Bu kitabı okurken içimde bir şeyin çıt diye kırılıverdiğini hissettim. Sanki bir kandırmacadan yaşamın gerçeklerine uyanıvermişim gibi geldi. Bir edebi eser okuyucuda sayısız farklılıkta duygu uyandırabilir. Bu hikayenin benim aynamdaki yansıması ise kahramanın yaşadığı kazadan sonra kaybettiği yüzü kadar ürperticiydi.
Yazabilmek bir marifettir, hatta okuyabilmekte. İlki yetenek ister, ikincisi de sabır. Yani herkesin harcı değildir okumak da yazmak da. Bu sebeple her ikisini de yapabildiğim için kendimle övünür, bu kümeye ait insanlar olarak ayrıcalıklı olduğumuza inanırdım. Ama insan edebiyata öylesine düz yolda giderken rastlamazdı ki. Kırılan yerden yeşerirdi edebiyat. Acının, özlemin, yitik duyguların omuzlarında yükselirdi. Işık gibiydi evet, ama yalnızca zifiri karanlıkta anlamlıydı; dosttu, bu yüzden yalnızlıkta değerliydi. Okuyorsan çaresizdin, yazıyorsan yaralıydın. Boğulmuyorken çırpınmazdın, düşmüyorken tutunacak dal aramazdın. Dostoyevski Çar’ın idam mangasının önünde ölümle yüz yüze gelmeseydi, ne Raskolnikov’dan haberimiz olacaktı, ne de Ölüler evinden. Kafka babası tarafından değer görseydi, ölümünden sonra dahi olsa kırılgan duygularına tanıklık edemeyecektik. Savaşlar, sürgünler, politik kavgalar olmasa duyar mıydık Sandor Marai’lerin Milan Kundera’ların adlarını. Romanın daha ilk bir kaç sayfası beni can evimden vururken bunları düşündüm.Ve kendime şu soruyu sordum; “ Hayatın debdebesinden, acılarımızdan kacarken, ama okuyarak ama yazarak, edebiyata sığınan bizler hakikaten ayrıcalıklı kesim miydik?”
Sorunun cevabını vermeden önce kitabı inceleyelim.
Yazarın kendi hayat hikayesinden esinlenerek yazdığı bir roman Almodovar Teoremi. Kahramanımız Antoni Matematik bölümünden başarı ile mezun olduktan sonra kız arkadaşı ile birlikte mezuniyet