Çanakkale'nin, Ezine'nin, Bayramiç'in, Çan'ın panayırlarına, yağlı güreşlerine, hayvan pazarlarına götürürdü. Küçücük canımla, arkadaşıymış gibi yanında dolaştırırdı beni, kocaman insanmışım gibi konuşur, anlatırdı.
Dedem hep derdi ki "Hayat şaşırtıcı derecede kısa." Şimdi dönüp geriye baktığımda, hayat o kadar kısa görünüyor ki bana, genç bir insanın bir şehirden diğerine giderken -yol üzerinde başına gelebilecek çeşitli kazalar bir yana- ömrünün bu yolculuğa yetip yetmeyeceğini düşünmeden ve bundan hiç korkmadan nasıl yola çıktığını hiç anlayamıyorum.
Dedem Yezid, doğduğu şehri bırakıp Allah'ın emir ve nehyini talim için başka memlekete giderken önüne bir deniz çıktı ve yolunu kesti; balıklar ayaklarının altında sımsıkı toplandılar ve ona sırtlarının üzerinden bir köprü kurarak öbür kıyıya geçmesini temin ettiler. Bu yardımdan dolayı balıkların kutsiyeti vardır.
Nereden başlasam? Belki de dedemden başlamalıyım: 1800'lerin sonunda doğduğu için iki dünya savaşına katılmanın hüzünlü ayrıcalığını ve ikisinden de sağ salim evine dönebilmenin mutluluğunu yaşayan dedem. Onun savaş alanlarında geçen anıları yüzünden çocukluğum derin düşünceler ve kaygılarla yüklendi. Pek farklı çehrelere sahip aile ağacımda saf İtalyan kanı taşıyan o dedem, sıkıcı bir pazar öğleden sonrasında İtalyan bayrağını Zorro'nun pelerinine dönüştürmek isteyen biz torunlarını gördüğünde küplere binmişti. Onun yaralı hiddetini ve bayrağı yeniden kutusuna koymak için özenle katlayışını hâlâ hatırlarım. "Bayrakla oyun olmaz, çünkü bayrak kutsal bir şeydir," demişti bize. "İnsanlar onun uğruna can verdiler." O zamanlar bunu anlamak için çok küçüktük, ama o günden sonra bir daha üç renkli bayrağımızla şaka yapmaya cesaret edemedik.