“Ya ideolojinin doğruluğu nereden kaynaklanır? Değişik yerlerden. Ancak, nihai meşruluk kaynağı ideolojinin mutlak doğru olduğuna inanılmasıdır. İdeoloji doğrudur, çünkü doğrudur. Onu geliştiren kişi veya kişilerin hata yapması düşünülemez.
Bu tavrın en tipik örneği Marksist Sosyalistlerin Marx'a ve sosyalizme bakışıdır. Onlara göre Marx beşerin kaderinin sırlarını çözmüş bir deha, hatta bir peygamberdi. Sosyalistler Marx'a ölçüsüz bağlılığı sosyalizmi bilimle özdeşleştirme tavrıyla bütünleştirdi. “Bilimsel sosyalizm” lafını ilk kullanan Marx değildi, C.Fourier’di, ama kavram bir şekilde Marx’a yapıştı, yahut Marx ona yapıştı. Bu yüzden naif sosyalistler sosyalizmi-Marksizmi bir bilim dalı olarak görmeye eğilimlidir.”
Bence gerçek anlamda yazar olmanın ve kendini aşan bir eser yazmanın şartlarını yerine getirebilecek yegane kişiler edebiyatı tıpkı bir din gibi kabul eden, vakitlerini, enerjilerini, gayelerini bu uğraşa adamaya hazırlı olanlardır. Yetenek ve deha adını taktığımız şu gizemli şey erken gelişerek, pat diye ortaya çıkmaz (en azından romancılar arasında böyledir, ama şairler veya müzisyenler arasında bazen ortaya çıkabilir, bunun en klasik örnekleri kuşkusuz Rimbaud ve Mozart'tır), disiplin ve azim dolu yılları kapsayan uzun bir sürecin ardından doğar. Erken gelişmiş romancı diye bir şey yoktur. Büyük ve önemli romancıların hepsi çıraklık denebilecek bir yazarlık döneminden geçmiş, gösterdikleri istikrar ve inanç sayesinde yeteneklerini geliştirmişlerdir.
İnsan neden ölümsüz değil? Beynin merkezi ve kıvrımları, görme ve konuşma kabiliyeti, bu sağlık ve deha, bütün bunlar toprağa karışarak eninde sonunda yerkabuğuyla birlikte soğumaya ve sonrasında dünyayla birlikte güneşin etrafında milyonlarca yıl anlamsızca ve amaçsızca dönmeye mahkûmsa neye yarar? Toprağın altında soğuyacak ve dünyayla birlikte dönecekse insanı bu yüksek, neredeyse tanrısal aklıyla yoktan var etmeye ve sanki alay edercesine tekrar çamura dönüştürmeye hiç gerek yok. Maddenin dönüşümü...Ölümsüzlüğün karşısında bu ucuz bahaneyle teselli olmak ne büyük korkaklık!
Zekayı dehadan ayıran şey derece değil, nitelik. Deha çok da entelektüel bir güç meselesi değil, bu gücün kendini sunduğu bir biçim meselesi daha çok. Böyle olunca insan kolaylıkla bir dehadan daha zeki olabilir. Ama deha olan odur.
Dehanın ahlaksal çılgınlığı. — Büyük zekâların belli bir türünde üzücü, kısmen korkunç bir oyun gözlemlenir: En verimli anları, yukarılara ve uzaklara doğru uçuşları, sanki genel yapılarına uygun değil ve bir şekilde güçlerini aşıyor gibidir, öyle ki her seferinde bir arıza ve zaman içerisinde de makinenin bozukluğu söz konusu olur, bu bozukluk kendini burada değinilen dehalarda bedensel rahatsızlıklardan çok, çeşitli ahlaki ve zihinsel belirtilerle düzenli olarak gösterir. Rousseau ile Schopenhauer gibi aşırı kişisel ve bağımlı karakterlerde birdenbire ortaya çıkan o anlaşılmaz korku, kibir, nefret, kıskançlık, bağnazlık ve sofuluk bir kalp problemi sonucu olabilir: Bu da sinir rahatsızlığının sonucudur ve nihayetinde bu da sonuçtur. — — Deha içimizde olduğu sürece cesur hatta sanki çıldırmış gibiyizdir, yaşama, sağlığa ve onura dikkat etmeyiz; günü bir kartaldan daha özgür uçarak geçirir, karanlıkta bir baykuştan daha güvendeyizdir. Ama birdenbire bizi terk eder ve aynı şekilde birdenbire bir korku sarar içimizi: Artık kendimizi anlamayız, yaşanmış yaşanmamış her şeyin ıstırabını çekeriz, sanki çıplak kayalar altında, bir fırtına öncesinde her tıkırtıdan ve gölgeden korkan acınacak çocuk ruhları gibiyizdir. - Dünyada yapılan kötülüklerin dörtte üçü korkudan kaynaklanır: Ve bu özellikle fizyolojik bir olaydır! —