• Günlerden bir gün, Müslüman ülkelerden epeyce uzakta, açık denizde yolculuk ederken, birdenbire kaptanın ufku uzun uzadıya inceledikten sonra sakallarını yolduğunu ve giysilerini yırtarak elleriyle yüzünü dövdüğünü ve sarığını yere çaldığını gördük. Sonra sızlanmaya, inlemeye ve umutsuzca feryatları koparmaya başladı. Bunu görünce, hepimiz kaptanın yöresini sardık ve ona "Hayrola, ne var kaptan?" diye sorduk. Bize "Bilin ki, ey barışa gönül vermiş yolcular, aykırı rüzgârlar bizi bastırdı ve yolumuzdan saptırarak uğursuz denizlere doğru sürükledi. Ve bu bahtsızlığımızı alabildiğine arttırmak için de kader bizi önümüzde gördüğünüz ve hiç kimsenin oraya çıktıktan sonra hayatını kurtaramadığı şu adaya sürükledi. Bu ada, Maymunlar Adası'dır! İçimin ta derinlerinden hissediyorum ki, biz hepimiz kurtulma ihtimali bulunmaksızın mahvolduk!" diyerek yanıt verdi.Kaptan daha bu sözleri söyleyip tamamlamadan, gemimizin dört yandan çekirge sürüsü gibi kalabalık, bir maymun gibi tüylü yaratıklarla kuşatıldığını gördük; o sırada, adanın kıyısında, düşlenemez sayıda maymun, bizi dehşet içinde bırakan haykırışlar koparıyordu.Ve biz hiçbirimiz, onlara kötü davranma, onlara saldırma, hatta aralarından herhangi birini kovma yürekliliğini gösteremiyorduk. Çünkü bize saldırarak, sayıca üstünlüklerinden dolayı, sonuncuya kadar hepimizi öldürürler korkusuna kapılmıştık.Bundan dolayı hiçbir harekette bulunmuyor, böylece bize ait her şeye yöremizi saran bu maymunların el koyduklarını görüyorduk. Çok çirkindiler. Yaşamımda o güne kadar gördüğüm en çirkin kimselerden de çirkindiler.
  • BEN MAHVOLDUM.
    Cassandra Clare
    Sayfa 131 - Julian Blackthorn
  • Devletimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, aynı zamanda Milli Mücadele’nin lideridir. Onun kişisel ve siyasi hayatı pek çoğumuzca bilinmektedir. 1919’un Mayıs’ında Samsun yolculuğu ile başlayan ve 1922 Eylül’ünde İzmir’de işgalci Yunan birliklerinin denize dökülmesi ile sonuçlanan süreç Kurtuluş Savaşı’mızı oluşturmaktadır.

    Tam 100 yıl önce Samsun’a varan o gemide, Mustafa Kemal Paşa’nın kadrosunda kendisi de dahil, 23 karargah mensubu ile 25 erden oluşan görevliler vardır. Toplam 48 kişi.

    16 Mayıs’ta başlayan yolculuk zor geçmişti. 19 Mayıs 1919 sabahı Samsun’a geldiklerinde neredeyse hastalanmayan kalmamıştır. Kusanlar, başı dönenler, gece hiç uyuyamayanlar toparlanmaya çalışıyorlardır.

    Nihayetinde Mustafa Kemal Paşa ve ekibi 19 Mayıs 1919 Pazartesi günü sabah saat 8’e doğru Samsun’a vardılar. Burada askeri ve mülki erkan tarafından karşılandılar. Zaten İstanbul’da çok geniş yetkiler almıştı, sadece kumandanlara değil, vali ve kaymakamlara da emir verme yetkisine sahipti.

    Bugün Samsun’da İlkadım Heykeli’nin bulunduğu yere ilk adımını atmıştır. Zaten heykel de bu hatırayı yaşatmak amacıyla oraya konulmuştur. Hatta iskelenin de bulunduğu merkez ilçenin adı İlkadım’dır. Bugün dolgu sahası olan orası o yıllarda denizdir. Birinci Dünya Savaşı’nda Samsun’daki tüm iskeleler bombalanmıştır. Bunun tek istisnası Fransızlara ait olan Reji ( Tütün ) İskelesidir. Fransız şirketleri meşhur Samsun tütününü bu iskeleden gemilere yüklemektedirler. O yıllarda bir liman yoktur ve gemiler açıkta demirleyip beklerler, yük ve yolcular sandallarla iskeleye taşınırdı. Nitekim Mustafa Kemal Paşa da beraberindekilerle birlikte bir kayıkla iskeleye gelmiş ve karaya çıkmıştır.

    Günümüzde Gazi Müzesi olarak kullanılan ve Mecidiye Caddesi’nin girişinde bulunan yerleştikleri Mıntıka Palas Oteli uzun süredir boştur. Hastaneden yatak, komşu evlerden çarşaf getirilir.

    İngiliz Yüzbaşı Hurst, çıkartma yapar gibi Samsun’a gelen Mustafa Kemal’den kuşkulanır ve onu izlemeye aldırır. Mutasarrıf ve tümen komutanını görevden uzaklaştırınca dikkatleri üzerine çekmiştir. 19 Mayıs günü de Paşa’nın kulak iltihabı devam ediyordu.

    İlber Ortaylı o günü şöyle anlatıyor: “19 Mayıs Pazartesi günü sabah saatlerinde Samsun’a geldi. Sandallarla Reji İskelesi’ne çıktılar. Bir heyet tarafından karşılandı çünkü resmî görevliydi. Samsun, kurtuluş mücadelesinin fitilinin ateşlendiği şehir oldu. Nitekim seneler sonra o günü anlatırken, “Ben Samsun’u ve Samsun halkını gördüğüm zaman memlekete ve millete ait bütün tasavvurlarımın, kararlarımın yerine getirilebilir olduğuna bir defa daha kuvvetle inanmıştım. Samsunluların hal ve durumlarında gördüğüm, gözlerinden okuduğum vatanseverlik, fedakârlık, ümit ve tasavvurlarımı müspet bir inanca götürmeye yeterli olmuştu,” diyecektir. Samsun, Anadolu’ya çıkış noktasıydı. Bu tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biridir. Atatürk de zaten Nutuk’u bu tarihten başlatır. Belki kendi doğum gününün tarihi olarak 19 Mayıs’ı seçmesi de böyle açıklanabilir.”

    Nutuk demişken, Atatürk oradaki anlatımına 19 Mayıs günü ile başlar ve orada da ifade edildiği üzere, manzara hiç açıcı değildir!

    Öte yandan, 19 Mayıs günü İstanbul’da Türk Ocaklı gençler Fatih’te miting düzenlediler. Vezneciler’den Fatih Parkı’na kadar olan sahada 80.000 kadar Türk toplandı. Aralarında kadınlar da vardı. Halide Edip ilk konuşmasını bu mitingde yaptı.

    Hükumet teslim olmuştu ama millet teslim olmamıştı. Samsun’da da Sadi Tekkesi merkez tutularak bir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti teşekkül ettirilmişti. Civarda Rum çeteleri etrafa dehşet saçıyor, Türkler ise bunlara karşı müdafaaya geçiyordu. Rumlar, Pontus adını verdikleri Karadeniz Bölgesi’nde Yunanistan’a bağlı bir bölge oluşturmak amacındaydılar. Nüfus olarak azınlıkta kalmalarına rağmen, tıpkı Batı Anadolu’da olduğu gibi Müslüman halkı öldürerek, göç ettirerek ya da onların zorla Müslüman olmuş Rumlar olduklarını iddia ederek amaçlarını gerçekleştirmek niyetindeydiler.

    Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a geldiği gün hemen faaliyete geçti. Samsun’a ayak bastığı 19 Mayıs gününden 19 Haziran gününe kadar bir ay içinde çeşitli makam ve gruplara yazdığı telgrafların sayısı 79’dur. Bazı telgraflar birkaç makam ve kişiye yazıldığı için muhatapları sayıca daha fazladır. Böylece çok yoğun bir ilişkiler ağı kurarak teşkilatlanmaya başlamıştı.

    Mesela 21 Mayıs’ta Doğu’nun en önemli silahlı gücü durumundaki arkadaşı Kazım Karabekir Paşa’ya ilk telgrafı çekti ve irtibata geçtiler. 25 Mayıstaysa Havza’ya geçecekti. Yazdığı raporlarda Samsun ve çevresindeki Rum çetelerinin ve İngilizlerin yaptığı faaliyetleri anlattı, milli direniş çalışmalarını savundu.

    100 yıl önce bugünden sonrası malum…

    Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas Kongreleri, Ankara’ya geliş, Milli Meclis’in açılması, Düzenli Ordunun kurulması, Batı cephesi savaşları ve nihayetinde 1922 Ağustos’unda Büyük Taarruz ve Eylül’de İzmir’in dağlarında açan çiçekler…
  • “BİR ÇIĞLIK DA SİZ ATIN..! Yolcular uçağın yanında otobüsten inmişler. Bavullarını gösteriyorlar. Bir bakmışlar uçak şirketinin minibüsü yanlarında durmuş. İçinden kaptan pilotla, yardımcı pilot inmişler. Yolcular fena halde şaşırmışlar! Nasıl şaşırmasınlar? Kaptan pilotun elinde bir beyaz baston, kolunda üç noktalı bant. Yardımcı pilotun elinde bir köpek tasması, tasmanın ucunda bir köpek, sağa sola çarparak öylece ilerliyorlar uçağa. Günlerden 1 Nisan değil ama “Şaka herhalde” demiş yolcular, doluşmuşlar uçağa... Uçak pistte hızla ilerlemeye başlamış. Yolcuların gözleri camda. Uçak hızlanmış. Yolcular endişelenmeye başlamışlar. Uçak daha hızlanmış. Pistin sonu hızla yaklaşmaya başlamış. Uçak iyice hızlanmış. Bazı yolcular paniklemiş, dua etmeye başlamışlar. Uçak son hıza ulaşmış. Uçak bu arada pistin sonuna da ulaşmış. 100 metre sonra betonun bitip çimlerin başladığını gören yolcular dehşet içinde çığlığı basmışlar. Hayırrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr !! Tam o anda da kaptan pilot levyeyi sonuna kadar çekmiş. Uçak tam pist biterken tekerleklerini yerden kesmiş, havalanmış. Kaptan pilot arkasına yaslanmış derin bir nefes almış ve yardımcı pilota dönmüş: Biliyor musun? Bir gün ÇIĞLIK atmakta ve Hayırrrrrrrr diye bağırmakta gecikecekler ve hep birlikte geberip gideceğiz!”
  • Denize bir adam düşmüş!
    Umurunda değil! Gemi durmuyor. Rüzgâr esiyor. Bu karanlık geminin izlemek zorunda olduğu, dışına çıkamadığı bir rotası var. Geçip gidiyor.
    Adam kayboluyor, tekrar beliriyor, sulara gömülüyor, tekrar yüzeye çıkıyor, sesleniyor, kollarım uzatıyor ama onu kimse işitmiyor. Fırtınada titreyen gemi, manevra yapmaya uğraşıyor. Tayfalar ve yolcular sulara gömülen adamı görmüyorlar bile; zavallı başı, muazzam dalgaların arasında bir noktadan ibaret.
    Derinlikler içinde umutsuz çığlıklar atıyor. Uzaklaşıp giden şu yelkenli nasıl bir hayal! Adam ona bakıyor, deliler gibi bakıyor. O da az önce oradaydı, onun mürettebatındandı; köprüde başkalarıyla birlikte gidip geliyordu; onun da nefes almaktan, güneşten nasibi vardı; o da bir canlıydı. Peki, ya şimdi ne oldu? Ayağı kaydı, düştü, her şey bitti.
    Canavar, suların içindeydi artık. Ayaklarının altında kaçıştan, çöküşten başka bir şey yok. Rüzgârda yırtılan, parçalanan dalgalar onu korkunç bir şekilde kuşatıyor, uçurumun yalpaları onu götürüyor, suyun bütün pılı pırtıları başının etrafında dönüp duruyor, bir dalgalar güruhu suratına tükürüyor, belirsiz delikler onu yarı yarıya yutuyor, sulara her dalışında zifiri karanlık uçurumlar görüyor, ne olduğu meçhul iğrenç yosunlar onu kavrayıp ayaklarını bağlıyor ve kendilerine doğru çekiyor; boşluk haline geldiğini hissediyor, köpüklere karışıyor, dalgalar onu birbirlerine atıyor; acılığı içiyor, uçsuz bucaksız kalleş okyanus hırsla onu boğmaya çalışıyor, onun can çekişmesiyle oyun oynuyor. Sanki bütün sular kin ve nefret kesilmiş.
    O yine de mücadele ediyor.
    Kendisini korumaya çalışıyor, su üstünde durmaya çabalıyor, çırpmıyor, yüzüyor. Hemen tükeniveren bu zavallı kuvvet, hiç tükenmeyenle savaşıyor. Nerelerde o gemi? Orada İşte. Ufkun solgun karanlığında şöyle böyle seçilebiliyor.
    Sağanaklar esiyor, bütün köpükler onu eziyor. Gözlerini kaldırıyor. Gördüğü sadece bulutların kara sarılığı. Can çekişirken denizin muazzam çılgınlığına bakıyor. Bu çılgınlık ona işkence eden, insana yabancı gelen gürültüler işitiyor; yerin ötesinden, bilinmez hangi korkunç yerlerden gelen sesler...
    Bulutlarda kuşlar var, tıpkı insanoğlunun felaketleri üstünde de melekler olduğu gibi. Ama ne yapabilirler ki onun için? Onlar uçuyor, ötüyor, süzülüyorlar; o ise ölüm hırıltıları çıkarmakta.
    Kendisini iki sonsuzluğa birden gömülmüş hissediyor: okyanus ve gök. Biri mezar, öbürü kefen.
    Gece oluyor. O, saatlerdir yüzüyor. Bütün gücü tükenmek üzere. O gemi, içinde insanlar olan o uzak şey silinip gitti artık. Alacakaranlığın muazzam uçurumunda bir başına artık; sulara gömülüyor, geriliyor, kıvrılıyor, görünmezliğin canavar dalgalarını hissediyor altında ve sesleniyor.
    Ortalıkta insan yok. Tanrı nerede?
    Sesleniyor. Birisi! Birisi! Durmadan sesleniyor. Ufukta hiçbir şey yok. Gökte hiçbir şey yok.
    Engine, dalgalara, yosunlara, kayalıklara yalvarıyor. Hepsi sağır. Fırtınaya yalvarıyor. Duygusuz fırtına ancak sonsuzluğa itaat eder.
    Çevresinde sadece karanlık, sis, yalnızlık, fırtınalı bilinçsiz şamata, azgın suların sayısız kıvrımları; ondaysa dehşet ve yorgunluk. Düşüş altında. Tutunacak yer yok. Uçsuz bucaksız karanlıklar içinde esrarengiz maceralarını düşünüyor cesedin. Dipsiz soğuk onu kötürümleştiriyor. Elleri kasılıp kapanıyor ve yokluğu avuçluyor. Rüzgâr, bulutlar, girdaplar, sağanaklar, yıldızlar faydasız! Ne yapmalı? Umudunu kaybeden adam bırakıyor kendini. Dermansız düşen ölümü seçer, bırakır kendini, kapıp koyuverir, boş verir ve böylece insanı yutan uğursuz derinliklere doğru, bir daha geri gelmemecesine yuvarlanır.
    Ey insan topluluklarının amansız yürüyüşü! Yol boyunca ziyan olan insanlar ve ruhlar! Yasa tarafından itilenlerin düştüğü okyanus! O uğursuz yardımsızlık! Ey manevi ölüm!
    Cezanın lanetlediklerini attığı, merhametsiz toplumsal gecedir deniz.
    Bu uçurumda sürüklenip giden ruh, bir ceset olabilir. Onu kim diriltecek?
    Victor Hugo
    Sayfa 147 - İletişim Yayınları,Çeviri:Cenap Karakaya(Dalga ve Gölge)
  • 202 syf.
    ·Beğendi·10/10
    -Bu kitabı enfes bir zevkle okumamı itiraf edebilirim.Ve bu kitap bana bazı şeyleri hatırlattı ama onları izah etmeyeceğim.Çünkü,bu bana özel şahsi hatırlatmalar olsa gerek :)

    Atay’ın, hikâyelerinde kurguladığı kahramanlar aracılığıyla toplumdan kendini soyutlayan, yalnızlaşan ve bunun neticesinde içselleşen problemli insanları anlattığını söyleyebiliriz. Bunalımlı insanların, bunalımlı yaşamlarını anlatmayı tercih eden Oğuz Atay, “Korkuyu Beklerken” isimli öykü kitabında da sorunlu bireyleri anlatmıştır. Toplum dışına itilmiş, kendini toplumdan uzaklaştırmış, içine kapanık, çıkar yol bulamayan, kimliksizleşmiş bireylerin dünyasını tanıtır bize Oğuz Atay. Yaşamlarını, sıkıntılarını okuduğumuz bireyler aslında bizlerizdir. Atay’ın kahramanları kendi gölgelerinden bile ürkerken, yaşamak ile yaşamamak arasındaki ince çizgide gidip gelen, sürekli düşünen, araştıran, sorgulatan kahramanlardır. İçinde yaşadığı topluma yabancılaşan bu insanlar çareyi kabuklarına çekilmekte bulurlar. Kaplumbağa misali içine gizlendikleri bu kabuk kimi zaman bir korunak kimi zaman da ağır bir yüktür. Sırası geldiğinde kırmak istedikleri bu kabuk ne yazık ki onlarla bütünleşmiştir artık. Umutsuzluk ve karamsarlık yazarın bütün öykülerine hâkimdir. Toplumun tutarsızlıkları, ikiyüzlülükler kısacası acı gerçekler bireyin iyiliğini yitirmesine sebep olur.
    I.Beyaz Mantolu Adam
    Kitaptaki ilk öykü “Beyaz Mantolu Adam” adını taşır. Hikâyenin kahramanı dilenci, öykü boyunca hiç konuşmaz; söylenenlere tepki vermez, onları duymazlıktan gelir. Kendi içinde bir dünyada yaşıyor gibidir. Bir sokak satıcısından aldığı beyaz bir kadın mantosu ile dolaşmaktadır. Satıcının “gülünç olursun” laflarına aldırış etmez. Üzerinde koca düğmeli beyaz manto ile dışarıda gezmeye devam eder. Etraftakiler kendilerine benzemeyen bu insana bir yabancı gibi bakarlar. Onu “Hey Mister!” diye çağırırlar. Biri ona işportada gömlek sattırır, bir başkası cami avlusunda dikilirken eline para sıkıştırır, bir diğeri de tuhaf görünüşü nedeniyle müşteri çekmesi için onu vitrine koyar. Bütün bu işleri istem dışı yapar, hiçbir şeye karşı koyamaz. Ne çevreye uymaya çalışır ne de eylem verecek bir tavır içindedir. Konuşan, gülen, birbirleriyle kaynaşan insanlarla dolu bir dünyada karşıt, aykırı bir figür olarak karşımıza çıkar. Her şeyi ile toplum gerçeğine aykırıdır. Zamanla çevreden tepki almaya başlar. Bazıları kötü bir hastalığı olduğunu düşünerek ondan tiksinir, bir diğeri üzerinde kadın mantosu taşıdığı için sapık olduğunu iddia eder. “Halkın huzurunu ihlal ettiği” kanısı uyanır. Giderek artan baskı karşısında toplumdan kaçmaya başlar. Mantosuyla denize girer, ilerler, üzerindeki giysilerin ağırlık yapması ve kendisinin de hiçbir çaba göstermemesi neticesi boğularak ölür.
    Bu hikâyede birey toplum uyuşmazlığı en çarpıcı biçimde gözler önüne serilir. Toplumdaki geçerli ölçütlerin dışına çıkmış bireyin; değer yargıları, davranışları ve yaşam biçimleri ile bir bütün olan karşıt dünyadaki insanlar arasındaki konumu anlatılır. Böylece topluma yabancılaşan bir bireyin varlığı gözler önüne serilir. Hikâye için “Özgürlüğü kendi iç dünyasında arayan bir adamın hikâyesi” tanımlaması yapılabilir. Adamın beyaz bir kadın mantosu giyerek toplum içinde dolaşması bir yabancılaşmanın yanı sıra bir kaçışın da ifadesi olarak düşünülebilir. Beyaz Mantolu Adam kalabalık içinde yalnızlığı yaşayan adamdır. Bu adam aracılığıyla kendi duygu ve düşünce dünyasını toplumun değer yargılarıyla uyuşturamayan başka bir ifade ile kendi değer yargılarının toplumla uyuşmadığı bir dünyada çatışma halinde olan insan anlatılmaya çalışılır. Bu durum, “Birey – Toplum Çatışması” şeklinde adlandırılabilir. “Beyaz Mantolu Adam, öyküsünün yaşamdaki esin kaynağının, Çiçek Pasajı’nda kemer satan bir adam olduğunu söylüyordur yakın çevresi. Saçı sakalı birbirine karışmış yarı meczup bir adamdır bu. Çiçek Pasajı’na her gelişlerinde meyhanelerin kalabalık / gürültülü dünyasının ortasında, koluna astığı kemerlerle hiçbir canlılık belirtisi göstermeksizin bir portmanto askılığı gibi orada öyle dikilip duran bu adam Atay’ın çok ilgisini çekiyordur… Öykünün odağındaki, beyaz mantoyla dolaşan adam ise bir tutunamayan logosudur.” Hikâyede toplumla uzlaşamayan, barışık olmayan bir insanın toplum nazarında kendisi ile hesaplaşmasını görürüz. Dış dünyada toplumla çatışan birey, ruh dünyasında kendi iç beniyle mücadele halindedir. Onun kendi iç beni ile olan mücadelesi, topluma uzaktan bakmasına neden olur. Bir çıkış yolu bulamayan hikâyenin kahramanı hikâyenin sonunda intihar ederek kendisini cezalandırmış olur. Bu intihar, kendi kendisini aşamayan bireyin çaresizliğinin bir göstergesi olarak da düşünülebilir. Hikâye kahramanının toplumla uyum sağlayamaması, beyaz bir kadın mantosu giyerek sokağa çıkması, var olan toplum düzenine bir başkaldırı olarak da izah edilebilir. Atay’ın Beyaz Mantolu Adam hikâyesi ile modern dünyadaki insanın buhranlarını ve çıkmazlarını anlatmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Bu hikâye ile kalabalık içinde kendi kabuğuna çekilen, her geçen gün biraz daha yalnızlığa mahkûm olan çağımız insanının dramı verilmek istenmiştir.
    II. Unutulan
    Kitaptaki ikinci öykü “Unutulan” adlı öyküdür. Bu öykü bir kadının kocasına söylediği eski kitaplara bakma bahanesiyle evlerindeki tavan arasına çıkmasıyla başlar. Tavan arasına kocasının verdiği fenerle çıkan kadın önce bir torba görür. Bu torbadan ilk defa giydiği tuvaletini ve beklemekten çürümüş ayakkabılarını çıkarır. Bu ayakkabılardan birini sol ayağına giyer ve topallayarak uzakta gördüğü resimlerin yanına gider. Bu resimlerin içinden anne ve babasının resmi çıkar. Bir an geçmişe dönerek annesiyle babasının hem birbirlerini hem de kendisini anlayamadıklarını düşünerek onları unutmadığını ifade eder. Ayrıca resimleri yan yana koymaması gerektiğini düşünür ki; annesi ile babası gerçek hayatta bırakın bedenlerini, mezarlarının yan yana olmasını istemeyen insanlardır. Kadın, resimleri karıştırmaya devam eder. Onları eleştirir. Aralarında eski kocasının resmini bulur. Daha sonra kitap sandığı aklına gelir ancak kitap sandığının yerinde değişik karaltılar vardır. Korkarak yanına yaklaşır ve onun eski kocası olduğunu görür. Eski kocasının sol elinin boşta, sağ elinin ise bir tabanca tuttuğunu fark eder ve onun kendisini öldürdüğünü düşünür. Sonra hatırlamaya başlar. Eski kocasıyla şiddetli bir kavga ettikleri gün, eski kocası tavan arasına çıkmış, kadın da evi terk etmiştir. Kadın o gün eve yalnız döner. Kadın, yine o günleri hatırlayarak geçim sıkıntısı, yemek, bulaşık, evin temizliği, babası ile annesinin ölümü, bir şeyler yapma telaşı, mutsuz insanlarla uğraşma gibi nedenlerle eski kocasını tavan arasında unuttuğunu anlar. Kendi kendine çıkış yolları arayan kadın, onun o gün bir yolunu bulup gittiğini düşünür ve kendisini bu düşünceye inandırmaya çalışır. Kadın ölmüş olan eski kocasına onu hala unutmadığına inandırmak ister. Tekrar el feneriyle eski kocasının cesedini incelemeye başlar ve beynindeki kurşun yarasından giren hamam böceklerinin beynini yediklerini görür, kendi kendine onu çok fazla yalnız bıraktığını mırıldanır. Kadının kocasının aşağıdan sorduğu soruya cevap vermesiyle öykü son bulur.
    Unutulan öyküsünün günlük hayatımızda yoğun bir şekilde yaşayan insanımızın böyle bir tempo içerisinde unuttuğu değerleri hatırlatmayı amaçladığını söyleyebiliriz. Hikâyedeki kadın, günlük işlere kendini kaptırdığı için intihar eden eşini tavan arasında unutmuştur. Yazar, bu noktada sevgi yoksulu çağdaş insanın trajedisini yakalar: Aşkı sevgiyi ve sevgiliyi, işe yaramaz bir eşya gibi tavan arasına iten ve orada unutulmaya terk eden, günlük işlere batmış insanın trajedisidir bu! Günümüz insanı hayatını devam ettirmek için öyle bir mücadele içindedir ki bazı şeyleri bırakın yapmayı hatırlamaya dahi fırsat bulamamaktadır. Hikâyedeki kadının dünya işlerine dalarak eski kocasını tavan arasında unutmasında bir ironi vardır. İnsanoğlunun gündelik hayatında yaşadığı yoğunluk, birçok duygu ve değeri unutmasına neden olan en büyük etkendir. Hikâyede anlatılmak istenen de budur.
    III. Korkuyu Beklerken
    Kitaptaki üçüncü öykü “Korkuyu Beklerken” adını taşır. Kitaba adını veren bu hikâyenin kahramanı lise mezunu bir adamdır. Şehirden uzakta, müstakil evinde tek başına yaşayan bu insanın düzeni bir akşam evde bulduğu bir mektupla bozulur. Bu mektup, alışılmış dilin dışında, bilmedik, tanımadık sözcüklerle yazılmış bir başkaldırı, anlamsızlık simgesidir. Mektubu çözmek için uğraşan hikâyenin kahramanı bir sonuç alamayınca mektubu ölü diller uzmanı bir arkadaşına götürür. Ölü diller uzmanı ona mektubun gizli bir mezhep tarafından yollandığını, mektubu aldığından itibaren kesinlikle evden dışarı çıkmamasını bildirdiklerini söyler. Tek başına kurduğu düzen, bu anlamsız imgelerle birden bire yıkılır. Eve kapanır, açlıktan ölmeye bile razı olur. Ama yeni açılan marketten gelen motosikletli çırak onu kurtarır. İkinci kez yine açlıktan ölmek üzereyken kapı çalınır, bankadaki hesabına büyük ikramiye çıktığını öğrenir. Açlıktan ölmeyi bile beceremez. Ama sonunda teslim olur. Hatta akıl hastanesine yatmak isteğiyle bu teslimiyetini ortaya koyar. Gaz döküp evi yakmaya karar verdiği zaman yere koyduğu gazetelerden birinde UBOR – METENGA (Üstün Yol) adlı gizli mezhep üyelerinin yakalandığı haberini okur. Evden kaçar, bir süre tanıdıklarında kalır. Artık yalnızlıklarından kurtulmak istemektedir. Gerçekten düzene uymaya, onların istediklerini yapmaya, evlenmeye hazırdır. Kendisine bir kız bulunur. Onunla gezer, yemeğe çıkar ancak bu yaptıkları kendisine çok komik gelir. Sonunda mezhepten nefret eder. Çünkü korkusunu bir türlü içinden atamaz. Belirli insanlara tehdit mektupları yazar. Ancak bu insanlar günlük yaşamlarını sürdürmeye devam ederler, evlerine kapanmazlar. Bu da yetmez, karakolu arar ve kendisini ihbar eder. Belirli insanlara tehdit mektupları yazdığını itiraf eder. Yaptığı bu davranışları, mezhepten öç alma isteği ile yaptığı söylenebilir. “Kimseden korkum yok.” cümlesini ifade etmesi ve mezhebin kendisine yolladığı mektupta yazılanları tekrar etmesiyle öykü biter.
    Kendi halinde yaşayan bir kişinin gece yarısı bilinmeyen bir örgüt tarafından evine gelen mektupla hayatı değişir. Korkuyu Beklerken, bu kişinin o mektuptan sonra yaşadıklarının hikâyesidir. O günden sonra sürekli bir korkuyla yaşayan hikâye kahramanı, bu korku neticesi toplumdan uzaklaşır, bireysel heyecanlar yaşar. Kafasında çeşitli senaryolar kurar. Bu davranış biçimleri kahramanın iç dünyasında yaşadığı karmaşanın bir neticesidir. Korkuyu Beklerken, kafkaesk özellikleri ağır basan uzun bir hikâye. Yazar, toplumdan uzak bir köşede, yalnız yaşayan, dünyadan, tabiattan insanlardan kopmuş, sürekli tedirgin, huzursuz, ömrünü ayrıntı ayıklamakla geçiren, gizli güçlerin kendisini tehdit ettiğini sanan ve korkuyla kıvranan bir kişinin iç dünyasını, onun bunalımlarını – iç monolog halinde – başarılı bir şekilde yansıtır. Korku, hayatla mücadele içindeki insanın duygu hâlidir ve bu hikâyede yaşama biçimine dönüşmüştür. Sürekli korku içindeki hikâye kahramanı, hayatla yenişemeyen bir insanın nasıl içselleştiğini gösterir. Bu içselleşme, kahramana gelen mektupla değil daha önceden süregelen bir içselleşme olarak düşünülebilir. Bu hikâyedeki kahramanı korkuya düşürenin, bir gün evinde bulduğu adressiz zarf içinden çıkan anlaşılmaz dildeki mektup olmadığı, onun zaten mektubu bulmadan önce derin bir korku içinde yaşamakta olduğu söylenebilir. Kendisiyle ve toplumla barışık olmayan insan her zaman korkuyla yaşamaya mahkûmdur. Korku, aynı zamanda bir uyumsuzluk göstergesidir. Hikâyenin sonunda rahatlayan kahramanın öncelikle kendisiyle barışması daha sonra topluma yönelik eğilimleri, duygu ve düşünceleri, hezeyanların olmadığı normal bir hayata dönüşün işareti olarak algılanabilir.
    IV. Bir Mektup
    Kitaptaki dördüncü hikâye “Bir Mektup” adını taşır. Bu mektup bir şizofrenin hezeyanlarını yansıtır. Hikâye kahramanı bir içki meclisinde tanıştığı bir adamın öylesine verilmiş bir iş vaadini ciddiye alarak adamın bürosuna gidebilecek kadar yüzsüzdür. Bu adama bir mektup yazar, fakat mektubu göndermeyi düşünmez. Bu mektup bir bakıma bir iç boşaltma, kendini rahatlatmadır. Hikâye kahramanı işi dalkavukluğa vuracak derecede patronuna iltifat eder. Lüzumsuz bir şekilde köpeğinden, kendisinden, yaşlı sevgilisinden bahseder. Mektubu bitirmenin zamanı geldiğini düşünerek asıl söylemek istediğini söyleyemeden bir sürü gereksiz ve patronunu ilgilendirmeyen şeyler anlatarak mektubunu bitirir.
    Bu hikâye, alınan bir iş vaadinin arkasından yazılan mektup ile başlar. Mektup gerekli gereksiz birçok şey ile doludur. Hikâyenin üç önemli şahsı vardır. Bunlar; hikâyenin kahramanı, üçüncü kişi ve köpektir. Figüran olarak da patron ve taksi şoförü kullanılmıştır. Hikâyenin kahramanı ne yaptığının farkında olamayan, sıradan ve yalnız yaşayan bir kişidir. Hikâyedeki köpek, korkunun ifadesidir. Üçüncü kişi ise kahramandan farklı biri değildir. Kahramanının üst benini temsil eder. Daha olgun, daha mantıklı düşünebilen fakat bozulan toplum karşısında kaybolup giden bir şahıs, bir çeşit tutunamayandır. Hikâye, kahraman ile kahramanın üst beninin çatışması üzerine kurulmuştur. Hikâyedeki kokteyl partileri ise bozulmuşluğun bir yansıması olarak düşünülebilir. Hikâyedeki kahramanın yazmış olduğu bu mektup, onun dışa vuramadığı duygu ve düşüncelerinin yazıya aktarılmış hâlidir. Kısacası mektup, iç benin ifadesi olarak algılanabilir.
    V. Ne Evet Ne Hayır
    Kitaptaki beşinci hikâye “Ne Evet Ne Hayır” ismini taşır. Bu hikâye gazetenin gönül köşesinde okurların dertlerine çare bulmaya çalışan bir gazeteciye gönderilen mektuptan oluşan bir hikâyedir. Mektubu yazan yirmi dört yaşında uzun boylu, esmer bir gençtir. Çok sevdiği bir kız vardır. Mektubunda bu kız yüzünden yaşadığı gönül kırgınlığını ve başına gelenleri detaylı bir şekilde anlatır. Gazeteci zaman zaman bu gence acır ve onun cahilliği ile alay eder. Genç, sevdiği kıza onu sevdiğini belirtmiştir. Fakat kız gence “Ne Evet Ne Hayır” cevabını vermiştir. Hikâye de bu belirsizlikten ismini alır.
    Bu hikâye aslında M.C’nin hikâyesidir. Sevdiği bir kız vardır. Ona defalarca arkadaşlık teklif etmesine rağmen bir karşılık alamaz. Çareyi gazetenin gönül köşesine mektup yazmakta bulur. Buradaki gazeteci (Dr. Akın Korkmaz) farklı işlerle uğraşmış en son gazetecilikte karar kılmış bir tiptir. Kızın devamlı M.C’yi oyalaması herhangi bir cevap vermemesi (Ne Evet Ne Hayır), hikâye kahramanı M.C’nin psikolojik olarak etkilenmesine neden olur. “Peki kimdir bu? Büyük ülküleri olmayan, tek yanlı bir aşk uğruna kendini heba eden, karmaşık duygu ve düşünceler içinde kıvranan, çelişkiler içinde bocalayan, şaşkın delikanlı kimdir? Kanaatimce, bunalımları, çelişkileri ve şaşkınlığıyla o, son dönemlerde ortaya çıkan arabesk tutkunu gençleri temsil eder. Bu genç komşu kızının aşkı uğruna – ki üstelik kız onu reddetmiştir ama o bunu anlamaz veya anlamak istemez- kendini yerden yere vuran, çelişkiler içinde bocalayan “arabesk toplum”un “mecnun”larından biridir. Bir bakıma Oğuz Atay, bu hikâyesinde bireyden hareket ederek arabeskleşen toplumumuzdaki çelişkileri, uyumsuzlukları kültürel bunalımımızı –ironik bir anlatımla – sergilemektedir.” M.C. hikâyenin sonunda hapse düşer, ölmek ister. Yirmi dört yaşında olmasına rağmen bembeyaz saçlara sahiptir. Uğrunda bu hallere düştüğü kız ise bir başkasıyla nişanlanmıştır. M.C., Dr. Akın Korkmaz’a (gazeteciye) ne yapması gerektiğini mektupla sorar fakat yıllarca verilmeyen cevabın bir hayatı yok ettiğini göremeyecek kadar acizdir. Kısacası “Ne Evet Ne Hayır”, M.C’nin bir türlü sonuçlanmamış platonik aşk öyküsüdür; başka bir deyişle umutsuz bir aşkın hikâyesidir.
    VI. Tahta At
    Kitaptaki altıncı hikâye “Tahta At” adını taşır. Bu hikâyede turistlerin gelip gittiği bir sahil kasabasında yapımı düşünülen tahta atın etrafında yaşananlar anlatılmaktadır. Bu tahta atın yapılması için belediyenin düzenlemiş olduğu bağış gecesi ve bu gecede yaşananlar aksettirilir. Bu olaylar gergin bir havada meydana gelir. Sonuçta yapılması düşünülen tahta at için bağış toplanır. Olaylı geçen bağış gecesinden sonra kasabanın üstünde belirgin bir dehşet havası esmeye başlar. Çünkü o gece, hikâyenin ana kahramanı olan Tuğrul Bey olay çıkarmıştır. İş, toplanan para ile tahta atın yapımına kalmıştır. Tahta atın yapım işlerine başlanır ve tahta atın yapımı bitirilir. Tahta atın tanıtılacağı tören günü Tuzcuların Bekir’in oğlu Tuğrul Bey elindeki av tüfeğini, tahta atın yapımından sorumlu olanlara doğrultur.
    Bu hikâye, bir kasabada yapımı düşünülen tahta atın karşısında durmaya çalışan Tuğrul’un hikâyesidir. Herkes bu atın yapımının kasabaya kazanç sağlayacağı görüşünde birleşirken Tuğrul’un bu yapıma direnişi, düzene direniş olarak algılanabilir. “Batı karşısında kendimizin, Batı’ya bakışımızın, Batı’nın bizim için neyi ifade ettiğinin humour’la karışık bir şekilde okura sunulduğu bu öyküde, kendine özgü yönleri olan ve toplum normlarına uymayan Tuğrul, sanki “Tahta At”lara karşı savaş açmış bir Don Kişot’tur.” Çünkü O, tahta atın batı modeli olduğunu düşünür ve yapıldığı takdirde kültürümüzü baltalayacağına inanır. Hikâye, Tuğrul ile kasaba halkı arasındaki çatışmaya dönüşür. Birey – Toplum çatışması olarak adlandırabileceğimiz bu çatışmanın arkasında bir zihniyet ve bakış açısı problemi vardır. Tuğrul Bey’in doğrulttuğu bu silah, mücadelenin geldiği en son aşamayı gösterir. Bu mücadele var olmak – yok olmak zıtlığına kadar gitmiştir.
    VII. Babama Mektup
    Kitaptaki yedinci hikâye “Babama Mektup” ismini taşır. “Sevgili Babacığım” diye başlayan öykü mektup tarzında yazılmıştır. Bu mektup, orta yaştaki bir erkeğin babasına karşı duyduğu sevginin, öfkenin, sitemin bir yansımasıdır. “Öykü, babasını iki yıl önce yitirmiş olan yazarın, yine mektup formunda oluşan, babasını keşfetmesi ve kendi iç dökmelerinin iç içe geçtiği bir hesaplaşma görüntüsü çiziyor. Babasını, o zamanın çıkarcı ve yapay insan ilişkileri içinde bir yere oturtamayan Atay, bugün de aynı şeyi kendisinin yaşamakta olduğunu, bir zamanlar babasında görüp de yadırgadığı şeyleri bugün kendisinin yaptığını, pek çok konuda gittikçe babasına yaklaştığını düşünüyor. Geç de olsa, aslında babasının da bir “Tutunamayan” olduğunu keşfediyor.” Mektubu yazan hikâyenin kahramanı, iç monolog olarak adlandırabileceğimiz bu satırlarda; birçok fırsatı değerlendiremediğini, çaresizlik karşısında babasına duyduğu özlemi, özlemin hatırlattığı annesini, babasıyla yaşadığı anıları, giderek babasına benzeyen yönlerini fark etmesini, babasına, yaşına ve mesleğine ilişkin tanımları, babasının sevdiği yemekleri, asla gitmediği sinemayı, hiçbir zaman roman okumamasını, türkü sevdiğini, sert duygusuz karaktere sahip olan babasını değiştirmenin mümkün olmadığını, babasını oğlundan başka kimsenin anlamadığını, aralarında hiçbir zaman baba-oğul ilişkisinin olmadığını, babasının egoist olduğunu ve bu egoistliğin kendisinde de görüldüğünü anlatır.
    Bir oğlun babasına yazdığı bu mektuptan oluşan öykü, bastırılan duyguların ve böyle geçen bir hayatın hikâyesidir. Bir çeşit özeleştiridir. “Babama Mektup” isimli metinde varoluşuyla ilgili endişe duyan ve ölen babası üzerinden kendisiyle hesaplaşma cesaretini gösterebilmiş olan sanatkârın kaleminden çıkmıştır. Yıllarca aynı mekânı paylaşarak beraber yaşadığı babasına ancak o öldükten 2 yıl sonra içten bir dil ile seslenebilen yazar, bireysel yaşanmışlığı üzerinden örnek okuru da görünmeyen bağlarla içerden sarar, sarmalar. Dolayısıyla Atay’ın açık bir yapıt özelliği gösteren bu mektubunun anlam alanı, özelde her ne kadar yazar ile babası arasında sınırlı olsa da, genel olarak kendisine, babasına, hayata, eşyaya ve ben’i etrafında cereyan eden hadiselere herkes gibi bakmayanlara yönelik olarak çoğalmaktadır. Mektubu yazan hikâyenin kahramanı yaşadığı bütün gel-gitleri bu mektupla açıklamak ister. Gerçekte bu mektup sessiz bir haykırışın ifadesidir. Hikâyeyi yazan oğul, bu mektup vasıtasıyla şimdiye kadar söyleyemediklerini söyler. Bu mektupta anlatılanların daha önce ifade edilmemesi, duyguların bastırılmasıyla belki de korkuyla alakalıdır. Hikâyede verilmek istenen diğer bir mesaj da “kuşak çatışması”nı yaşayan nesillerin aralarında görülen kopukluktur. Baba ve oğul arasındaki soğukluk da bu nedene bağlanabilir. Hikâye kahramanının bastırılmış duygularının arkasında hep bir anlaşılmamak problemi vardır. Kısacası bu mektup, duygularını bastıran, hissettiklerini zamanında söyleyemeyen bir bireyin haykırışının, isyanının ifadesidir.
    VIII. Demiryolu Hikâyecileri – Bir Rüya
    Kitabın son hikâyesi “Demiryolu Hikâyecileri”, ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağ başı kasabasının demiryolu istasyonunda çalışan üç hikâyecinin anlatıldığı bir öyküdür. Hikâyenin kahramanları, genç hikâyeci, Yahudi ve genç kadın, yaşamlarını seyyar hikâyecilik yaparak geçirirler. Hikâyenin kahramanı ve diğer iki hikâyeci istasyonda kendilerine tahsis edilen odalarda kısa hikâyeler yazarak gelen trenlerdeki insanlara bu hikâyeleri satarlar. Bir bakıma demiryolu idaresinin memuru gibi çalışırlar. Ancak hikâye kahramanı, “memur hikâyeci” tanımlamasını kabul etmez. Bir sanatçı olarak nitelendirilmek ister. Yolcular, hikâyelere pek ilgi göstermezler. Fakat üç hikâyecinin istasyon dışındaki dünya ile ilişkileri olmadığı için bundan başka yapacak işleri yoktur. Bu yüzden çok zor şartlar altında hikâye yazmaya devam ederler. Gerektiğinde kelimeleri aramak için sözlük bile bulamazlar. Her gün yazmak zorunda oldukları hikâyelerinde, hikâyelerinin dışında kalan kelimeleri pek hatırlamazlar. Hasta olan Yahudi hikâyeci bir gün ölür. Hikâyenin kahramanı ise genç hikâyeci kadına âşık olmuştur. Ancak bir süre sonra genç hikâyeci kadın da istasyonu terk eder. Yalnız kalan hikâyenin kahramanı, hikâyelerini satamasa da yazmaya devam eder. Hikâye “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” cümlesiyle son bulur.
    Bu hikâyede bir demiryolu istasyonundaki seyyar hikâyeciliğin zorlukları anlatılmaktadır. Denilebilir ki “Demiryolu Hikâyecileri” bir durum öyküsüdür. Yaşadığımız ülkeyi, kasabalarını ve bildiğimiz insanları yaşayamayacağımız, bulamayacağımız bir coğrafya ve içindeki insanlarla bir “düş-dünya” içinde yeniden kurgulamaktadır Oğuz Atay. Hikâye bu istasyondaki üç hikâyecinin, hikâyelerini satarak geçimlerini sağlamaları üzerine kurulmuştur. Asıl hikâye, kahramanın hikâyesidir. Hikâye yazıp satmaktan başka bir iş bilmeyen hikâyenin kahramanı, toplumdaki bireyi temsil eder. Başlangıçta sık sattığı hikâyeler umudun simgesi olarak düşünülebilir. Arkadaşlarından Yahudi satıcının ölümü, genç bayanın istasyonu terk edişi, hikâye kahramanının yalnız kalmasına neden olur. Umudun simgesi olan hikâyeleri ise artık eskisi gibi satılmamaktadır. Umut, yerini umutsuzluğa bırakmıştır. Kısacası bu hikâyede, iki arkadaşıyla beraber bildikleri işi yaparak (hikâye yazarak) yaşamaya çalışan genç hikâyecinin iki arkadaşını yitirmesi, bildiği işten belli bir müddet sonra para kazanamamasının dramı anlatılır. Bu dram kendini yenileyemeyen bireyin çaresizliği olarak da algılanabilir.